|
"Must" yardımcı fiili ile ifade edilen iki farklı grup anlam sözkonusudur:
ÖRNEKLER:
Olağan durumda, bir sıfat-cümlecik belli bir ad (noun) ile bağlantılıdır, onu niteler. Burada gördüğümüz tipte bir sıfat-cümlecik ise, belli bir adı değil, kendisinden önceki belirtmenin veya cümlenin tamamını ilgilendirmekte, ona ilişkin bir niteleme yapmaktadır. Bu tür sıfat-cümlecikler yazıda bir virgülle asıl cümlenin arkasına eklenir. Bağlaç olarak yalnızca "which" kabul ederler. Türkçe'ye çoğu zaman en iyi çeviri: ".... ki bu da..." şeklinde bir ekleme cümlecik ile olur:
Bağlaç sorularında en yararlı yaklaşım anlam üzerinden gitmektir. Fakat, noktalama kurallarının önemi de unutulmamalıdır. Nitekim burada, yalnızca "a" şıkkını anlamca eleyebiliriz. "Nevertheless" ve "however" kavram olarak doğrudur, fakat noktalamadan kaybediyorlar. "Though" ise virgülle ayrılarak veya ayrılmadan da kullanılabilir. "e" şıkkı gramerden kaydeder. Cümlecik alabilmesi için yapının "in spite of the fact" şeklinde olması gerekirdi; tek başına "in spite of" isim alır, cümlecik alamaz.
1. Kısaltılmış zarf cümleleri, biliyorsunuz, birer yan-cümlecik niteliğindedir. Genel yanılgının aksine, bu yan-cümlecik öznesinin, bağlı olduğu ana-cümlecik öznesi ile aynı olması koşulu yoktur. 2. Fakat aynı olmadığı durumlarda, belli sözdizim (sentaks) kurallarına dikkat edilmezse, "dangling participles" ile tanımladığımız düşük cümleler ortaya çıkar.
3. "a" ve "e" şıkları işte bu dertten muzdariptir. Yan-cümleciğin kendi
öznesi belirtilmediği için, ana-cümleciğin öznesini niteler duruma
düşmüşlerdir: Bu durumda "promising" ve "looking like" participle'ları
virgülden sonra gelen "I" sözcüğüne bağlanmaktadır. Yani, anlam
saçmalaşmaktadır.
4. Gelelim doğru şık olan "d" cümlesine. Kısaltılmamış haliyle zarf cümleciği (yan-cümlecik) ve ardından gelen ana-cümlecik şöyle olurdu:
Tabiatıyla, kısaltma (reduction) işlemi yapılırken "was" ve "were" sözcükleri "to be" fiilinin present participle biçimi olan "being" sözcüğüne dönüştüler. * * * * * Participles (sıfat-fiil, zarf-fiil) konusunu ve bununla sımsıkı bağlaşık sıfat ve zarf cümleciklerin kısaltılması konusunu çözmeden -- olabilecek en kuvvetli sözlerle ifade edeyim -- ileri İngilizce için hiç umuda kapılmayınız. Lütfen aşağıdaki bağlantıyı TIKLAYINIZ. http://www.ingilizce-ders.com/bilim-arastirma/participles/anasayfa.htm
Koşul kipi TİP III. Geçmişe dönük bir söz. Oluşmuş bulunan kargaşanın öncesine ilişkin bir ifadedir. "Had" ve "hadn't" arasındaki gramatik denkliği ise mantığa başvurarak çözüyoruz:
had better + bare infinitive (yani, "to"suz mastar) "Had better" (ve "would rather") tıpkı "may, can, must, etc" gibi davranırlar. Başka bir deyişle, onları da birer yardımcı fiil olarak değerlendiriniz:
Doğru cümleniz: "Down fell a few drops of rain and ...etc." Kök cümlesi (the root sentence) şöyledir: "A few drops of rain fell down." Yer/yön zarfını başa çekince, fiilimizi de öznenin soluna aldık ve devrik cümle yaptık. Diğer cümlelerin doğru versiyonları ise şöyle olur:
"Eh, öyle olsa gerek. Eh, öyle yapman gerekir. Eh, öyle olması lâzım." şeklinde çevirebileceğimiz bir ifade kalıbı: "So I (you/he/we/they) should."
Sözün bağlamına bakılarak ve anlamdan giderek yanıtlanacak bir soru örneğidir: No, you needn't (do so). = "Hayır, (öyle yapmanız) gerekmiyor." = "Hayır, şart değil, efendim. Hangi döviz cinsinden ödemeyi arzu ederseniz, ödemeyi o şekilde yapabilirsiniz."
"Subjunctive" yapılara ilişkin, pratiğe dönük, bir-iki düşünceme vesile olsun diye sunduğum düpedüzcük bir sorudur. Yanıt: I'd rather you didn't do it now. = Bunu şimdi yapmamanızı tercih ederim. Lütfen bunu şimdi yapmayınız. Açıklaması: Haber Kipi'nde kaç tense biliyoruz? = 12. Peki, Koşul Kipi'nde kaç "tense" biliyoruz? = 3 -- Sayalım: Tip I (gelecek zaman), Tip II (şimdiki zaman + geniş zaman), Tip III (tüm geçmiş zamanlar). # Peki, buradaki kipimiz nedir? = The Subjunctive Mood. Bu kipte kaç "tense" var? = 2 1. Şimdiki zaman, geniş zaman, gelecek zamana dönük dilekler, istekler, vb için: "were... did... went..." örnekleri.
2. Geçmişe dönük hayıflanmalarımız vb için ise, "had been, had done, hadn't been, hadn't done" kalıpları devreye girer.
Kısacası: I'd rather you didn't do it now. = Bunu şimdi yapmamanızı tercih ederim. Lütfen bunu şimdi yapmayınız. * * * * * Bu soruda her iki şıkkın da doğru olduğunu savlayan kimseler çıkabilir. İrdeleyelim. Çok özel bir durumda, örneğin, karşımdaki kişi duruma ilişkin bir açıklama yaptıktan sonra daha önceki görüşümü değiştirmişsem, uygun bir tonlama ile şöyle diyebilirim:
Ama dikkat buyurunuz: "now" kavramını başa çekmek zorunda kaldık. "I'd rather you hadn't done it -- now." şeklinde bir tonlamayı ise, valla tonlamanın ustası Sir Lawrence Olivier mezarından kalkıp gelse başaramaz kanaatindeyim.
Mastar (the infinitive) yapılarıyla cümle içinde karşılaştığınızda, bunun "amaç" belirten bir ifade olma olasılığı herzaman yüksektir.
* * * * * "Amaç" belirten mastar yapılarını kullanım sıklığı sırasına göre aşağıda sıralıyorum. Olumlu / olumsuz yapılar:
Bu üç kalıp arasında anlam açısından belirgin bir fark görmüyorum. En kısa ve kestirmeden ifade olduğu için ilkinin kullanılması en yaygınıdır. Ancak, değişik cümlelerde, birisi yerine diğeri tercih edilerek "edalı" anlatımlar sağlanabilir. Veya cümlenin ses akışı veya ritim duygumuz birisi lehine bir tercih nedeni oluşturabilir.
Koşul kipinde kullanılan devrik yapılardan bir Tip III örneği:
"Now" ve "by now" farkına dikkat edilmelidir. By now = şimdiye değin... Yani, geçmişte... Burada, eldeki durumun öncesinden, evveliyatından sözedilmektedir; dolayısıyla TİP III geçerlidir. Zamanla ilgili ifadelerde "by" sözcüğünün "--den önce" (= before) anlamına geldiğine mutlaka dikkat edilmelidir:
Yeri gelmişken, "by then" ifadesini (= o zamandan önce) gerek past gerek future için kullanabileceğinizi de not ediniz:
"Urge" fiili kendisinden sonra mastar (= infinitive) kullanılmasını gerektirir: urge smb to do sth... Anlamdan dolayı burada olumsuz mastar (= negative infinitive) kullanıyoruz..
Kararlar birileri tarafından alınmak zorundadır. Kararlar kendi kendilerini "alamazlar". Edilgen yapı kullanmak durumundayız. "Past progressive (= continuous) passive" dönüşümü, öğrencilerin biraz zorlandığı bir yapıdır. Acaba az karşılaşıldığı için mi? Çünkü aslında oldukça kolay anlaşılır bir dönüşümdür. Belki de öğrencilere, "To be" fiilinin edilgen çatıdaki iki continuous formu (present continuous, past continuous) yeterince tanıtılmıyor:
Soruda, bu "zorcana" yapıyı bir lâf kalabalığına sararak gözlerden iyice saklamayı amaçladım. Çevirisini de yapalım:: "Herzamanki âdetleri olduğu üzere, bu Allah'ın belâsı çıkarcı çokuluslu şirketler, uluslararası para piyasasının yeniden yapılandırılması için on yıl önce bu kararlar alınırken, ilerde doğabilecek olası etkilerini hiç kaale almamış, bildiklerini okumuşlardı."
"That" doğru yanıttır: Aristotle is known to have announced his belief many times to the effect that, "That man is a political animal is pretty obvious." Peki ama neden?! Açıklayalım: Çünkü, İngilizcede "that" sözcüğü ile başlatılan iki farklı tür yan-cümlecik (subordinate clause) sözkonusudur: 1. Tanımlayıcı/kısıtlayıcı sıfat-cümlecik (defining or restrictive relative clause). Örnek:
2. İsim-cümlecik (noun clause). Örnekler:
Bu ikinci tür örneklerde, "that" ile başlayan isim-cümlecikler "nesne" işlevini karşılıyor. ["Nesne" tanımını burada, direct object veya complement, hepsini kapsayacak şekilde yuvarlıyorum.] Ne var ki, daha az yaygın olan bir başka kullanım örneğinde, bu tür isim-cümlecikler, özne (subject) işlevi ile de kullanılabilir: Örnekler:
Görüyorsunuz, isim-cümlecik yukardaki cümlelerde özne işlevi ile kullanılıyor. Sonuçta, verdiğimiz kökcümle doğru ve yakışıklı bir cümledir. Anlamı ise:
* * * * * Bu arada, bir de tonlamaya ilişkin bir not: Tabii ki, burada "That man ... etc" kısmını "bu adam, şu adam" anlamına gelen "this man, that man" deki gibi tonlamayacaksınız. Burada "that" sözcüğünü hayli bastırarak ve hayli tumturaklı, hatta "ukalâca" bir tavırla söyledikten sonra, bir an duraklayıp ardından isim-cümleciğin geri kalan kısmını patlatacaksınız! Unutmayınız, hitabet ve belâgat sanatından bir örnek veriyorsunuz...
all he is good at (is) ==> the only thing he's good at (is); tekil kavramlardır. "All" sözcüğü burada tekildir; çünkü anlamı "tek şey, hepsi hepsi bundan ibaret" demektir. Aradığımız ve sonunda "is" ile karşıladığımız fiilin öznesidir. Şu örneklere dikkat ediniz:
Cümlemizin çevirisini de yapalım:
Kalıp şöyledir: "to be supposed + infinitive". Çeşitli anlamlarda kullanılabilir: Genel anlamı: Bir şeyi yapacağı kendisinden beklenilmek / varsayılmak / farzolunmak veya bu yönde kendisine bir talimat verilmiş olmak...
O kişiye tarafımızca veya bir başka tarafça bu yönde bir talimat verilip verilmemiş olması, veya kişinin kendisinin söz vermiş olması gibi hertürlü durumda geçerlidir. Önemli olan kavram: "Öyle olacağını sanıyordum..." Peki, "to be coming" bir mastar mıdır? Tabii ki bir mastardır: present progressive infinitive = geliyor olmak, gelmekte olmak.
"Ola ki / aman olmasın" anlam sınıfında zarf cümlecikleri oluşturmakta kullanılan "lest" bağlacına dikkat ediniz. İyi İngilizce bildiği varsayılan çoğu kimsenin bu bağlacı farketmediklerini, hatta "least" sözcüğü ile karıştırdıklarını görüyoruz. "Lest" ise, "should" (ya da, herbirisi kendi anlam katkısını getirmek üzere, could / would / might) yardımcı fiili ile birlikte kullanılır. Dolayısıyla bu yapı, present / future / past cümlelerde değişikliğe uğramaz, aynı kalır. Ancak daha da ilginci, yardımcı fiil cümleden tümüyle çıkarılabilir, ki bu durumda geride ne kalıyorsa o kalacaktır (yani, fiilin yalın hali kalacaktır). İşte size İngilizce'nin yabancılar için en çok kafa karıştırıcı yönlerinden birisi... (Pekçok yapıda daha rastlanan bir uygulamadır.) Örnekleri İnceleyiniz:
* * * * * Öte yandan itiraf etmek gerekir ki, klasik gramer anlayışı ile "lest" bağlacının daima yalın mastar alacağını savunmak, günümüz kullanımlarına ters düşmektedir. Aşağıdaki tür tümceler, çağdaş İngilizce'de pekala geçerli örneklerdir:
"C" şıkkı doğrudur, çünkü buradaki durum sıfat-cümleciğini nitelediği isimden virgülle ayırmayı gerektiriyor. Sözü edilen otobüs "this bus" nitelemesiyle esasen tanımlanmıştır. Sıfat-cümlecik burada fazladan, ek bir bilgi vermektedir. Dolayısıyla, aşağıda anlatacağım şekilde, burada "virgüllü" kullanım gereği doğmuştur. Sıfat cümleciğinin iki virgül içine alınması/alınmaması (konuşmada ise bunu yansıtan bir tonlama yapılması) nasıl bir fark doğurur? Sıfat-cümleciğinin iki virgül içine alınıvermesinden ne çıkar? Yada, alınması gerekirken, bu işlemin ihmale uğramasından? Tanımlayıcı/kısıtlayıcı/ayrımlaştırıcı olan/olmayan sıfat-cümlecikler (restrictive / non-restrictive adjective clauses veya defining / non-defining adjective clauses) konusuna âşina değilseniz, bu eksiğinizi bir an önce gidermenizi sımsıcak öneririm. Kısaca söyleyelim: Virgülsüz sıfat-cümleciklerinin temel bir tanımlayıcı rolü vardır. Niteledikleri kişiyi veya varlığı, benzerlerinden ayırt ederler. Bu tür cümlecikleri, cümleden çekip çıkartamazsınız; anlam eksik kalır veya saçmalaşır. Virgüllü olanlarda ise, sözü edilen kişi veya varlığı esasen tanıyoruz; ayrıca tanımlanmalarına gerek yoktur. Fazladan, ek bir bilgi verilmektedir. Bu tür cümlecikleri, cümleden çekip çıkartabilirsiniz. Konunun vehametine işaret etmek için örnekleyelim: VİRGÜLLÜ:
Türkçe'de, "ki-cümleciği" yerine, "Salzburg'da doğmuş olan Mozart, Viyana'da ölmüştür." formu olanaklıdır ve yaygındır. Fakat bir yanlış anlaşılma olmamasını uygun tonlama ile sağladığımızı bilirsiniz. İngilizce ise durumu tamamen tonlama kurtarıyor. Virgüllü yazım, bu tonlamanın yazıya olan yansımasıdır. Tekrarlayalım: Virgüllü olması ne kazandırıyor? Burada, sevgili Mozart'ın ayrıca tanımlanmasına gerek yok. Çünkü onu zaten herkes tanıyor. Fazladan, ek bir bilgi veriyoruz. Dolayısıyla da bu ek bilgiyi "antirparantez" sunuyoruz. İngilizce'de iki virgül eşittir bir parantez. [Tabiatıyla, eğer sıfat-cümlecik cümle sonunda yer alıyorsa, ikinci virgül noktaya dönüşecektir.] VİRGÜLSÜZ:
Burada, tanımlayıcı/kısıtlayıcı/ayrımlaştırıcı (restrictive) bir sıfat-cümlecik kullanarak, bu Mozart'ı öteki Mozart'lardan ayıran bir söz söylemiş oluyoruz. Yani, saçmalıyoruz. * * * * * Verdiğim soruya ilişkin bir açıklama daha yapmam gerekecektir. Bu yalnızca, önemli bir yapı ve noktalama kuralına dikkat çekmek için oluşturduğum yapay bir cümledir. Gerçek hayatta, bir otobüs terminalinde böylesi kitap gibi cümleler işitmek şansınız oldukça zayıftır. Buradaki tumturaklı cümleyi, normal konuşmada en az iki cümleye böleriz. * * * * * Lâf lâfı açacak: Aranızda, "Gramere, noktalamaya filan boşverin; önemli olan çataçuta konuşmaya girişmektir," diye düşünenler varsa, o kafayı değiştiriniz derim. İş sahanız, bizim İzmir'deki NATO karargâhı önünde ayakkabı boyacılığı veya turistlere ciklet satmakla sınırlı kalacak demektir. Tabii ki, öte yandan da, sırf gramerle yetinir, konuşma becerilerine eğilmezseniz, sonunuz, çatır çatır literatür okuyan, ama uluslararası kongrelerde dut yemiş bülbül gibi oturan profesörler arasında yerinizi almak olur.
First, a brief note for our native-speaker friends. What might have been the best construction here? Surely, "should stay away". But, since I deliberately excluded that one, the best possible answer here would depend on whether one looks at it from the stern grammarian's point of view or from that of the colloqualist. In an exam, the subjunctive "stay" would be the expected answer. But in everyday speech "anything goes": Common usage, it seems to me, settles for "stays" by far the more frequently, or for "stayed" in that the doctor said it at a point in the past and the injunction has expired. * * * * * En yerinde ve tartışmasız kullanım ne olurdu? Kuşkusuz, "should stay away". Fakat o yapıyı, maksatlı olarak, şıklara yerleştirmediğime göre burada gerçek bir problematikle karşı karşıyayız. Sorunun yanıtı, ödünsüz gramerci için farklı, sokaktaki adamın konuştuğu dilden yana olanlar için yine farklı olacaktır. Sınav İngilizcesi'nde beklenen ve bilgisayara doğru şık olarak yüklenen yapı subjunctive "stay" olacaktır. (2010 itibarıyla söylüyorum.) Yaygın kullanım ise çoğunlukla "stays" şeklindedir. Veya, "o durum artık geçmişte kaldı" anlamına birşeyler söylüyorsak, "stayed". * * * * *
Hangisi mi doğru? Yaaaa, "doğru" dediğiniz nedir ki? Akılların yolu
birmiş, diyorlar! * * * * * "Stayed" seçeneğinin daha çok Amerikan İngilizcesi'nde yaygın olduğunu söyleyenler çıkabilir. Farklı bir görüş belirtmek isterim. Şöyle ki, durum gerçekten öyle olabilir; fakat istatistiksel bir çalışma yapılmadıkça bu tür saptamalardan uzak durmayı tercih ediyorum. Şöyle bir tehlikesi var: Hani "Çin işi Japon işi" hesabı, pek alışkın olmadığımız bir yapıyla karşılaşınca, "Amerikan kullanımı olsa gerek" çıkarsaması kimi zaman, hatta çoğunlukla tutsa bile, yeterince garantili değil. Aslında, "stayed" için görüşümü başta yaptığım İngilizce açıklamada belirtmiştim. Şöyle ki, "Stay, stays" ile anlam şöyle olur: Geçen gün arkadaşım mide ağrısı sorunlarıyla doktora gitmiş/gitmişti/gitti; doktor ona bir süre alkolden uzak durmasını söylemiş/söylemişti/söyledi. "Stayed" ile anlam şöyle olur: Geçen gün arkadaşım mide ağrısı sorunlarıyla doktora gitmiş/gitmişti/gitti; doktor ona bir süre alkolden uzak durmasını söylemiş/söylemişti/söyledi. AMA DİNLEMİYOR Kİ KERATA! * * * * * Hadi, sevgili doktorlara da sataşarak bitirelim: Dertlere asıl derman olacak doktor, "Az içiyorsun; daha fazla içmelisin," diyecek doktordur.
ANASAYFA TESTLER OKUMA EĞLENCE
|