Doç. Dr. Yalçın İzbul

Hacettepe Üniversitesi eski öğr. üyesi

PRACTICAL ENGLISH FOR TURKS

A Free Bilingual Electronic 'Zine

Issued Every Wednesday

October 09, 02 - 0046

     Are we, the Anatolian and Balkan TURKS, Dearest Members, some backward Middle Eastern nation trying to sneak into the civilized European community; or are we -- by habits of mind and lifestyle -- part and parcel  of South-Eastern European stock of civilizations, now under attack from that antiquated and misguided breed of conservatives -- masquerading as "nationalists" or "defenders of faith"??

     Henna is a reddish brown dye obtained from leaves of the henna plant and "to henna" means "to dye with henna"... It is proverbial, however, in our culture that some people (well, not to use too strong a language) "henna themselves" when they manage to get their own way against all common sense, good judgment, sound logic or natural flow of events... With early reports that it is highly unlikely for the EU to set up a date for starting membership talks, all I can say now -- as clouds gather over a-hundred-and-fifty-years' progressivist dream -- GO HENNA YOURSELVES!!... izbul

 
FOREIGN PRESS
TURKEY MUST WAIT FOR EU MEMBERSHIP

EU Commission's Draft Report on Turkland Cites Human Rights Violations As Delaying Membership Talks

BRUSSELS, Belgium Oct. 8 -- (The Associated Press) While the European Union prepares to open its doors to 10 eastern neighbours, Turkland will be told it has to wait longer when the European Union head office unveils its final reports on the candidates.

veil = peçe... to unveil = 1. açıklamak; 2. sırrını çözmek (to unveil a mystery)...

Forty years after becoming an associate EU member, Turkland remains the EU's most problematic candidate. The Commission does not recommend a date for starting membership talks.

remains = olmakta devam ediyor... problematic = 1. sorunlu; 2. kolay anlaşılamayan veya çözülemeyen...

DİKKAT... DİKKAT..." -ate" eki, fiillerde /eyt/, adlarda /it/ şeklinde okunur... Buradaki "candidate" sözcüğü, gerek /eyt/ gerekse /it/ şeklinde okunabilecek az sayıdaki ad sınıfı sözcüklerdendir. ÖRNEK: "to estimate" fiili ile "estimate" ad sözcüğü okunuşları ile ayırd ederiz. /es-timeyt/ fiildir; /es-timit/ addır... Bunun böyle olmadığını, yada önemli olmadığını söyleyen biri çıkarsa, çekinmeyin, vurun!...

EU spokesman Jean-Cristophe Filori said Friday the EU welcomed recent reforms Turkland but added, "There are still problems" with Turkish membership.

welcomed = olumlu karşıladı, buyur etti, bağrına bastı...

The EU Commission's draft report on Turkland cites torture of prisoners, inhuman jail conditions and urges Ankara to impose stronger civilian control over the armed forces.

to cite /sayt/ okuyunuz = anmak, zikretmek, atıfta bulunmak, gönderimde bulunmak... torture = işkence (fiziki)... torment = azap çektirmek (ruhsal, zihinsel, manevi, psikolojik)... inhuman = gayri insani... to urge /ö:c/ okuyunuz = önemli ve acildir, derhal gereği yapılmalıdır çağrısında bulunmak... to impose (on, veya over ile) = "empoze" etmek (İngilizce ne kolay, di mi!)...

The Europeans face American pressure to open up to the Turks, at a time when Washington needs NATO-member Turkland as a key Muslim ally in the war on terrorism.

ally /e-lay/ okuyunuz (Yani düm-tek düzeninde) = müttefik...

Turkish membership is "in the strategic interests of the United States, the EU and Turkland," a Brussels-based U.S. diplomat who monitors EU affairs said on condition of anonymity. "We believe Turkland's future is in Europe."

to monitor = izlemek, gözlemek, kaydetmek... on condition of anonymity = kimliğinin açıklanmaması koşuluyla... "Anonim şirket" veya "anonim şarkı" gibi kavramlar nereden geliyor? anonymous /ı-no-nımıs/ = isimsiz, kim tarafından olduğu belli değil... Yani, herkesin olabilir, belli bir kimseye atfedilemez... (Etimolojisi: Grekçe, a + onyma = isim - siz)...

 
SPORTS NEWS
TURKISH STAR DAVALA NOT POPULAR BACK HOME

 http://www.soccerway.com 

Ankara - Turkish World Cup star Ümit Davala has lost his hero status at home after attacking reporters who attempted to film him as he dined with friends.

as he dined with friends = arkadaşları ile yemek yerken...

Municipal officials in the western city of İzmir on Tuesday changed the name of a street, earlier renamed "Ümit Davala" in his honour after Turkland's third in the World Cup, a news agency reported.

municipal officials = Belediye yetkilileri (Biz Türklerin kurumlara olan derin saygısından dolayı küçük harflerle yazmaya elim varmadı)... earlier renamed = daha önce adı "Ümit Davala" olarak adı değiştirilmiş olan... honour = onur (Öztürkçe ile İngilizce nekadar da benzeşiyor!)...

The decision came after the Galatasaray midfielder, together with two relatives, punched and kicked reporters and broke their cameras during a row in an Izmir restaurant at the weekend.

midfielder = ortasaha (ortaalan) oyuncusu... together with two relatives = iki akrabası ile birlikte (Yalan Walla: TV'de gördüm, yanındakiler ayırmağa, engel olmağa çalışıyorlardı)... punched = yumrukladılar... kicked = tekmelediler... row = tartışma, dalaşma.

The incident occurred after the reporters insisted on filming the player despite his objections.

the incident occurred = olay vuku buldu... incident = olay... ve  accident = kaza... sözcüklerini karıştırmayınız... Öte yandan, incidence = vuku bulma, meydana gelme kavramı, özellikle tıp bilimlerinde "olayların meydana gelme sıklığı, sıklık, insidans" özel kavramını kazanmıştır...

objection = karşı çıkma, itiraz... "to object to" = karşı çıkmak, itiraz etmek, fiilinden...Bir önceki Sayımızda, bu sözcüğün "amaç, hedef" anlamı taşıyan "objective" ile karıştırılmaması gerektiğini not etmiştik... (Ki, bu sözcüğün ikinci bir anlamı ise "nesnel" dir. Yani objective X subjective... Nesnel X öznel...

"What I have done is not right, but I am not sorry at all," Davala said on his web site. "Don't we have the right to private life? Can't we quietly have dinner with our relatives?"

what I have done = yaptığım şey... not sorry at all = hiç de pişman değilim.. "at all" deyimini her gördüğünüz yerde "hiç de" kavramı ile çevirin; başınız ağrımaz.... private life = özel yaşam... (Doğru walla; geçen hafta da Pamela'nın oyuncak ayıcığı aynı nedenle başka bir gazetecinin kamerasını kırmıştı...)

Davala scored two goals in Turkland's stunning campaign in Asia this summer. - Sapa-AFP

stunning = şaşkınlıktan donduran, akıllara durgunluk veren... "to stun = (genelde şaşkınlıktan) hareketsiz bırakmak, taş kesilmesine neden olmak" kavramlarından... Ama biliyorsunuz, ışın tabancanızı "stunning" derecesine ayarlayıp, insanların (yada uzaylıların) kanına girmeden de güzel güzel maceraya devam edebilirsiniz...

 

 
 

 

 CHUNKS OF WISDOM OR DROPLETS OF BANALITY ? 

 BEFORE THEIR EXECUTION !!  PART TWO

THE RESIGNED

the resigned = kaderine razı olanlar... Açıklaması: "to resign to one's fate" = kaderine razı olmak, boyun eğmek... DİKKAT... DİKKAT... Past participle "resigned", yani fiilin V3 biçimi sıfat işlevi ile kullanılabilir = "... razı olan, ... razı olmuş" (seen = görülen, görülmüş; asked = sorulan, sorulmuş... Örnek: "Toys found in such shops were invariably in poor condition." (invariably = herzaman için, değişmez biçimde)... DİKKAT... DİKKAT... The + Sıfat = sınıf adı, kollektif ad yapar. Dolayısıyla, The + Resigned = Kaderine razı olanlar, kaderine boyun eğenler, kaçınılmaz sona sükunetle gidenler...

I am going to be face to face with Jesus now... I love you all very much.... I will see you all when you get there... I will wait for you. -- Karla Faye Tucker Brown (Executed by injection, Texas, 1998)

injection = zehirli iğne kastediliyor...

Good people are always so sure they're right. -- Barbara Graham (Executed at San Quentin, 1955)

Bu insanların kim olduğunu, niçin idama mahkum olduklarını öğrenmek için ne yaparsınız? Hertürlü İnternet araştırmasında önerdiğim gibi, www.google.com  'a girip anahtar sözcüğünüzü yazarsınız. (HAYIR, Google tanıtımından herhangi bir maddi çıkarım yok. Verdiğim linkleri tıklamaktan çekinmeyin: Ayrı pencere açılacaktır.)

I don't hold any grudges. This is my doing. Sorry it happened. -- Steven Judy (Executed in electric chair, Indiana, 1981)

to hold a grudge = kin gütmek, paylaşacak bir hesabı olmak... This is my doing. = Kendim ettim, kendim buldum...

Today is a good day to die. I forgive all of you. I hope God does too. -- Mario Benjamin Murphy (Executed by injection, Texas, 1997)

THE ANGRY

Yukarda verdiğimiz, "The + Sıfat = sınıf adı, kollektif ad" formülüne göre = Öfkeli olanlar... Hadi bir de öfkeli toplumsal gözlem ekleyelim: The rich get richer; the poor beget children... Zenginler daha zenginler; fakirler çocuk edinirler...

Bu "beget" çok güzel bir fiildir. Bir örnek daha vereyim: Son beş-altı yıllık siyasal/toplumsal yaşantımızı şöyle özetleyebilirsiniz: Crises that begot unwilling reforms: Gönülsüz reformlara yol açan krizler... Reforms? Yes, but only half-reforms that are yet to be put into effect = Henüz uygulanmaya konulmamış, yarım bırakılmış reformlar... DİKKAT... DİKKAT... crisis /kray-sis/ tekil; crises /kray-si:z/ yani uzun /i/ ve ardından /z/ çoğul...

Hurry it up you Hoosier bastard! I could hang a dozen men while you're screwing around. -- Carl Panzram (Brutal serial killer, executed by hanging, Leavenworth, Kansas, 1930)

Hoosier = Indiana eyaletinin yerlisi veya orada oturan... Ayrıca eyaletin ünvanı da budur... bastard = piç... screw around (argo) = boşa zaman harcamak, beceriksiz davranmak, oraya buraya lüzumsuz takılmak...

You sons of bitches. Give my love to Mother. -- Francis "Two Gun" Crowley (Executed in electric chair, 1931)

son of a bitch = (yukarda çoğul kullanılıyor) "bitch" aslında "dişi köpek" demektir. Ama argoda "şirret kadın, kancık ve kötü" anlamında kullanılır. Deyimi (İngilizce "bitch" sözcüğünde cinsel nüans olmamasına rağmen) bizdeki "o**** çocuğu" karşılığı olarak düşünmek gerekiyor...

I'd like to thank my family for loving me and taking care of me. And the rest of the world can kiss my ass. -- Johnny Frank Garrett (Executed by injection, Texas, 1992)

for loving me and taking care of me = beni sevip bana baktıkları için... can kiss my ass = k*çımı öpsünler... (Yani "can" yardımcı fiili burada alıştığımız rolünde değil)

THE PHILOSOPHIZERS

to philosophize = 1. konuya filozofça yaklaşmak, "felsefe yapmak"; 2. "felsefe parçalamak"... Tabii, burada kullandığım başlıkta ilk anlamında. İkinci anlamı şaka yada eleştirinin önplana çıktığı bir zaman ve zeminde geçerlik kazanır... Buradaki yapı, doğrudan, "the + çoğul ad"...

You can be a king or a street sweeper, but everyone dances with the Grim Reaper. -- Robert Alton Harris (Executed in California's gas chamber, 1992)

İster kral olsun, ister çöpçü; herkes (eninde sonunda) Azrail'le yüzyüze gelecek... AÇIKLAMA: grim = sert suratlı, suratsız, acımasız, haşin... gibi anlamlar... to reap = biçmek, hasat etmek. Tabii, ne ile? ORAK ile. Elinde orağı ile aynen şekildeki gibi... Öte yandan, burada "dance" tabiatıyle, vals yada tango yapmak anlamında değil. "You don't know who you're dancing with" dediğimiz zaman kastettiğimiz "karşında kimin olduğunu, kiminle aşık atmağa, bir ipte oynamağa kalkıştığını bilmiyorsun" demiş oluyoruz...

Such is Life... -- Ned Kelly (Executed by hanging, 1880. On a cold June morning, more than 100 years ago a bushranger called Ned Kelly fought his final battle... He was an outlaw who rode a horse, put on a suit of armour and fought police. Today, Ned Kelly is an Australia legend.)

C'est la vie... = That is life... yada, Such is life...

Öykünün devamını merak ediyorsanız, açın  www.google.com  'u ve anahtar sözcük olarak "Ned Kelly" yazın... (Bu arada, verdiğim linkleri tıklamaktan çekinmeyin: Bu sayfayı kaybetmeyeceksiniz, yeni pencere açılacaktır. Teşekkürler, Mikrosoft, "Frontpage" gibi bir rüya matbaayı emrime verdiğin için...)

I'd rather be fishing. -- Jimmy Glass (Executed in electric chair, Louisiana, 1987)

Balık tutmayı tercih ederdim... Ben da... Ben da... Yüksek faiz politikalarıyla çarmıha gerilirken, (bankaların hesaplamasına göre) 150.000 dolar milyoneri olan ülkemizde... (Remember? The rich get richer; the poor get fresh air by the sea!...) WOW !! İşte, "Yalçın Bey, bu dergiden sizin çıkarınız ne?" diye hala soran şüpheci vatandaşa yanıtım: Zevk alıyorum, içimi döküp rahatlıyorum bu dergiyi yayınlarken...

Remember, the death penalty is murder. -- Robert Drew (Executed by injection, Texas, 1994)

Ölüm cezası cinayettir...

BİR AÇIKLAMA: Ben, tabiatım kurusun, aslında "göze göz, dişe diş" diyen bir adamım. Ama, (şu yada bu nedenle de olsa) ülkem idam cezasını kaldırınca, bu ilkellikte ısrar eden Amerikalı dostlarım karşısında koltuklarım kabardı da kabardı... Önemli olan, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasının en ağır ceza olarak algılanabileceği bir dünyaya doğru yürümek...

*  *  *  *  *

  Or, As Lionel Herrera Put It  

"I am innocent, innocent, innocent. Make no mistake about this. I owe society nothing. I am an innocent man and something very wrong is taking place tonight." (Executed by injection, Texas, 1993)

Ya gerçekten suçsuz idi ise... Üstelik, neyin suç neyin suç olmadığını kim söyleyebilir ki?

 

 

 
   

Sınavlara bu kitaptan hazırlananlar, diğer adaylara fark atıyor...

SANKİ...

ÖZEL DERS  --  BANT KAYITLARI

...GİBİ BİR KİTAP         BİLGİ  

   
 
   

 

 KİTAPTAN BİR PASAJ:

"THE TENSES - 02"

Bu Bölümde, İngilizcenin Haber Kipinde (The Indicative Mood) yer alan 12 Tense için bellibaşlı kullanım alanları özetlenmektedir. Bölümün sonunda ise "her derde deva" egzersizlerimize yer vereceğiz.

THE SIMPLE PRESENT TENSE

1) Geçmiş/şimdiki/gelecek zaman (=past/present/future) üçlüsü genelinde, yani beş aşağı beş yukarı türkçedeki GENİŞ ZAMAN'da geçerlik taşıyan, süren, yinelenen olay, durum ve eylemler:

The sun rises in the east... Not all clouds bring rain...

Ali speaks English fluently. Güneş plays the guitar. (Dikkat ederseniz, bu tümceler, hatta aşağıdaki örneklerin de bir bölümü) Türkçede bizim "present continuous" ile de söylenebilir -- AMA, TÜRKÇEDE, İNGİLİZCEDE DEĞİL!)

I sleep late on Sundays... How often do you wash your hair?

Do you like ice-cream? Do you love him? (İkinci tümce Türkçede "present simple" ve "present continuous" arasında anlam farklılığı taşır.)

2) Bilimsel belirlemeler:

Water consists of hydrogen and oxygen.

3) Atasözlerinin büyük bölümü:

The pen is mightier that the sword. (Kalem, kılıçtan güçlüdür)

Every cock crows on his own dunghill. (Her horoz kendi tezek yığınında öter)

4) Kitaplardan, duyuru metinlerinden, yakın zamanda alınmış mektuplardan söz ederken. (Oysa, aşağıdaki örneklerde Türkçede "present continuous" tense kullanıldığına dikkat ediniz) :

The author says that a solution cannot be provided under these conditions and goes on to explaining the reasons for this conviction.

"What does the notice say?" "It says, 'No Parking Here'."

"I see that you've got a letter from Güneş. What does he say?" "He says..." (Diyor ki...)

5) Tarihten söz ederken:

Atatürk decided to proclaim the Republic on the following day. Indeed, the voting on October 29, 1923 is unanimous. The country is now a republic, but there is still the problem of getting rid of the caliph who is still residing in İstanbul...

6) Gazete başlıklarında "past tense" yerine kullanılır:

Foreign Debts Reach A Record Level = Dış Borçlar Rekor Düzeye Erişti.

Two Men Die In A Lorry Crash ? Kamyon Kazasında İki Kişi Öldü.

Galatasaray Beats Milan = Galatasaray Milan'ı Yendi.

7) Tiyatro eserlerine, diyaloglar arasında verilen sahneleme önerilerinde:

When the curtain rises, there are two servants entering from the door on the right. The phone rings, and they both make an attempt to reach out for it first...

8) Günlük dilde, özellikle de bizim "mahalle geyiği" diye adlandıracağımız konuşma ortamında olaylar dostlara anlatılır, dedikodu yapılır, dertleşilirken:

I give her what she wants and she goes away. I say to myself, (=hatta, I says to myself!) "Good riddance; I hope I've seen the last of her." But, not a week passes, and I come home one night, and just guess who is sitting on my very doorstep...

9) Örneğin gezi programları gibi, gelece günlere dönük planlanmış eylemler:

We leave Ankara at 10:00 next Tuesday and arrive at Nevşehir at 14:00. We spend two hours shopping, and then leave for the Göreme Valley.

   

 

10) Ve, doğal olarak, "eşyanın tabiatı" türünden belirtmelerde de hep bu tense kullanılacaktır. Yani, eylem, olay yada durumun içinde bulunduğumuz an itibariyle varlığı/yokluğu değil, genel anlamda var, doğal ve olanaklı olup olmadığını dile getiriyoruz:

Dogs bark... Birds fly... Fish swim... Cats drink milk... (Bu örnekleri, "Listen, the dogs are barking... The ones I saw were flying south... When she gets hungry she may have some milk" türünden tümceler ile karşılaştırınız. Fark açıktır)

*  *  *  *  *

   DİKKAT... DİKKAT...  

    İngilizce gramerde yer alan bir dizi fiil (bazıları yalnızca belli anlamlarında olmak üzere) continuous tense'lerde kullanılamaz. Dolayısıyle bu fiiller, süreklilik anlattıkları bir konumda dahi, simple tense ile ifade edilecektir. Önce bunları sıralayalım, sonra da örnekler verelim (Bu fiilleri mutlaka öğrenmelisiniz -- listeyi ezberlemenizde yarar var:

have, own, possess, be (aktif çatıda), see, hear, notice, recognize, believe, feel, think (=sanmak, kanısında olmak -- düşünmek anlamında ise continuous tenselerde kullanılabilir), know, understand, suppose, remember, recollect (yani, anımsamak. Eğer, "re-collect" şeklinde yazar veya okursanız = yeniden toplamak, biraraya getirmek anlamına gelir ve continuous tense'te kullanılabilir), forget, mean, matter, gather (=sonuç çıkarsamak), want, wish, need, love, hate, like, dislike, loathe (=nefret etmek), care (sevmek, hoşlanmak, önemli bulmak, aldırmazlık etmemek), forgive, refuse, smell (=kokmak, yani "koklamak" değil), taste (=tadında olmak, ...tadını vermek. Yani, tadına bakmak, anlamında değil), seem, appear, look (=görünmek, gibi görünmek), belong to, contain, consist of

    İşte, bu grup fiilin taşıdığı özelliği nekadar vurgulasak azdır. Gördüğünüz üzere, İngilizcede en sık kullanılan fiiller arasında yer alıyorlar. Daha da önemlisi, bunlarla kurulan tümceleri, Türkçede "continuous" eşdeğeri ile karşılıyoruz. Dolayısıyla da hata riskimiz çok yüksek. Örneğin, aşağıdaki Türkçe tümcelerin İngilizce karşılığına bakarsak, konuyu daha iyi kavrarız:

Seni seviyorum (= I love you)... Sana için deli oluyorum (= I am crazy about you)... Seni anlıyorum, sevgilim, tamamen anlıyorum (= I understand you, sweetheart; I do understand you)... Seni istiyorum, sana ihtiyaç duyuyorum (= I want you. I need you)... Sen bana aitsin! (You belong to me!)... Beni sıcak tutacak aşkım var (=I have my love to keep me warm)...

Uzakta üç atlı görüyorum (= I see three horsemen in the distance)... Kuşkulu birşeyler görüyor musun / farkediyor musun? (=Do you see / notice anything suspicious?) Tuhaf bir ses/gürültü işitiyor musun? (=Do you hear a funny noise?)...

What is it that you're cooking? It smells awful (=berbat kokuyor)... It tastes funny (=garip bir tadı var)...

You seem great... You look gorgeous... (=şahane görünüyorsun)

I forgive you (=seni affediyorum)... I refuse! (=Reddediyorum!)... I loathe him (=ondan nefret ediyorum, tiksiniyorum)... I hate you! (Senden nefret ediyorum!...)

Bu fiillerden bir bölümünün değişik anlamla continuous tenselerde kullanılabileceğine tekrar dikkatinizi çekerim:

"What are you thinking of?" "I'm thinking about tomorrow's exam." (=düşünmek)

She is having breakfast at the moment... She isn't having her milk... (=yemek, içmek)

"Are you seeing him?" (=görüşmek, buluşmak)

Kimi zaman da, vurgu amacı ile, tümcenin yine continuous tense oluşturulduğuna tanık oluruz:

You are just being plain silly now!

Young man, aren't you forgetting your manners?

*  *  *  *  *

 Dediğimiz gibi,

 Sınavlara bu kitaptan hazırlananlar, diğer adaylara fark atıyor...

 
 
   

 

NAUGHTY CARTOON OF THE WEEK !!

 Islık çalmanın filan hiçbir yararı yok; k*çından çıkan kabarcıkları görebiliyorum ki...

   
 
   
CLEAN JOKE OF THE DAY
TO WIN THE LOTTERY...

I really dislike jokes with a racist flavour to them... I thought, however,  this one here was rather pleasantly innocuous enough and I decided to make an exception just for this once...

lottery /lo-tıri/ = piyango... racist /rey-şist/ = ırkçı.. (race= 1. yarış; 2. ırk)... flavour /fley-vı/ = lezzet, çeşni, koku, rayiha... "to them" = Bu yapıyı kullanmasam da fazla birşey değişmezdi: bir tür pekiştirici anlatım... örneklemek için kullandım: Tekili "to it" ve 3. şahıs kullanımı dışında bir örnek düşünemiyorum... innocuous /i-no-kıyıs = zararsız (harmless)... just for this once = sadece bu seferlik, yalnız bu kez...

A Jewish guy called Jacob finds himself in dire trouble. His business has gone bust and he's in serious financial trouble. He's so desperate that he decides to ask God for help. He goes into the synagogue and begins to pray:

"God, please help me, I've lost my business and if I don't get some money, I'm going to lose my house as well, please let me win the lottery".

dire = 1. ürkütücü, tehlikeli; 2. sıkıntılı, zor... (gelmiş geçmiş en iyi müzik gruplarından "DIRE STRAITS" den çağrıştırınız)... STRAIT = boğaz, deniz geçidi... Bu sözcüğü, "doğru, büklümsüz" anlamına gelen STRAIGHT ile karıştırmayınız. Ancak ikisinin de okuşu aynı... to go bust = İflas etmek... desperate / des-pırit/= 1. çaresiz; 2. çaresizlikten herşeyi yapacak hale gelmiş... Meksikalı haydutlara boşuna DESPERADOS denmiyor!... synagogue /si-nıgoug/ = sinAgog (sinOgog değil)...

Lottery night comes and somebody else wins it. Jacob goes back to the synagogue to pray:

"God, please let me win the lottery, I've lost my business and my house; and I'm going to lose my car as well".

to pray = dua etmek...

Lottery night comes and Jacob still has no luck!! He runs back to the synagogue:

"My God, why have you forsaken me?? I've lost my business, my house, my car and my wife and children are starving. I don't often ask you for help and I have always been a good servant to you. Why won't you just let me win the lottery this one time so I can get my life back in order???".

why have you forsaken me? = Hz. İsa'nın son sözlerine gönderim: "Neden beni terkettin? Neden kötü kaderimle yüzyüze bıraktın?" to starve = açlık çekmek, kıtlık çekmek... this one time = bu seferliğine... get / put my life back in order = hayatımı yeniden düzene sokmak...

Suddenly there is a blinding flash of light as the heavens open and Jacob is confronted by
the voice of GOD himself:

"JACOB, MEET ME HALF WAY ON THIS ONE, BUY A DAMN TICKET !!"

blinding = "gözleri kör eden"... heavens = (burada) gökler, sema... to be confronted by = yüzyüze gelmek, karşı karşıya kalmak... MEET ME HALF WAY = Benimle yarıyolda buluş... on this one = bu seferlik, bu defa ("bu olayda" kavramından)...

 
NAUGHTY JOKES OF THE DAY
USING THE SPOON

A man entered a restaurant and sat at the only open table. As he sat down, he knocked the spoon off the table with his elbow. A nearby waiter reached into his shirt pocket, pulled out a clean spoon, and set it on the table. The diner was impressed. "Do all the waiters carry spoons in their pockets?" The waiter replied, "Yes. Ever since we had that efficiency expert in; he determined that 17.8% of our diners knock the spoon off the table. By carrying clean spoons with us, we save trips to the kitchen."

knocked... etc. = dirseğiyle çarparak düşürdü... set it on the table = masaya koydu yerleştirdi... diner = yemek müşterisi... was impressed = çok etkilenmişti, çok beğenmişti... efficiency expert = verimlilik uzmanı (ABD'de bir meslek olarak mevcuttur)... save ... etc. = mutfağa kadar gidip zaman kaybetmekten tasarruf ediyoruz...

The diner ate his meal. As he was paying the waiter, he commented, "Forgive the intrusion, but do you know that you have a string hanging from your fly?" The waiter replied, "Yes, we all do. Seems that the same efficiency expert determined that we spend too much time washing our hands after using the men's room. So, the other end of that string is tied to my penis. When I need to go, I simply pull the string, go, and return to work. Having never touched myself, there is no need to wash my hands. Saves a lot of time."

intrusion /in-tru-jın/= araya girme, rahatsız etme, özel hayatına müdahele, fuzuli işgal, davetsiz girme... intrusion upon smb's time = birisinin zamanını alma, işgal etme... string = ip, sicim... men's room = erkekler için tualet... to go = çişini yapmak... (bu öyküye özgü bir mecaz olduğu kanısındayım; genel geçerlik ve anlaşılabilirlik taşıyacağına pek güvenmeyin)...

"Wait a minute," said the diner, "how do you get your penis back in your pants?"
"Well, I don't know about the other guys, but I use the spoon."

WOW !!

EXTREME SEXUAL EXHAUSTION

The teacher gives the class an assignment. He stresses the importance of this particular assignment, and that no excuses will be accepted except illness (with a medical certificate) or a death in the immediate family (with an appropriate note).

assignment = ödev... no excuses etc. = hastalık dışında hiçbir mazeret kabul edilmeyecek... with a medical certificate = doktordan raporla... immediate family = yakın aile çevresi...

A smart-ass student pipes up: "What about extreme sexual exhaustion, sir?"

smart-ass = "smart", biliyorsunuz, "zeki, kafası hızlı ve iyi çalışan" demektir. Buradaki bileşim ise, "uyanık" (argodaki olumsuz anlamı ile) anlamına geliyor. Fazla kibarca bir anlatım olduğu söylenemez... pipes up = diye öttü...

The class breaks up laughing, and when they settle down the teacher responds with: "Well, I guess you'll have to learn to write with your other hand."

WOW !!

 
 
 

 READING FOR FUN 

 FUNNY SAYINGS & PLAYFULLY DISTORTED PROVERBS

 PART - 2

*  *  *  *  *

playfully distorted = şakacı bir tavırla çarpıtılmış

* The word "listen" contains the same letters as the word "silent".

Silence is golden... Yes, but my eyes can see... "İki dinle bir konuş" atasözü, hafif  faşizanlığın işareti iken; "Hem dinle, hem inle" ise bunun örgütlenmiş biçimidir...

* Artificial intelligence is no match for natural stupidity.

match = eş, menend... matchless = eşsiz, menendsiz... to be no match for = başa çıkamaz, tırnağı olamaz... matchmaker = çöpçatan, "eşyapan"... Acaba kavramı İngilizce'den mi alıp çevirdik, yoksa mutlu şamanist tarihimizde falcı bacılar "çöp" atarak/çatarak mı kısmet açıyorlardı? match = Birinci küme takımları kendi aralarında "MAÇ" yaparlar, ikinci küme takımları da yine kendi aralarında = "EŞLEŞME" kavramından... ÇEVİRİSİ: Yapay zeka, doğal ahmaklığın yanında solda sıfır kalır...

* A closed mouth gathers no feet.

Ağzını kapalı tutarsan, ağzına tekmeyi yemezsin... ATASÖZÜNÜN ASLI: A rolling stone gathers no moss = Yuvarlanan taş yosun bağlamaz...

* Be careful of your thoughts, they may become words at any moment.

Düşüncelerine "mukayyet" ol: Her an sözcüklere dökülebilirler...

* It is important to stay cool, but be sure to not get frostbite.

to stay / remain cool = kendine hakim, "serinkanlı" olmak... Ama dikkat edin, serinkanlı olacağım diye soğuktan donmayın... frostbite = Türkçe'de sözlük karşılığı "soğuk ısırması", ama genel dilde bunun kullanıldığını sanmıyorum. Daha çok, "soğuktan morarmış, donmuş" yada "soğuk çarpması" kavramlarını kullanırız. İNGİLİZCE AÇIKLAMA:  The freezing or the local effect of a partial freezing of some part of the body... Yani "donma" olayının kendisi kadar, vücudun bir bölümünde meydana getirdiği etkiler de kastedilebilir.

* There is always one more imbecile than you counted on.

HERZAMAN İÇİN HESABA KATTIĞINIZIN BİR FAZLASI EMBESİL İLE KARŞILAŞIRSINIZ... Bu "embesil" sözcüğü, güzel bir sözcük:  Memleketteki ahmaklık sınırlarının giderek genişlemekte olduğu gerçeği karşısında Türkçe'ye katmamızda yarar var....

*  *  *  *  *

 LAST BUT NOT LEAST

 * A clear conscience is usually the sign of a bad memory.

Rahat bir vicdan genellikle kötü bir belleğe işaret eder...

 

         

ANASAYFA  --  TESTLER  --  OKUMA  --  EĞLENCE