Doç. Dr. Yalçın İzbul

PRACTICAL ENGLISH FOR TURKS

A Free Bilingual E-Zine

January 8, 2003

# 0059

 

 

 

 

 Top Breaking News Headlines  Profitability of Companies at Ten-Year Low: Profitability in Britain’s companies has slumped to its lowest level in almost a decade, adding to woes over the country’s economic performance... (The London Times) (profitability = kârlılık... to slump = çökmek, göçmek, olduğu yere yığılmak... woes = acılar, sıkıntılar, şikayetler...)

 

Bush's Bold, and Risky Economic Plan: President Bush opened a second front in his 2004 re-election campaign with an economic plan far bigger and bolder than many expected... (The New York Times) (bold = cesur... to open a second front = ikinci bir cephe açmak... far bigger and bolder than many expected = pekçoklarının beklediğinden (= tahmin ettiğinden) çok daha büyük ve cesurane...)

 

 

 Top National News  IMF to revisit in January, Credit Hangs On Conditions: An International Monetary Fund (IMF) team headed by Turkland desk chief Juha Kahkonen is scheduled to visit Turkland in the second half of January to take up the fourth review which has been pushed back twice so far...  (The Turkish Daily News) (hang on = (burada) bağlı ve bağımlı... conditions = (burada) şartlar, koşullar... headed by = başkanlığında (to be headed by, edilgen fiilinden)... pushed back = ertelenmiş (gazetecilik ağzı)... twice so far = şu ana değin iki kez...)

 

 

 

 
 
 
 CHUNKS OF WISDOM, OR DROPLETS OF BANALITY ? 

 COMMON SENSE

 vs.

 "UNCOMMON SENSE"

PART - 3

I've learned that you'll never be disappointed if you always keep an eye on uncharted territory, where you'll be challenged and growing and having fun. -- Kirstie Alley

you'll never be disappointed = asla hayal kırıklığına uğramayacaksınız... keep an eye on = (burada) fırsatları kollamak; (olağan anlamı: korumak veya korunmak amacıyla gözünü üstünde tutmak, "mukayyet" olmak... uncharted territory = haritalanmamış bölge, keşfedilmemiş topraklar... (Burada) "yeni fırsatlar, el atılmamış alanlar"... you'll be challenged = güçlüklerle, aşılması gereken sorunlarla karşılaşacaksınız ("birileri yada birşeyler size karşı çıkacak, meydan okuyacak" kavramından)...  to grow = (burada mecazi olarak) "büyümek", kişiliği gelişmek, "yetişkin insan" haline gelmek...

If you wait, all that happens is that you get older. -- Larry McMurtry

Yaklaşık çeviri: Beklerseniz, tek kazancınız yaşlanmak olur... all that happens = olup biten tek şey (çünkü "all" = hepsi, bunun dışında başka şey yok, yani "tek" şey demektir: All I want in life is to be free... Hayatta istediğim tek şey (= hayatta bütün istediğim), özgür olmaktır.

Intelligence is like underwear, everyone should have it, but we shouldn't show it off. -- Gene Petret

Zeka, iç çamaşırı gibidir... We shouldn't show it off = Onunla gösteriş yapmamalıyız... Doğrudur, insanları küstürmeden üzerlerinde istediğiz etkiyi uyandırma yollarının en akıllıcası aptala yatmaktır...

It has been my experience that folks who have no vices have very few virtues. -- Abraham Lincoln

virtue /vör-çiyu/= erdem... vice /vays/= ahlak düşkünlüğü (Ancak bu kavramı bizim kültürümüzde açıklamak çok zor. Belki de en yakın kavram "sefahat" ve "sefih" bir hayat sürdürmek. Yada şöyle söyleyelim: "a man with no vices" için biz belki de "melek gibi adam" derdik, ama biliyorsunuz, melekler çok cansıkıcı kimselerdir...

Have no fear of perfection -- you'll never reach it. -- Salvador Dali

Mükemmellikten, kusursuzluktan korkmayın; ona asla ulaşamayacaksınız... I'd second this statement and say: Strive for excellence, not perfection... to second = desteklemek... to strive for = uğraş vermek, uğruna çaba göstermek...

Choose a job you love, and you will never have to work a day in your life.  -- Confucius

İyi de, Konfüçyus Amca "hayatını kazanmak" için ne yaparmış, işte şimdi onu çok merak ettim!!

Treat a man as he is, and he will remain as he is. Treat a man as he could be, and he will become what he should be. -- Ralph Waldo Emerson ne ekersen

the treat = davranmak, muamele etmek... NE EKERSEN ONU BİÇERSİN...

If you want something really important to be done you must not merely satisfy the reason, you must move the heart also. -- Mahatma Gandhi

merely /mi-ırli/= Yalnızca, sadece... satisfy the reason = mantığı inandırmak... move the heart = kalbleri harekete geçirmek...

*  *  *  *  *

  As One Folk Sage Pointed Out  

 Don't expect anything original from an echo.

Bir yankıdan özgün ne bekleyebilirsiniz ki...

 

 

 
   

 

KİTABIMIZIN İKİNCİ "BASKISI"...

Tamamlanmak üzere...

Yeni eklediğim "İlgeçler" (Prepositions) Bölümünden kısa bir örnek...

ABOUT

 1.  = çevresinde, her tarafında, her bir tarafında...

They put a fence about the house.

Take a look about you. What do you see? Çevrene bir bak. Ne (neler) görüyorsun?

Xena said, "Can't you look about you before you start waving that sword of yours?" Çevrene, etrafına bir baksana, şu kılıcını sallamağa başlamadan önce, diye çıkıştı Zena...

 2.  = oraya buraya, şuraya buraya...

We had a walk about the town.

You must look about you before you cross the road.

A lot of youngsters hang about the town center nowadays. (= "takılmak")

"Where have you been all this time?" "Oh, just hanging about town." (Nerelerdeydin bunca zamandır?... Eh, şehirde şurada burada takılıyordum işte...)

 3.  = yaklaşık olarak...

"What time is it?" "It's about eight."

They will come back here about Thursday.

We'll get there at about eight. (ilgeç öbeği)

 4.  = kişiye yakın, yanında, üzerinde veya ilişkin...

Well, your friend has a funny look about him sometimes -- like he knows something that we don't. (Walla, arkadaşının bazen garip bir havası var -- sanki bizim bilmediğimiz birşeyler biliyormuş gibi...)

Sometimes you meet with someone with something about him, something you can neither define nor understand, which "says things" to you... (Bazen birisi ile tanışırsınız: Üstünde tam tanımlayamadfığınız, ama size birşeyler söylüyor, anlatıyormuş gibi gelen bir havası vardır...)

There's something about him that I find rather fishy. (Bana pek güven vermeyen, işin içinde bir iş olduğunu düşündüren bir havası var)

I have no matches about me. (günümüz dilinde fazla kullanılmayan bir işlev) (Biz, "üstümde" deriz...)

   

 

 5.  = hakkında, ilişkin olarak... (Bu, tabii, dili yeni öğrenenlerin de çok iyi bildiği anlamı)

As usual, we were talking about the weather.

What else have you heard about me? (what else = başka ne, başka neler?)

For more information about the seminars, please contact the Faculty Secretary.

 6.  = "to be about + mastar": çok kısa bir süre sonra gerçekleşecek olmak... (Aslında bu kalıpta, ilgeçten çok belirteç olarak değerlendirilmesi gerekirse de, kalıbın öneminden dolayı bir kez daha hatırlatayım dedim)

I'm sorry, I can't talk to you now. I'm about to leave. (= Çıkmak üzereyim)

She was just about to disclose the news when someone grabbed her microphone and...etc. (Tam açıklamak üzereydi ki, birisi elinden mikrofonu kapıp...vb. vb.)

 

AGAINST

 1.  = karşı (ve karşı çıkarak)...

I am against the proposed project.

Why are you so much against him?

She acted against her family's wishes.

This is a race against time. (= zamana karşı yarış)

It's against the law.

 2.  = karşı (hatta o yönden, ama birlikte bir kontrast oluşturarak) (bazen "over against" şeklinde kullanılır...)

The trees looked lovely against the summer sky.

I saw some horsemen approaching over against the setting sun.

 3.  = çarparak veya dokunum halinde...

Raindrops beat against my windowpanes with great force. (Yağmur damlaları camlarıma hızla çarpıyordu; beat, beat, beaten: 2. hali)

He leaned against the door. (Kapıya yaslandı / yaslanmış duruyordu)

 4.  = beklenti ve hazırlanma...

I've saved a little money against a rainy day. (Kötü günlere karşı biraz para biriktirmiş bulunuyorum)

This will protect your investment against all eventualities. (= her türlü olasılığa karşı)

 
 
 

 Doğru Kaynak Bizden; Kısa Süreli Ciddi Çalışma Sizden

 PRACTICA ENGLISFOTURKS

 31 Ocak'a Kadar Eski Fiat ve Masal Kitabı Armağanlı

 Başarının Sırları !!

    BİLGİ   

   
 
 
 

 

 The Day Noah Received His Water Bill

Nuh Peygamber'in Su Faturasını Aldığı Gün

from, the London Times

 
 
   

 

 CLEAN JOKE OF THE WEEK

 

 

SCHOOL FRIENDS

While waiting for my first appointment in the reception room of a new dentist, I noticed his certificate, which bore his full name.

which bore his full name = adını soyadını taşıyan ("ki, adını soyadını taşıyordu): Kaynak dilde "simple tense"te olan bir tümceyi, hedef dile gerekiyorsa "continuous tense" ile çevirmenizde sakınca olmaz. Biliyorsunuz, çeviride en iyi sonuç, hedef dilin gerekirliklerini yerine getirerek elde edilir...

to bear = Bu önemli fiil en aşağıda açıklanıyor...

Suddenly, I remembered that a tall, handsome boy with the same name had been in my high school class some 40 years ago. Upon seeing him, however, I quickly discarded any such thought. This balding, gray-haired man with the deeply lined face was too old to have been my classmate.

upon seeing him in person = (on seeing him) kendisini şahsen görmem üzerine, görünce... to discard = çöpe atmak, kullanımdan çıkarmak (burada mecazi)... balding = saçları dökülmekte, yarı dazlak ("bald" laşmakta olan, kavramından)... gray = veya, grey = gri... deeply lined= derin çizgiler olan... classmate = sınıf arkadaşı...

After he had examined my teeth, I asked him if he had attended the local high school.

"Yes," he replied.

"When did you graduate?" I asked.

He answered, "In 1962."

"Why, you were in my class!" I exclaimed. He looked at me closely and then asked, "What did you teach?"

What did you teach? = Ne öğretmeniydiniz?...

 

 

 "TO BEAR" Fiili...

to bear, bore, borne = Bu fiilin anlamı: taşımak (ve bu genel kavramdan oluşturulan çeşitli nüanslar: ağırlığını çekmek, tahammül etmek, vb): a monorail system which bears the weight on a central rail... Atlas bore the weight of the world on his shoulders... Oh, I can't bear that fellow! (O adama tahammül edemiyorum...

to bear, bore, born = (Okunuşları aynı) çocuk doğurmak /Tabii, yine çocuğu taşımak kavramından)... İşte o nedenle, "doğdum, doğmuşum" un karşılığı "I was born..." = Yani, İngilizce'de edilgen kullanımla, "doğuruldum, doğurulmuşum" şeklinde ifade ediliyor...

*  *  *  *  *

 

 

 

 DIRTY JOKE OF THE WEEK

 

 

DOGS AND UNDERDOGS

Four men in a pub were discussing how smart their dogs were.

underdog = ezilen... smart = 1. zeki (özellikle çocuklar için kullanılır... 2. iyi giyimli (genelde erkekler için, ama kadınlar için de işitilebiliyor)...

The first was an engineer who said his dog knew a lot about geometry... His dog was named T-Square and he told him to get some paper and draw a square, a circle and a triangle, which the dog did with no great sweat.

with no great sweat = kolaylıkla... ("hiç terlemeden" kavramından)

The accountant said he thought his dog was better. His dog was named Slide Rule. He told him to fetch a dozen cookies, bring them back and divide them into piles of three, which he did with no problem.

accountant = muhasebeci... slide rule = sürmeli hesap cetveli... cookies = kurabiye, vb türü şeyler... divide them into piles of three = üçerlik yığınlara bölmek...

The chemist said theirs weren't too bad, was but he felt his dog was better. He told his dog, named Formula, to get half a litre of milk, and pour five decilitres into ten glasses each. The dog did this with no problem.

All three men agreed this was very good and all three dogs were equally smart. They all turned to the fourth man who was an unskilled worker (but a union member) and said "What can your dog do?" The man turned to his dog whose name was Coffee Break and said, "Show the fellows what you can do."

unskilled worker = vasıfsız işçi... union member = sendika üyesi

Coffee Break went over and ate the cookies, and drank the milk, shit on the paper, screwed the other three dogs and claimed he injured his back in doing so, filed a grievance for unsafe working conditions, applied for workman's compensation and left for home on sick leave.

to shit = kakasını yapmak... to screw = "becermek"... to claim = iddia etmek, öne sürmek... in doing so = böyle yapmakla, öyle yaparken...  filled a grievance = şikayet dilekçesi doldurdu... workman's compensation = işçi tazminatı... on sick leave = hastalık izninde...

Bu öyküyü "kahraman ve ezilen işçi" mitolojisini fazla ciddiye alan arkadaşlara adıyorum... izbul

 
 
 
 

 READING FOR FUN 

 BELIEVE IT OR NOT

 İSTER İNAN İSTER İNANMA

 PART - 5

*  *  *  *  *

Crazy Facts You Might Not Have Known

* The first product Motorola started to develop was a record player for automobiles. At that time, the most known player on the market was Victrola, so they called themselves Motorola.

THAT'S NOT quite true, of course. In point of fact, the name comes from the Turkish expression "Motor ola" (= Let it be a Motor)... just as "Niagara" is a bastardized form of NE YAYGARA !!  (bastardized = ayağa düşürülmüş, bozulmuş, "piçleştirilmiş" -- bu sözcük İngilizce'de bizdeki ölçüde ayıp değil, ama tabii "bastard" sözcüğü küfüre girer.)

* In Gulliver's Travels, Jonathan Swift described the two moons of Mars, Phobos and Deimos, giving their exact size and speeds of rotation. He did this more than 100 years before either moon was discovered.

 Amazing, isn't it?? Was it just a coincidence, or another case of inside trading?   incidence /in-sidıns/ = olay... coincidence = rastlantı ("birlikte oluşum" kavramından)... inside trading = "içerden" bilgi alarak pozisyon tutmak (Normalde, borsa, tahvil, döviz ve benzeri alım satım kararları bağlamında kullanılır...)

* Celery has negative calories. It takes more calories to eat a piece of celery than the celery has in it to begin with.

celery /se-lıri/ = sap kereviz (kereviz = celery root)... Ergo, eat more celeries..  ERGO, "öyleyse, o halde, dolayısıyla" anlamlarına gelen bir Latince sözcük olup, İngilizce'de de kullanılmaktadır. En yaygın ve MANTIKLI kullanımı ise, kuşkusuz, ERGO BIBAMUS,  ÖYLEYSE İÇELİM 'dir...

* Chewing gum while peeling onions will keep you from crying.

to peel onions /piıl-an-yınz/ = soğan soymak... to peel potatoes = patates soymak... California guys all can't peel their eyes / From that girl from New York City... (Beach Boys'dan şarkı sözü...)

* The glue on Israeli postage is certified kosher.

kosher = Yahudilik din kurallarına uygun yiyecek veya bu tür yiyeceklerin satıldığı dükkan...

* Charlie Chaplin once won third prize in a Charlie Chaplin look-alike contest.

look-alike contest = "benzerlik" yarışması...  Geçen sayılarımızdan birisindeki, Cindy Crawford'un, "Sabah yataktan kalktığımda ben bile Cindy Crawford'a benzemiyorum," incisini hatırlıyor musunuz?? Tevekkeli atalarımız, müstakbel gelini önce hamamda teftiş ettirirlermiş!!

*  *  *  *  *

 AND LAST BUT NOT LEAST

* The Republic of Turkey once used to be one of the seven countries upon the earth that could feed its populace without outside help (as was repeatedly announced by Kenan Evren at the time)... It is now, alongside the Russian Federation, one of the two countries that feeds its rich most by stealing from its impoverished masses.

 Türkiye Cumhuriyeti bir zamanlar (Kenan Evren'in o zamanlar sık sık duyurduğu gibi) dünyada kendi halkını besleyebilen yedi ülkeden biriydi. Şimdi, Rusya Federasyonu ile birlikte, fakir düşmüş kitlelerinden en çok çalıp zenginlere yediren iki ülkeden biri !!

 

         

  ANASAYFA   --   TESTLER   --   OKUMA   --   EĞLENCE