Doç. Dr. Yalçın İzbul

PRACTICAL ENGLISH FOR TURKS

A Free Bilingual E-Zine

December 11, 2002

# 0055

 
             
   

Mmm, she's S lovely... S gorgeous !!

Makes one wish one were 3 years younger !!

   
     

Miss Turkland, Azra Akın, was crowned Miss World on Saturday in London, two weeks after violence forced the pageant to move from Nigeria.

     
 
 

MISS WORLD PAGEANT GOES AHEAD OVER PROTESTS; A TURK WINS

By Warren Hoge, of The New York Times

LONDON, Dec. 7 — The Miss World contest, relocated here from Nigeria after religious riots in connection with the pageant left more than 200 people dead, went ahead tonight despite protests and was won by Miss Turkland, Azra Akın.

contest = yarışma, müsabaka, boy ölçüşme, kendini kanıtlama karşılaşması... pageant /pey-cınt/ = alay, tören, gösteri... to go ahead = devam etmek, durmamak, uygulamaya geçmek veya devam etmek... relocated = yeri değiştirilmiş, yeniden "lokalize" edilmiş... riot /ray-ıt= sokak gösterisi, nümayiş, kargaşa ve vurkırlı... left more than 200 people dead = ardında 200'ü aşkın ölü bıraktı...

A 21-year-old model raised in the Netherlands by her Turkish parents, Miss Akın told reporters after the crowning ceremony that she had been shocked by the violence in Nigeria, adding, "I wish people in the world would be more respectful to each other."

raised = Normalde, "çocuk büyütmek, yetiştirmek" anlamı için "to bring up" fiili kullanılır; ancak "to raise children, to raise a family" özellikle Amerikan İngilizce'sinde olmak üzere mümkün. Ancak siz yine de dikkatli kullanın; çünkü normalde, "we bring up children; we raise cattle; we breed horses"...

crowning ceremony = "taçlandırma" töreni = taç giyme töreni... respectful = saygılı... [ respected = sayılan, saygın... His father was a much-respected local politician...]

   

Earlier, Sean Kanen, an American television actor who was a co-host of the event, read a statement from the stage saying, "Our hearts go out to the families who have suffered, and we hope that Nigeria recovers swiftly and will finally be recognized for the beauty it possesses."

earlier = (burada) yarışma öncesinde... co-host = sunuculardan birisi (host, biliyorsunuz, "evsahibi" demektir)... read a statement from the stage saying ...... = sahneden ...... diyen bir bildiri okudu... Our hearts go out to... = Kalbi duygularımız ...... içindir; yüreğimizde hissediyor ve paylaşıyoruz... swiftly = hızla... the beauty it possesses = sahip olduğu güzellik (şiirsel bir iltifatla, ülkeden sözediliyor)...

There was also a pause in the show at the contestants' request in tribute to Amina Lawal, a Nigerian woman sentenced to death by stoning by an Islamic court for adultery. Her plight prompted several contestants to threaten to boycott the pageant that was to have taken place in Nigeria and agreed to appear only after the Nigerian government promised that the sentence would not be carried out.

beauty contest = güzellik yarışması... contestant = yarışmacı... request = rica, talep... tribute = anma, hatırlama, övme (DİKKAT: Bir başka anlamı ise, özellikle bir ülkenin diğerine ödediği haraç, baç demektir... sentenced to death = ölüme mahkum edilmiş... by stoning = taşlayarak öldürme, recm... adultery = zina... plight = zor durum, zavallı hal... prompted = harekete geçirdi, "dürttü ve dürtükledi"... to threaten to boycott = boykot etmekle tehdit... was to have taken place = yer alacaktı ("ama yer almadı" nüansını da içinde taşıyan bir "future in the past" ifadesi)... to carry out = gerçekleştirmek, sonuna kadar götürmek, "kuvveden fiili çıkartmak"...

 

 
 
 CHUNKS OF WISDOM, OR DROPLETS OF BANALITY ? 

 BEAUTY or BEAUTY

Beauty is Truth, -- Truth Beauty, -- that is all
Ye know on earth, and all ye need to know.

John Keats (İngiliz Romantik Şair), "Ode On A Grecian Urn" başlıklı şiirinde böyle diyor: "Güzellik Gerçekliktir; Gerçeklik de Güzellik"... Şunu da söylemiştir: "I can never feel certain of any truth, but from a clear perception of its beauty." "Bir şeyin gerçekliğinden emin olmanın tek yolu, onun güzelliğini kuşkunun ötesinde sezinleyebilmektir." (serbest çeviri) (Burada örneklenen kullanım şeklinde, "but" sözcüğü, "dışında, haricinde" anlamı verir.)

The sense of beauty is a tuning fork in the brain that hums when we stumble on something beautiful. -David Gelernter

tuning fork /çyu-niN/= diapazon... (Şimdi, bu /ç/ sesi nereden çıktı diyeceksiniz. Unutmayın /t/ sesi /y/ sesinden önce /ç/ leşir. "U" ise /yu/ okunur... to hum = kendi kendine mırıldanarak şarkı söylemek... to stumble = ayağı takılmak... to stumble on sth = Burada "rastlamak" anlamında...

Beauty is not in the face; Beauty is a light in the heart. -- Kahlil Gibran

Güzelliği dış görünüşte aramayın; Güzellik, kalbdeki bir ışıktır... [Merak ettim, baktım: Google'da 40,200 "Kahlil" Gibran; 16,800 "Khalil" Gibran var... Well, "What's in a name? That which we call a rose / By any other name would smell as sweet . . ." William Shakespeare, Romeo and Juliet, Act 2 Scene 1, lines 85-86.

The ideal of beauty is simplicity and tranquility. -- Johann Wolfgang von Goethe

simplicity = yalınlık, sadelik... tranquility = sükunet, ruh ve gönül huzuru... "Trankilizan" sınıfı ilaçlar işte bu umutla "tranquilisers"...

The chief forms of beauty are order and symmetry and definiteness, which the mathematical sciences demonstrate in a special degree. --Aristotle

Düzen, bakışımlılık, kesinlik...

When I'm working on a problem, I never think about beauty. I think only how to solve the problem. But when I have finished, if the solution is not beautiful, I know it is wrong. -- R. Buckminster Fuller

Eğer çözüm güzel değilse, biliniz ki yanlıştır...

The ideals that have lighted my way and time after time have given me new courage to face life cheerfully, have been Kindness, Beauty, and Truth. -- Albert Einstein

that have lighted my way = yolumu aydınlatan... time after time = defalarca... İyi yüreklilik, güzellik, gerçeklik...

It was an exquisite day. It was one of those days so clear, so still, so silent, you almost feel the earth itself has stopped in astonishment at its own beauty. -Katherine Mansfield

Öylesi berrak, durgun, sessiz bir gün... Sanırdınız, yeryüzü kendi güzelliğine şaşırmış, bakakalmış... exquisite /eks-kuizit/ = fevkalade zarif...

There is to my mind no doubt that the concept of beautiful had its roots in sexual excitation and that its original meaning was sexually stimulating. Sigmund Freud

had its roots in = köklerini almıştır... sexual excitation = cinsel heyecan... sexually stimulating= cinsel açıdan uyarıcı... Adam kafayı takmış bir kere...

Beauty is in the eye of the beholder. -- Aesops Fables

to behold = görmek... Gönül kimi severse, güzel odur... (Anlamca tam karşılık)

*  *  *  *  *

  And see what Anne Frank had to say:  

"Think of all the beauty still left around you and be happy."

Ben kendi adıma (şimdi bize "Avrupa" dersi vermeğe kalkışan) Alman Nazi'lerini -- bu küçük kızın güzel umutlarını ayaklar altına alıp yok ettikleri için hiçbir zaman affetmedim. Küçük kızın bu inanılmaz büyük yürekliliğini, bugün de Almanya gettolarında yitip gitmiş Ayşe'lere adıyorum...

 

 

 
   

 TEST YOURSELF

Give the equivalent English expression for:

*  *  *  *  *

 1.  acıklı bir manzara...

 2.  çaresizlik içinde...

 3.  Gerçekler ortaya çıkacaktır !!

 4.  Kimsenin şüphesi olmasın, kimse bu konuda yanılmasın...

 5.  Avrupa Topluluğu'nun inanırlığı üzerine gölge düşürmek

 6.  anayasa değişikliği...

 7.  artık yeterli değil

 8.  mükemmel bir dengeyi yansıtıyor...

 9.  Almanya'nın belli terrörist köktendinci örgütleri sinesinde barındırdığı bir sır değildir.

 10.  Böylece bir yıldız doğmuştu...

   

 KENDİNİZİ SINAYIN

Önerilebilecek olası İngilizce karşılıklar şunlar olabilir:

*  *  *  *  *

 1.  a sorry sight, a moving sight, a touching sight.

 2.  in desperation...

 3.  The truth will out !!

 4.  Let no one be mistaken... Let there be no misunderstanding that / about...

 5.  to cast a shadow on the European Unions’s credibility

 6.  constitutional amendment...

 7.  is no longer sufficient

 8.  reflects a perfect balance...

 9.  It is no secret that Germany is harbouring certain terrorist fundamentalist organizations.

 10.  Thus, a megastar was born...

 
 
 

 Doğru Kaynak Bizden; Kısa Süreli Ciddi Çalışma Sizden

 PRACTICA ENGLISFOTURKS

 31 Aralık'a Kadar Eski Fiat ve Masal Kitabı Armağanlı

 Başarının Sırları !!

    BİLGİ   

   
 
   

 CLEAN JOKES OF THE WEEK

TOO EXPENSIVE A GIFT

Joe asks his wife, Karen, what she wants for their 40th wedding anniversary.

 

wedding anniversary = evlenme yıldönümü...

"Would you like a new mink coat?" he asks.

"Not really," says Karen.

 

not really = pek değil...

"Well, how about a new Mercedes sports car?" says Joe.

"No," she responds.

"What about a new vacation home in the country?" he suggests.

 

vacation  /vey-key-şın/ veya, /vı-key-şın/ = tatil... DİKKAT: Bu sözcüğü, vocation ile karıştırmayınız: /vou-key-şın/ = meslek, iş, "kişilik veya kaderinin insanı yönelttiği hayat yolu"... "This Center aims at helping our students find their true vocation in life." "After the publication of his first book, he took up full time writing. He had found his true vocation in life."

She again rejects his offer with a "No thanks."

"Well, what would you like for your anniversary?" Joe asks.

"Joe, I'd like a divorce," answers Karen.

"Sorry, I wasn't planning to spend that much," says Joe.

 

divorce = boşanma... I wasn't planning ...etc = Üzgünüm, karıcığım; o kadar çok harcama yapmayı planlamıyordum...

  WOW !!

AIN'T IT A MUSICAL INSTRUMENT?

 

My wife and I were browsing in a crafts store when I noticed a display of country-style musical instruments. After looking over the flutes, dulcimers and recorders, I picked up a shiny, one-stringed instrument I took to be a

mouth harp. I put it to my lips and, much to the amusement of other shoppers, twanged a few notes on it.

 

to browse = gözden geçirmek, şöyle bir göz atmak (genellikle "browsing through a book, the archives, the pages" gibi deyimlerde kullanılır)... crafts store = el sanatları ürünleri satılan dükkan... display = sergileme... dulcimer /dal-sımır/= santur, kanun tipi çalgı... recorder = zurna benzeri, flavta veya çığırtma türü çalgılar... shiny = parlak, parlayan... one-stringed = tek telli... took to be = olduğunu sandım... twang = telli sazlarda tele vurmak, çekip bırakmak...

 

After watching from a distance, my wife came up and whispered in my ear, "I hate to tell you this, honey, but you're trying to play a cheese slicer."

 

came up (veya came up to me) = yanıma yaklaştı... to whisper = fısıldamak... I hate to tell you this, but etc = Sana bunu hiç söylemek istemezdim, ama (söylemek zorundayım ki)... cheese slicer = peynir dilimleyici... to slice /slays/ = dilimlemek...

 

a slice of bread = bir dilim ekmek... (Ama İngilizce'de, bizdeki acındırıcı "bir lokma ekmek" anlamı yok.)

   

 DIRTY JOKE OF THE WEEK

MAN FALLS ASLEEP AT CHURCH

One day Mrs. Jones went to have a talk with the minister at the local church. "Reverend," she said, "I have a problem, my husband keeps falling asleep during your sermons. It's very embarrassing. What should I do?"

 

minister = papaz (farklı mezheplerde farklı adlar alıyorlar... Reverend = veya "Reverend Father" = "Saygıdeğer Peder", hitap tarzı... sermon = vaaz... embarrassing = utandırıcı, mahçup düşürücü...

 

"I have an idea," said the minister. "Take a hatpin with you. I will be able to tell when Mr. Jones is sleeping, and I will motion to you at specific times. When I motion, you give him a good poke in the leg."

 

hatpin = "şapka iğnesi", büyük iğne... at specific times = belli zamanlarda (Burada Bay Jones'un uyuklamağa başlayacağı zamanlar kastediliyor... to motion = işaret vermek... give a good poke = iyice bir batırmak, iğneyi iyice dürtmek...

 

In church the following Sunday, Mr. Jones dozed off. Noticing this, the preacher put his plan to work. "And who made the ultimate sacrifice for you?" he said, nodding to Mrs. Jones.

 

to dose off = uyuklamağa başlamak... the ultimate sacrifice = kendini feda etme, yapılabilecek en büyük özveri... to nod = başıyla onay işareti yapmak... turned = tüye...

 

"Jesus!", Jones cried as his wife poked him the leg with the hatpin.

 

"Yes, you are right, Mr. Jones," said the minister. Soon, Mr.

Jones dosed off again. Again, the minister noticed. "Who is your redeemer?" he asked the congregation, motioning towards Mrs. Jones.

 

redeemer = kurtarıcı... congregation = cemaat...

 

"God!" Mr. Jones cried out as he was stuck again with the hatpin.

 

"Right again," said the minister, smiling. But before long, Mr. Jones was fast asleep again. The minister had now got onto the story of Adam and Eve. He asked, "And what did Eve say to Adam after she bore him his 99th son?". Mrs. Jones bayoneted her husband with the hatpin.

 

before long = çok geçmeden... fast esleep = derin uykuda... after she bore him his 99th son = 99'uncu oğlunu doğurduktan sonra... bayonet /be-yınit/= süngü, kasatura... (= kocasını şapka iğnesiyle "süngüledi"...)

 

The poor man jumped and yelled, "You stick that goddamned thing in me one more time and I'll break it in half and shove it up your ass!"

 

"Amen," replied the congregation.

 

"O Allahın belası şeyi bana bir daha sokuşturursan, ortasından kırıp senin k**ına tıkacağım," diye bağırdı... "Amin" diye yanıt verdi cemaat...

 

  WOW !!

 
 
 

 

 TRUTHFUL CARTOON OF THE WEEK !!

Sizi gidi şaklabanlar sizi... İkinizin de değil işte!

 
 
 
 

 READING FOR FUN 

 BELIEVE IT OR NOT

 İSTER İNAN İSTER İNANMA

 PART - 1

*  *  *  *  *

Crazy Facts You Might Not Have Known

* A raisin dropped in a glass of fresh champagne will bounce up and down continuously from the bottom of the glass to the top.

raisin = kuru üzüm... bounce = Genel anlamı: bir yüzeye çarpıp geri sekmek veya sektirmek. Yakın anlamlar: sıçramak, zıplamak, zıplatmak... bouncer /baun-sır/ (düm-tek düzeninde) = bizim, kulüp vs için "badigard" dediğimiz kişi... drop = Herne kadar sözlüklerde anlamı "düşürmek" olarak gösterilirse de, diğer bir anlamı da, burada olduğu gibi, "bilerek içine atmak, bilerek yere atmak"...

* The 57 on the Heinz ketchup bottle represents the number of varieties of pickle the company once had.

to represent = temsil etmek... pickle = turşu... Heinz keççap şişesi üzerinde niye 57 yazıyo diye merak edenler için...

* Bats always turn left when exiting a cave!!

bat = yarasa... /bæt/ şeklinde,  /æ/ okumağa özen gösteriniz. Alttaki okuma rehberini inceleyiniz. /bet/ derseniz tamamen başka şey anlaşılır... Çıkarılacak ders: Mağaraların size göre sağ girişinden uzak durun...

* Money isn't made out of paper. It's made out of cotton.

cotton = pamuk... Tevekkeli, Çukurova bugünlerde "para basıyo"...

* The Declaration of Independence was written on hemp paper.

The Declaration of Independence = American Bağımsızlık Beyannamesi... hemp = kenevir (cannabis = esrarın da aynı bitkiden çıkarıldığına atıf)...

* Your stomach has to produce a new layer of mucus every two weeks or it will digest itself.

mucus /myu-kıs/ = Burada "mucous membrane", yani "mukoza" kastediliyor... digest itself = kendi kendisini öğütmek ve hazmetmek anlamında...

* A duck's quack doesn't echo. No one knows why.

quack = ördek vaklaması... echo /e-kou/ (düm-tek)= yankı... Ördek vaklamasının yankısı olmaz. Nedenini de kimse bilmiyo. Walla, burda böle yazıyo.

* Every person has a unique eye & tongue print.

unique /yu-ni:k/ (ilkinci hece vurgulu ve uzun) = eşsiz, misilsiz, tek, biricikliği olan... fingerprint (bitişik yazılır) = parmak izi... Herkesin kendine özgü bir göz-izi ve dil-izi vardır... Walla, burda böle yazıyo... "Retina" kontrol olayını biliyoduk ama, "dillettirerek" kontrol olayını ilk defa işitiyorum...

* During the chariot scene in "Ben Hur", a small red car can be seen in the distance

chariot = atlı savaş arabası... Ne olmuş ki, "Yavuz Sultan Selim Ağlıyor" filminde de, Sultanın kolunda Nacar marka saat vardı, Ordu-yu Hümayun da sefere giderken yol kenarında telgraf direkleri sıralıydı...

/çæ-riyıt/ şeklinde, "düm-teke" düzeninde  /æ/ ile okumağa özen gösteriniz. /çeriyıt/ demeyiniz... Yok, biz İngilizce'yi kendi aramızda konuşup anlaşacağız diyosanız, onu bilmem... Lütfen dergi sonundaki TELAFFUZ notlarını ihmal etmeyiniz...

*  *  *  *  *

 AND LAST BUT NOT LEAST

* American Airlines saved $40,000 in 1987 by eliminating one olive from each salad served in First Class.

Çıkarılacak dersler: 1. Bir zeytin tanesinden ne çıkar deyip geçmemeli... 2. Zeytin Amerika'da vazgeçilebilir bir lüks... 3. Evdeki fuzuli yanan ampulleri söndürün; buzdolabının kapağını fuzuli yere açık tutmayın...

 

         

  ANASAYFA   --   TESTLER   --   OKUMA   --   EĞLENCE