
List # 05 -- April 22nd, 2007

dastard
/DÆS-tıd/ = "sinsi, aşşağılık, bencil, korkak herif"...
Sıfat durumu:
dastardly... Çok eskilerde, "gerzek" anlamına
kullanılırmış; günümüzde, burada verdiğim anlamda yaygın. Tahmin edebileceğiniz gibi, popüler olmasının
nedeni, her ortamda kullanamayacağınız bastard
/BA:S-tıd/
["piç"] sözcüğü
ile anlam yakınlığı ve uyaklı olması nedeniyle onun yerine
kullanılabilmesi.
Everyone in the neighbourhood knew him to be the dastard, the liar
and the petty thief that he was.
[petty
thief
/PÖ-ti-TSİ:F/
= ufak tefek şeyler aşıran hırsız] --
[Cümleyi, "....... to be a dastard, a liar and a petty thief,"
şeklinde kursaydım, sözün gelişine göre iki farklı anlam
aktarabilirdi: 1. Gerçekten öyleydi; 2. Herkes öyle sanıyordu, ama
aslında öyle değildi... Burada verdiğim anlatım tarzı ise, yoruma
yer vermeyecek ölçüde kesinlik sağlıyor.]
This was a brutal and dastardly attack on the Talafer Turkomen.
= Alçakça bir saldırı...
dendrochronology /DEN-dırıkı-N@-lıci/ = Bir
dendrochronologist olduğunuzu, dendrochronological
çalışmalar yaptığınızı anneniz duyarsa üzülür mü? Hayır;
tersine sizinle gurur duyması gerekir; ama ülkemizde aç kalacağınız
da kesindir.
Gayet saygın
bir bilim alanı: Ağaç gövdelerinin yatay kesitindeki yaş halkalarını
inceleyerek o coğrafi bölgedeki iklim ve ekolojik değişmeler
tarihini belirleme çalışmaları... Fakat, bu haftasonu mangal yapıyorsanız,
dendrokronolocist dostlarınızı çağırmamanızı tavsiye ederim:
Mangalda bölgenin tarih verilerini yaktığınızı savunup
somurtacaklardır...
Recent dendrochronological studies show that .......... .
Preliminary results from dendrochronological studies on the
Kızılırmak basin suggest that .......... .
The Department of Dendrochronology and Environmental History at the
University of .......... .
discombobulate
/diskım-B@-bı-LEYT/ = şaşırtmak ve kafasını karıştırmak
-- discombobulator, discombobulation, discombobulative,
discombobulable, discombobulational -- Dilinizi döndürmeyi
başarabilirseniz ilginç mizahi sözler oluşturabilirsiniz; fakat
özellikle yazı dilinde, mazohist değilseniz, şu eşanlamlı sözcükleri
tercih ediniz: befuddle, perplex, confuse, discomfit, throw
into confusion, disconcert
I'm walking
through a haze this morning in a truly discombobulated state.
[Kafam bulanık, dağıtmış vaziyetteyim bu sabah.]
I feel totally discombobulated about what day it is and what I'm
supposed to be doing.
[Günlerden ne
bugün? Ben ne yapacaktım bugün yav? Öf, kafam karmakarışık!]
doppleganger /D@-pıl-GÆNG-gı/ veya /D@-pıl-GÆNG-gı/
= bir kimsenin
tıpatıp benzeri, "ikizi"...
Bunu fiziki
anlamdan çok "ruh ikizi" veya "bir kimsenin yaşayan hayaleti" gibi
biraz "ecinnilerin karıştığı" bir benzerlik olarak düşününüz.
İçimizdeki "kötü adamın" etlenip butlanıp cismen karşımıza çıktığını
düşününüz: Zıt ve düşman bir ben... Karışık işler, vesselam... Edebi
metinlerde Almanca'dan gelen "umlaut" ile birlikte yazılır:
doppelgänger
A fortuneteller told him that he would meet his doppelganger
sometime in the near future and he would die shortly afterwards.
She's my true love and
my true doppelganger. We always know each other's emotions and
minds.
[Gerçek aşk!!]
MURAT: Ayşe, I know you and Fatma are doppelgangers, but
couldn't we go out just the two of us alone once in a while?!
[Kırk yılda
bir de arada ikimiz yalnız çıkalım, yaaa... Alay ve
şikayet]
She is convinced that she is being shadowed by her doppelganger --
her ghostly double -- who plans to steal her husband from her.
[be
shadowed by = gölgesi imiş gibi tarafından takip edilmek
-- I think I
should refer this case to Dr. Dümen... Sanıyorum bu vak'ayı Dr.
Haydar Dümen'e refere etsem iyi olacak!]
dyspeptic /dis-PEP-tik/
= 1. (sıfat) hazımsızlık çeken, sindirim bozukluğu olan (suffering
from indigestion / dyspepsia); 2. (isim) hazımsızlık (dyspepsia)
hastası; 3. sanki hazımsızlık çekiyormuşçasına suratsız, asık
suratlı, herşeye homurdanan...
Grekçe "dys-" (kötü, yanlış) ve "pepsis" (sindirim) köklerinden.
Our
most recent study involved 289 dyspeptic patients with or without
peptic ulcer.
I don't understand why he is considered a great character star. To
me, he just looks dyspeptic.
= Yahu, bu
adamın nesini büyük karakter yıldızı sayıyorlar anlamıyorum. Bana
yalnızca dispeptik suratlı görünüyor!
The
elderly peasant muttered dyspeptically, "They're not going to get
any votes from this village!"
[peasant /PE-zınt/
= köylü... [to
mutter = mırıldanmak, kendi kendine homurdanmak]
elixir /i-LİK-sı/ = âb-ı hayat, yani aqua vitae,
her derde deva (sıvı) madde...
[Bu sözcüğün
nesi mi ilginç? Tarihçesi... Arapça "al iksir" den Latince'ye,
Fransızca'ya ve İngilizce'ye seyahat etmiş... Ama evveliyatı da var.
Araplar da Grekler'den almışlar: xerion = yaraları
kurutan toz... Grekçe kökü, "kuru" anlamına gelen xeros...
Tanıdınız mı sözcüğü? Xeros, yani ilk "kuru kopyalama"
makinesini yapan şirket!!
The aging king sought immortality by ordering his wizards to prepare
an elixir to that end.
[wizard
= büyücü (erkek "sihir ve keramet" sahibi anlamında; fakat "kadın
büyücü" için kullanılan "witch" veya "sorceress" sözcüklerindeki
gibi olumsuz bir yargı içermiyor...
to that end = o
amaçla]
There is no elixir for a failing economy; we just have to live
through this difficult period and hope for the best.
[Mecazi kullanım]
They came just before
dawn, as in grief I did plead;
I drank life's elixir and watched darkness recede.
They turned me ecstatic in the brightness of soul,
Gave me wine from cup of the awakening seed.
[Hâfız'ı Şirazî'nin bir gazelinden ilk iki beyit]
fanfaronade /FÆN-færı-NEYD/
= yüksek sesle, bağıra çağıra coşkulu övünme... Kendini bu şekilde
öven kimselere de fanfaron /FÆN-færın/ denir.
fanfare /FÆN-fee/ = 1. boru/trompet türü
nefesli çalgılarla çalınan kısa ve canlı giriş/açılış müziği; 2.
abartılı gösteri (= ostentation, showiness) İlk anlamı ile eşanlamlı
kullanılabilen tantara /tın-TEİY-rı/ sözcüğünün kökeni
olan Latince taratantara (= coşkulu savaş borusu sesi)
sanırım bizdeki argo tantana sözcüğünün de atası olsa
gerek.
The king's arrival was announced with a great fanfare
(=flourish) of trumpets.
Mustafa is really such a nice fellow (= guy) at heart, but I wish he
weren't such a fanfaron.
Keep the fanfaronade to yourself, will you! We're doing serious
business here.
I've never seen anyone making such shameless bombastic fanfaronade!
It's utterly scandalous!
[to
bombastic
/b@m-BÆS-tik/
= çok
abartılı, "yukarlardan savuran"]
fart /FA:RT/ = osuruk... to fart =
osurmak...
"Bu tür" sözcükleri açık açık
yazmamı eleştiren okuyucularım için not: Bizim dilbilimde, tıpkı
tıpta olduğu gibi ayıp yoktur, olmaması da doğaldır. Kimileri,
f*** şeklinde bir uygulama önerir. Ama bunun, "Gel sana
gizlice göstereyim," demekten farkı yoktur... Tıbbi literatürde
şöyle bir cümle düşünebiliyor musunuz?
A***
kanalın yapısı: A***'ün önünde erkeklerde urethra, bulbus p**** ve
urog****** diafragma yer alır. Kadınlarda, v***** ve corpus
perineum vardır.
Sniffing a lion's fart puts hairs on your chest.
Aslan osuruğu koklamak
sizi daha bir erkeksi kılar.
(Eski bir Swahili atasözü -- ilk kez tarafımdan yayınlanıyor.)
No sparrow dares fly where eagles fart.
Kartalların osurduğu
yerde serçeler uçmaya cesaret edemez.
(Eski bir
Apaçi atasözü -- ilk kez tarafımdan yayınlanıyor.)
philistine /Fİ-lıs-Tİ:N/ veya /fı-LİS-tın/
Bir seferinde şöyle bir cümle yazmışmışım:
"As a columnist, he may appeal only to philistines, with their
plebeian and vulgar taste in literature."
En başta bu cahil köşe yazarının kendisi ayaklanmış:
Filistinli'lere nasıl hakaret edersin, diye...
philistine sözcüğünün "Filistin" ile uzaktan yakından
bağlantısı yoktur.
Bizdeki Filistin, Filistinli sözcüklerinin
İngilizce'de karşılığı, Palestine /PÆ-lis-TAYN/
ve palestinian /PÆ-lis-Tİ:-niın/ sözcükleridir.
Philistine sözcüğüne, aşağıda vereceğim anlamları dışında,
yalnızca "biblical" metinlerde, İbrani'lerin komşusu eski Philistia
ülkesinin yerlisi anlamında rastlanabilir.
philistine = 1. belli bir alanda veya genel
anlamda bilgisi kıt; 2. entellektüel veya sanatsal değerlere
küçümseyici hatta aşağılayıcı gözle bakan; rafine zevkleri olmayan;
3. materyalist çıkarcılığa sıkısıkıya bağlı
The way he
talks about Attila İlhan's work goes to show what a philistine he
really is.
[goes
to show = shows]
As a stand-up
showman he obviously aims at catering for those with philistine
tastes.
flabbergasted /FLÆ-bı-GAS-tid/ = şaşakalmış,
ağzı bir karış açık kalmış
I was flabbergasted
when I heard what she had to say.
Have you heard the story about one endangered species of birds
feeding on one endangered species of fish and the environmentalists
being flabbergasted as to what to do about it?
[as
to = konusunda, ilişkin olarak]
Synonyms: agape, aghast, astonished, astounded,
awe-struck, baffled, befuddled, bewildered, confused, dumbfounded,
dumbstruck, perplexed, puzzled, stunned
Antonyms: sure, certain, composed, clear, lucid, assured,
at ease, calm
fernticle
/FÖ:N-tikl/ = deride (eğrelti otu tohumu görüntüsünde) çil
veya leke...
"Fern" = eğrelti otu ve "tickle" = gıdıklamak, sözcüklerinden
yapıldığını sanmayınız. Eğrelti otu tohumu görüntüsü ve çok daha
yaygın bilinen "freckle" = çil, sözcüklerinden ses benzeştirmesiyle
yapılmış bir sözcük... Benim gibi, kızıl saçlı, menekşe gözlü,
yanakları çilli ("freckled") hanımlara hasta olan bir kimse için çok
kaba bir sözcük... "Fernticled" da öyle.
I imagine Martians to have fernticled ugly faces.
You'll recognize him the minute you see him -- you can't miss him.
He's the one with all the fernticles.
= Onu görür görmez tanıyacaksın -- yanılmana imkan yok. Suratı
çillerle kaplı olanı işte o. [= Sözkonusu lkişiye olan yaklaşımımız
olumsuz]
She was a redheaded, hazel-eyed, and freckled beautiful woman, named
Bahar.
= Bahar adında, kızılsaçlı, balrengi gözlü, çilli çok güzel bir
kadındı o.
AN INTERIM NOTE = ARA NOT: Bu göz renkleri konusu da hazır
açılmışken bir küçük not düşelim: Black eyes, brown eyes, blue eyes,
green eyes, bluish green eyes, etc... Bunlar tamam. Ayrıca,
"menekşe gözler" = "violet eyes" (Elizabeth Taylor)... "balrengi
gözler" = "hazel eyes" -- sarımtrak, yeşilimtrak, kahverengi benek
ve hareler ile... Ama, sizler yine de erkeklerin renk takdirine pek
güvenmeyiniz; ve bayanlara tavsiyem, yıllarca evlilikten sonra bile
sakın kocanıza "Benim gözlerim ne renk?" sorusunu yöneltmeyiniz;
alacağınız cevapla büyük olasılıkla şoka girebilirsiniz...
flibbertigibbet /FLİB-bitibit/ = Genel anlamı
"ahmak, geveze ve üstelik dedikoducu kişi" olmasına karşın, çoğu
kimse tarafından yalnızca kadınlara yakıştırılarak kullanılıyor.
I have no patience with stupid men and flibbertigibbet women.
= Aptal adamlara ve boşkafa geveze kadınlara hiç tahammülüm yok.
Oh, I can't stand her. She's such a... ummm... such a... hopeless
flibbertigibbet.
[hopeless
= iflah olmaz, umutsuz vak'a]
I have never seen anybody get so flibbertigibbet about a simple
dinner invitation.