Doç. Dr. Yalçın İzbul

Hacettepe Üniversitesi eski öğr. üyesi

PRACTICAL ENGLISH FOR TURKS

A Free Bilingual Electronic 'Zine

Issued Every Wednesday

September 25, 02 - 0044

 
 

What sort of world is it that we live in, Dearest Members?

ROUND'N SPHERICAL, A CACOON, REALLY

 

A FLATTENED, "SQUARE", CUBIC HELL

OR

Aha! I can feel that you want me to go speak first. OK. I won't be terribly cryptic about it: It all depends on whether you can perceive its feminine mystique... or see yourself masticated in between mascular macho mandibles ...on whether you sing "Because the world is round, Hey Jude, it turns me on"...

 

or -- "You're so square, Hey Dude, but I don't care"... I go for the first, 'cause I freely admit that's the effect the swirling'n changing world has on me... Go figure...

     Wishing "good vibrations" for you all for the whole week -- izbul

 

 

 
DOMESTIC NEWS
PRESS SCAN

Some of the major headlines and their brief stories in Turkland's press on September 24, 2002.

from Hürriyet (liberal newspaper)

WHO WILL SOUTHEASTERN TRIBESMEN VOTE FOR?

According to a survey published in Turkish Daily News on Monday, the majority of the members of tribes in the east and southeast of the country will vote for the Justice and Development Party (AK Party). AK Party is followed by People's Democracy Party (HADEP) which has joined forces with others for the elections under the umbrella of Democratic People's Party (DEHAP). Republican People's Party (CHP) takes the third place down the line.

who... for? = kimin için, kimler için... tribe = kabile, aşiret... tribesmen = aşiret üyeleri... to vote = oy vermek... survey = alan araştırması, tarama... join forces with = güçlerini birleştirmek... under the umbrella of = şemsiyesi altında...

In the survey, it was pointed out that the political parties, quite aware of the power of these tribes in the elections, try to obtain their votes and it was claimed that there was bargaining between the sides going on in Ankara. The survey noted that the tribes are seen to be closer to rightist parties when the history is taken into consideration.

to point out = işaret etmek, belirtmek... "quite aware of... in the elections" = İngilizce'de iki virgül arasına alınan bu tür ifadelerin "antirparantez" anlam taşıdığını unutmayınız: FORMÜL: iki virgül eşittir bir parantez... to claim = iddia etmek, öne sürmek... to bargain = pazarlık etmek... take into consideration = dikkate almak, hesaba katmak...

A QUESTION OF CREDIBILITY

Cem Özdemir, a German deputy of Turkish origin, announced that he would abide by his earlier word and not accept any posts in the party despite the fact that he has been re-elected. Özdemir added that he hoped his decision would be an exemplary lesson for Turkish politicians "back home"...

credibility = inanılırlık, "kredi verilebilirlik"... "a German... origin" -- FORMÜL: iki virgül eşittir bir parantez... deputy = 1. milletvekili; 2. yardımcı, vekil, ikinci adam...  abide by a promise = sözünü tutmak... to be re-elecred = yeniden seçilmek... back home = (şimdi geride bırakmış olduğum) yurdumuzda, evimde, sılada... DİKKAT: "example", ama "exemplary"...

''Though I have made Germany my home," he noted, "I know the kind of erosion the mentality that says 'yesterday is yesterday and today is today' has caused in Turkish politics... I cannot now follow the same mentality I have been criticizing for years..." "Credibility is very important in politics. If I hadn't acted this way, I would have lost all my credibility,'' Özdemir added.

Böylece, klasik bir III. Tip if'li tümce ile pasajı bitirdik... Metinleri "anlı şanlı" bir büyük ajansımızdan aldım, ama kaynak belirtmeyeceğim: Çünkü inanılmaz derecede kötü yazılmışlardı.

Bir yerde ülkenin dünya haber kanallarına açılan penceresi olan bu tür kuruluşlarda, ya gerçekten çok nitelikli eleman çalıştırmaları, yada anadili İngilizce olan yardımcı elemanlar tutmaları yerinde olur...

 
DOMESTIC NEWS

from Türkiye (right wing newspaper)

AROUND 400 THOUSAND SHOPS CLOSED

Bankruptcy of shops which caused 10 quadrillion Turkish liras (TL) of tax loss made hundreds of thousands of people unemployed. Effects of the ongoing economic crisis still continue. Around 400 thousand workplaces have been closed. The tax debt of the tax-payers who have become unemployed is exceeding 10.2 quadrillion TL.

right wing = sağ kanat... Aşağıda Zaman Gazetesi için ise "conservative" deyimini kullanacağız. Aslında, İngilizce'de ikisi arasında bir ayrım gözetmek fazla anlamlı değil; ama ülkemizin kendine özgü koşulları içinde anlamlı hale geliyor...

bankruptcy = iflas... tax loss = vergi kaybı... ongoing = sürmekte olan... Dolayısıyla,  "Effects of the ongoing economic crisis still continue," gibi bir tümcenin mantığına hayran olmamak elde değil!... debt = borç... DİKKAT... DİKKAT... Okunuşu /det/... Lütfen /b/ sesini söylemeyiniz... tax-payer = "vergi ödeyenler" -- ki, genelde "citizen" = yurttaş, vatandaş ile eşanlamlı anlaşılır... Tabiatıyla, bizdeki karşılığı: "vergi mükellefleri"...

*  *  *  *  *

ISRAEL PREVENTS PEACE IN REGION

Prime Minister Bülent Ecevit called Palestinian President Yasser Arafat, who has been under the siege of Israel for five days, on the phone to give his support. Ecevit said, ''Arafat is in a difficult situation. I will write a letter to U.S. President George Bush and ask for his assistance. Israel, wishing to render Arafat ineffective, prevents peace in the region.'' Israeli side rejected Ecevit's call for ''compromise.''

Bu başlıkla ilgili iki şeye dikkat edelim: 1. Seçtiğimiz sözcüklerle aynı habere nasıl farklı bir anlam yükleyebiliyoruz. 2. Gazete başlıklarında normal gramer kuralları tatile çıkıyor: Doğrusu = in the region... siege (okunuşu, si:c) = kuşatma... to render = Bizdeki "kılmak" fiilinin ta kendisi: render ineffective = etkisiz kılmak... to reject = reddetmek...

from Zaman (conservative)

INDUSTRIALISTS WANT REDUCTION IN ELECTRICITY PRICES

Some circles want the 10 percent reduction in natural gas prices which will be valid as of October 1 to be reflected also to electricity prices. The Energy and Natural Resources Ministry has not made a statement whether the reduction will also be reflected to the electricity prices while Ankara Chamber of Industry (ASO) Chairman Zafer Çağlayan said that reduction should also be made in electricity prices.

reduction = 1. azaltma, indirme, indirim; 2. indirgeme... some circles = "bazı çevreler" (İngilizce Türkçe'ye ne kadar çok benziyor -- Türkçe'den çevirince!)... valid = geçerli... as of = itibarıyla, ...dan başlayarak (LÜTFEN bu deyimi not ediniz)... to be reflected = yansıtılmak... Chamber of Industry = Sanayi Odası... Chamber of Commerce = Ticaret  Odası...

Hazır "chamber" /çeym-bır/ 'lardan söz açılmışken, neden "robdöşambır" giydiğimizi de öğrenmiş olduk: Ev (oda, yada evin kendimize ait bölümü) giysisi... Ayrıca: chambermaid = oda hizmetçisi... pot = Biliyorsunuz, çeşitli anlamları yanında (örneğin argoda, marihuana), "çanak, çömlek, saksı, toprak kap" anlamları da var. Dolayısıyla, "chamber-pot" = LAZIMLIK!...

 

 
 

 

 CHUNKS OF WISDOM OR DROPLETS OF BANALITY ? 

 Miscallenous Sayings 

[Frankly, I've been so pressed for time all this week that I just couldn't get down to doing any serious Internet-hunting for a unifying theme -- So, here is just a loose bunch of significant statements...]

"The highest courage is to dare to appear to be what one is." -- John L. SPALDING

En büyük yüreklilik, olduğun gibi görünmektir.

Consistency is the last refuge of the unimaginative. -- Oscar Wilde

İstikrarlı ve çelişkilerden arınmış olmak, hayal gücünden yoksun kimselerin son sığınağıdır.

It is better to fail in originality than to succeed in imitation. -- Herman Melville

Başarılı bir taklit olmaktansa, başarısız fakat özgün olmak en iyisi...

Life is like a coin. You can spend it any way you wish, but you only spend it once. -- Lillian Dickson

Yaşam para gibidir: Dilediğiniz gibi harcayabilirsiniz -- ama yalnız bir kez...

The tragedy of life doesn’t lie in not reaching your goal. The tragedy lies in having no goal to reach. -- Benjamin Mays

Yaşamda trajedi, hedefinize ulaşamamak değil, ulaşılacak bir hedefi olmamakta yatar...

If you aren’t going all the way, why go at all. -- Joe Namath

Sonuna kadar götürmeyecekseniz, başlamanın ne anlamı var ki?...

The time to hesitate is through. -- Jim Morrison

to be through = to be over = bitmek... "The party's over" = "Eğlence bitti, haydi herkes evine!" --  "The time to hesitate is through." = Artık duraksamaya zaman yok... "Come on, Baby, light my fire" adlı şarkıdan. 60'lı yılların efsanevi grubu The Doors'un çılgın solisti, benim üniversiteyi bitirdiğim yıl 27 yaşında öldü...

Don't be afraid to take a big step if one is indicated; you can't cross a chasm in two small jumps. -- David Lloyd George

to be indicated = gerekli olmak, durum one "işaret" etmek... chasm = uçurum, dipsiz çukur (bir kanyonun iki yakası arasındaki boşluk, gibi)... Lloyd George, 20 yy ilk çeyreğinde İngiliz siyasetçi... Yunan işgalinde olsun, Lozan görüşmelerinde olsun, çok dert açmıştır bu adam başımıza...

The question isn't who is going to let me; it's who is going to stop me. -- Ayn Rand

Mesele kimin bana izin vereceği değil, kimin beni durdurabileceği...

For three days after death, hair and fingernails continue to grow but phone calls taper off. -- Johnny Carson

taper off = giderek azalarak, sonunda tümüyle kesilmek...

*  *  *  *  *

  Or, As John W. Newbern Once Put It  

"Yesterday is a cancelled check. Tomorrow is a promissory note. Today is cash in hand. Spend it!"

Dün iptal edilmiş bir çek; Yarın sadece bir senet; Bugün ise elinizdeki nakit paradır: Harcamağa bakın...

 

 

 
 

 

Advanced Grammar:

 ARİSTO NE DEMİŞ MİŞ, NE DEMEMİŞ MİŞ ???

Bazen umutsuzluğa kapılıyorum -- sayıları artık dört haneli sayılara ulaşan üyelerimizin yüzde kaçı acaba bu dergiye yeterli zaman ayırabiliyor diye... Sorulup da dergide açıkladığım kimi konular üç-beş hafta içinde yeniden karşıma çıkıyorlar. Ossun, hizmet hizmettir...

Yeni katılan arkadaşlarımızın da yararlanmaları için, eski gözağrımız sorulardan birini ve yanıtını yeniden ele alıyorum:

00007 no'lu sayımızda yer alan bir soru pekçok okuyucumuzu çok üzmüş -- hatta soruda veya yanıtta bir yanlışlık olduğu kanısına varan arkadaşlarımız da olmuştu. Bu hafta içinde gelen bir başka soru ile birleştirerek ayrıntılarıyla yeniden açıklamak istiyorum. Verdiğim test sorusu şöyle idi:

Aristotle is known to have said something like this: ".............. man is a political animal is pretty obvious."

a. This     b. That     c. The     d. A     e. Every

Doğru yanıt: "That" -- Yani, "b" şıkkı... Peki ama neden?! Şimdi onu açıklayalım: Çünkü, İngilizcede "that" sözcüğü ile başlatılan iki tür bağıl tümcelik (yan tümcelik -- subordinate clause) kurulabilir:

1. Tanımlayıcı/kısıtlayıcı sıfat-tümcelik (defining or restrictive relative clause). Örnek:

Some of the things (that) we found there were truly amazing.

2. Ad-tümcelik (noun clause). Örnekler:

It is not surprising that they hold you responsible for it.

It is known that man is a political animal.

Aristotle said that man is a political animal.

Bu örneklerde, "that" ile başlayan ad-tümcelikler nesne işlevini karşılıyor. (Direct object, yada complement, hepsini kapsayacak şekilde yuvarlıyorum.)

Ama, daha az yaygın olan bir başka kullanım örneğinde, bu tür ad-tümcelikler, özne (subject) işlevi ile de kullanılabilir: Örnekler:

That they hold you responsible for it is not surprising.

Şaşırtıcı olmayan nedir? Seni sorumlu tutmaları...

That man is a political animal is well known.

İyi bilinen şey nedir? İnsanoğlunun toplumsal* bir yaratık olduğu...

Görüyorsunuz, ad-tümcelik burada özne işlevi ile kullanılıyor. ("Toplumsal" kavramı, "eski Yunan polis = kentlerinde yaşıyor olmak" kavramından kaynaklanıyor...

 ÖNEMLI KURAL:

"That" sözcüğü ile kurduğunuz ad-tümcelik özne konumunda olduğunda, bağlaç (yani, "that") kaldırılamaz; mutlaka kullanmak zorundasınız. (Nesne konumunda olduğunda ise kaldırılabilir ve uygulama da çoğu zaman o yöndedir.)

That they are identical twins is easy to see.

It is easy to see (that) they are identical twins.

"That" ile başlayan bu tür tümceler, başlıca hitabet sanatında rastlanılan, güçlü (fakat seyrek kullanılan) ağdalı/tumturaklı bir anlatım tarzına aittir. Günlük konuşmada bunlar, yukardaki örnekte görüldüğü gibi, daha çok belirsiz ("dummy") "it" şeklindeki özne için complement olarak kullanılır.

Sonuçta, verdiğimiz örnek doğru ve yakışıklı bir tümcedir. Anlamı ise:

Aristo'nun şöyle birşeyler söylemiş olduğu bilinir: "İnsanoğlunun toplumsal bir yaratık olduğu besbelli..."

Bu arada, bir de tonlamaya ilişkin bir not: Tabiatiyle buradaki "That man ... etc" tümcesini "bu adam, şu adam" anlamına gelen "this man, that man" deki gibi tonlamayacaksınız. Burada "that" sözcüğünü birhayli bastırarak ve "ukalaca" bir tavırla söyledikten sonra, bir an duraklayıp ardından ad-tümceliği patlatacaksınız! Unutmayın, hitabet ve belagat sanatından bir örnek veriyorsunuz...

 
 
   

Sınavlara bu kitaptan hazırlananlar, diğer adaylara fark atıyor...

SANKİ...

ÖZEL DERS  --  BANT KAYITLARI

...GİBİ BİR KİTAP         BİLGİ  

   
 
 

 Pronunciation & Intonation

FINER POINTS

İNCELİKLER

1. "Carriage, marriage..." sözcüklerini, "keriyic, meriyic..." şeklinde yanlış söylemeyiniz.

Doğrusu: /kæ-ric/, /mæ-ric/

Derginin sonunda verdiğim "telaffuz" klavuzu ile bugüne değin ilgilenmediyseniz, bugünden tezi yok ilgilenmeye başlayınız.

Yoksa, siz dersiniz: "I say the Straight of Çanakkale..." Adamlar anlar: "Burnt was the orifice of my bottom..."

2. "Can" yardımcı fiilinizin olumsuzunu ya "cannot" (kæ-not) şeklinde söyleyin, yada eğer "can't" şeklini kullanıyorsanız:

a) Ya, Amerikalılar gibi yayarak kæ:nt deyiniz,

b) yada İngilizler gibi doğru dürüst uzatarak ka:nt deyiniz.

Aksi halde: Diyelim ki, adamcağız kibarca, "Can I help you?" diyor.

Siz de cevap veriyorsunuz: "You c*nt!" = Seni gidi a*cık !!...

3. Garip bir ısrarcılıkla, Türk milleti "cushion" sözcüğünü "ka-şın" şeklinde söylemekte direniyor. Doğrusu: /ku-şın/...

Eğer birileri, "Ben bilirim, benden sorulur," tavırları içindeyse, söyleyip gidip kendileri kaşın-sınlar !!

4. Kimileri de "mature" sözcüğünü yaya yaya "meyçır" deyince doğru telaffuz ettikleri yanılgısından dönmemekte kararlı...

Doğrusu: /mı-çuır/ -- tek-düm düzeninde

Bilsem gerekir: Victor Mature adlı ünlü aktör tip olarak (Allah'ın bir lütfu sonucu) bendenize çok benzediği için, çocukluğumda beş dakka aralarda kalkıp sinemada şöyle bir tur atardım...

5. Türkçe'de sözcüklerimizi "yumuşak" seslerle bitirmekte zorlanırız; "sert" sesleri kullanırız: "Yalab şalab" demeyiz; "yalap şalap" deriz.

Ama, İngilizce sözcük /b/, /d/ ile bitiyorsa, öyle bitirin:

Hayati örnek: Türkçe bilen iriyarı bir İngiliz yada Amerikalı ile konuşurken, örneğin "pushed" sözcüğünü doğru telaffuz etmeğe bakın: yani, /puşd/ !!!...

 
 
   

 

POLITICAL CARTOON OF THE WEEK !!

That is nothing in comparison to the stiff pikes of price hikes that the government impales us all upon !!

(Aslında "spike", "kazık" tan çok, "iri çivi, demir çıkma, mızrak başı" gibi anlamlar taşıyorsa da, "price hike" (fiat zammı) ile bu derece güzel uyak verince, kullanmağa karar verdim. "To impale" ise tam anlamıyla "kazığa geçirmek, oturtmak"...)

 

   
 
   
CLEAN JOKES OF THE DAY
WHAT A BLOOPER !!

A teacher was giving a lesson on blood circulation. Trying to make the matter clear, she said, "Now, class, if I stood on my head, the blood, as you know, would run into it, and I would turn red in the face."

blooper = blunder = gaf, çam devirme... to stand on one's head = amuda kalkmak... run into = (kan) "hücum" edecektir...

"Yes," the class said.

"Then why is it that while I am standing upright in the ordinary position the blood doesn't run into my feet?"

A little fellow shouted, "Cause your feet ain't empty."

Then why is it that... = Niye öyleyse...? 'cause [konuşma d.] = because... ain't [ARGO] = isn't, aren't, am not...

* * * * *

THEY WILL IN A MINUTE

A Kindergarten teacher was observing her classroom of children while they drew. She would occasionally walk around to see each child's work. As she got to one little girl who was working diligently, she asked what the drawing was?

draw - drew - drawn = resim çizmek... diligent = sorumlu ve çalışkan...

The girl replied, "I'm drawing God."

The teacher paused and said, "But no one knows what God looks like."

Without missing a beat, or looking up from her drawing, the girl replied, "They will in a minute."

Hiç duraklamaksızın ve başını kaldırmaksızın...

* * * * *

WILLPOWER !!

A beggar walked up to a rather plump lady in a fashionable shopping district and said, "I haven't eaten anything in four days."

She looked at him and said, "God, I wish I had your willpower."

plump = tombul... fashionable shopping district = seçkin ve gözde alışveriş semti... willpower = irade gücü...

* * * * *

PRECAUTION !!

Two cab drivers met. "Hey," asked one, "what's the idea of painting one side of your cab red and the other side blue?"
"Well," the other responded, "when I get into an accident, you should see how all the eye-witnesses contradict each other."

precaution = önlem, tedbir... eye-witness = görgü tanığı... contradict each other = birbiriyle çelişen ifadeler vermek...

 
NAUGHTY JOKES OF THE DAY
SHE KNOWS ALL THE CLUB MEMBERS INTIMATELY !!

Three women are in a gym locker room dressing up to do their exercises. Suddenly, a guy runs through the room wearing nothing but a bag over his head and passes the three women.

intimately = çok yakından... locker room = soyunma odası (çünkü odada kilitli soyunma dolapları var)...

He passes by the first woman, who looks down at his penis. "He's not my husband," she says.

pass by = yanından geçmek...

He passes by the second woman, who also looks down at his penis. "He's not my husband either." She says, also not recognizing the unit.

"unit" = "ünite" -- burada tamamen mecazi...

He passes by the third woman, who also looks down as he runs by her.

"Wait a minute," she says. "He's not even a member of this club."

Wait a minute! = Hey, bir dakika... Bu adam bu kulübün üyesi bile değil!...

* * * * *

SUPERMAN RIDES AGAIN !

One day Superman was bored, as there was no crime in the city and little for him to do. Seeking excitement, he flew off to see his buddy Spiderman. "Hey, Spidee, how about going over to a bar for a cold beer?" But "Spidee" was too busy: "Sorry, not today."

bored = canı sıkılmış (işsizlikten)... seeking excitement = heyecan arayarak... buddy = arkadaş, can arkadaş...

This time, Superman visited Batman, who was also busy. Lonely and dejected, Superman cruised around and flew by a brothel.

dejected /di-cek-tid/ = ruhen çökkün... cruised around = etrafta gezindi... brothel = genelev... fly - flew - flown...

Using his X-Ray vision, he looked inside to see Supergirl lying with legs wide-spread on a bed. Being horny, Superman flew right into the brothel, screwed Supergirl as fast as a speeding bullet, and flew right back out.

looked inside to see = [Bu ilginç yapıya dikkat ediniz] = looked inside and saw... lying with legs wide-spread = bacakları açık yatmakta... horny = sex-starved... screwed = becerdi... a speeding bullet = hızla yol alan bir mermi (gibi)...

"What was that?" said Supergirl, startled. "I don't know," said the Invisible Man as he climbed off of Supergirl, "but it hurt like hell!"

startled = şaşırmış, irkilmiş... the Invisible Man = Görünmeyen Adam... as he climbed off  = üstünden kalkarken...

DİKKAT = Türkçe'deki "tırmanmak/inmek" gibi iki ayrı fiil yerine, İngilizce'de "to climb up" ve "to climb down", yani aynı eylemin yukarı ve aşağı yönde olanı var. Burada da aynı eylem bu kez "off" kavramı ile kullanılıyor...

 
 
 

 READING FOR FUN 

 SIGNS SEEN AROUND THE WORLD

 PART - 2

*  *  *  *  *

* Tokyo hotel's rules and regulations:

GUESTS ARE REQUESTED NOT TO SMOKE OR DO OTHER DISGUSTING BEHAVIOURS IN BED.

disgusting = tiksinç, iğrenç... Japon amca "sigara içmek ve benzeri davranışlar" demek istemiş, ama İngilizce'de "farklı" şeyler anlaşılıyor. Dervişin fikri neyse zikri de odur...

* Hotel elevator, Paris:

PLEASE LEAVE YOUR VALUES AT THE FRONT DESK.

What was meant = "valuables" = değerli eşyalar...

What was said = "values" = değerler... Tabii, ençok da "ahlaki değerler" anlaşılıyor...

* Hotel, Yugoslavia:

THE FLATTENING OF UNDERWEAR WITH PLEASURE IS THE JOB OF THE CHAMBERMAID.

What was meant = Oda hizmetçiniz çamaşırlarınızı seve seve ütüleyecektir; bu onun işidir... [Açıklama: to flatten = yassılaştırmak, fiili yerine "to iron - ironing" = ütülemek, fiili gerekiyordu]

What was said = Oda hizmetçiniz iç çamaşırlarınızı büyük bir zevkle "yassıltacaktır"... Hımm, bayağı değişik bir hizmet!

* Hotel, Japan:

YOU ARE INVITED TO TAKE ADVANTAGE OF THE CHAMBERMAID.

What was meant = Otelimizde sunulan oda hizmetlerinden yararlanmanızı rica ederiz. [Açıklama: "chambermaid" = oda hizmetlisi, yerine "room service" kullanılmalıydı]

What is understood = Lütfen, oda hizmetçinizin "zaaflarından faydalanmakta" kendinizi serbest hissediniz!...

* An advertisement by a Hong Kong dentist: ( Bu gerçekten şahane !! )

TEETH EXTRACTED BY THE LATEST METHODISTS.

 [Açıklama: methodism = bir Hristiyan mezhebi...]

* A laundry in Rome:

LADIES, LEAVE YOUR CLOTHES HERE AND SPEND THE AFTERNOON HAVING A GOOD TIME

Hanımlar, giysilerinizi burada bırakın; gidin bütün öğleden sonra hoşça zaman geçirin!... laundry = 1. yıkanacak çamaşırlar; 2. çamaşırhane...

* Tourist agency, Czechoslovakia:

TAKE ONE OF OUR HORSE-DRIVEN CITY TOURS. WE GUARANTEE NO MISCARRIAGES.

Atlı arabayla kent turlarımıza katılın; hiçbir düşük olayı yaşanmayacağını garanti ederiz... [Açıklama: "mis-" bir ön-ek olarak "kötü, yanlış" gibi anlamlar verir:  misbehaviour = yaramazlık: to mistreat = kötü muamele etmek... "Miscarriage" ise "çocuk düşürmek" demektir(taşıyamamak, kavramından) . DİKKAT: "kürtaj" farklıdır = abortion, okunuşu: ı-bo:-şın...]

*  *  *  *  *

 LAST BUT NOT LEAST

 * Advertisement for donkey rides, Thailand:  

[ Eşek sırtında gezinti reklamı]

 WOULD YOU LIKE TO RIDE ON YOUR OWN ASS?

 KENDİ K*ÇINA BİNMEK İSTER MİSİN !!

[Açıklama: ass = 1. eşek, merkep (donkey); 2. k*ç]

 

         

ANASAYFA  --  TESTLER  --  OKUMA  --  EĞLENCE