Ana Bölüm: Konuşma Dili İngilizcesi; Alt Bölüm: Filim - Senaryo - Diyaloglar Anahtar Sözcükler: Filim, Konuşma Dili, Konusma, Diyalog, Diyaloglar

 

 

 

 Excerpts From Great Film Scripts - 05

 THE GLADIATOR

 

 

EMPEROR MARCUS AURELIUS'S TENT --

ENTER MAXIMUS

[Marcus sits hunched over his desk, writing... Maximus enters... Marcus does not look up.] Marcus, kamburu çıkmış oturuyor... Masanın üzerine kamburu çıkacak kadar eğilmiş... "the Hunchback of Notre Dome" = Notrdam'ın Kamburu... He/she is a hunchback... a hunchback  (veya) hunchbacked man/woman...DİKKAT: Çok ilginç bir deyim: "I have a hunch that... etc, etc..." "İçimde öyle bir his var ki; içimden bir ses bana diyor ki..." şeklinde çeviririz...

MAXIMUS
You sent for me Caesar? 
Beni mi, çağırttınız, Sezar?

[No response. Maximus turns to look at the weak and old Marcus.]

Caesar?

MARCUS

[Straightening up from the desk,]

Tell me again Maximus, why are we here?

straightening = doğrularak...

MAXIMUS
For the glory of the empire, Sire. 
İmparatorluğun şanı şöhreti için, Efendim.

MARCUS
Ah yes, ah yes. I remember. You see that map, Maximus? That is the world which I created. For 25 years, I have conquered, spilt blood, expanded the empire. Since I became Caesar I have known 4 years without war -- 4 years of peace in 20. And for what?
Ve ne karşılığında ki; ne uğruna ki; niçin ki?...

to spill blood = kan dökmek... DİKKAT: past tense ve pp. spilled/spilt - spilled/spilt... Ancak, birinci formu tense teşkilinde kullanmanızı; ikincisini ise ortacın (participle) sıfat olarak kullanımına saklamanızı öneririm: It's no use crying over spilt milk... (Gerçi, tersine bir uygulamada kıyamet de kopmaz ama; biliyorsunuz, insanın kendi anadilinde hertürlü yanlışı yapma özgürlüğü vardır da, yabancı dilde en küçük hatada kıyametler kopar...)

[He rises.]

I brought the sword, nothing more. Kılıcımızı taşıdım her gittiğimiz yere; işte o kadarcık -- başka birşeycik yok...

MAXIMUS
Caesar, your life...

MARCUS
Please, please don't call me that. Come, please, come sit. Let us
talk now, together now. Very simply, as men. Well, Maximus, talk.

MAXIMUS
5,000 of my men are out there in the freezing mud. 3,000 of them
are wounded severely. 2,000 will never leave this place. I will not believe they fought and died for nothing.

wounded severely = ağır yaralı, ağır yaralanmış durumda...

MARCUS
And what would you believe?

MAXIMUS
They fought for YOU and for Rome.

MARCUS
And what is Rome, Maximus?

MAXIMUS
I have seen much of the rest of the world. It is brutal and cruel  and dark. Rome is the light.

MARCUS
Yet you have never been there. You have not seen what it has become.
Oraya hiç gitmedin ki... Ne hale gelmiş olduğunu görmedin... I am dying, Maximus. When a man sees his end he wants to know that there has been some purpose to his life. How will the world speak my name in years to come? Will I be known as the philosopher, the warrior, the tyrant. Or will I be the Emperor who gave Rome back her true self? There was once a dream that was Rome, you could only whisper it. Anything more than a whisper and it would vanish. It was so fragile and I fear that it will not survive the winter. Sesini yükseltecek olursan, yok oluverirdi... Öylesine kırılgandı ve şimdi korkarım bu kışı çıkaramayacak... Maximus, let us whisper now. Together, you and I. Biz de fısıldayarak konuşalım şimdi, Maximus, sen ve ben... You have a son?

[Maximus nods.] to nod = "evet" anlamına başını sallamak, başıyla onaylamak... to shake one's head = "hayır" anlamına başını sallamak... ÖRNEK: He nodded... He shook his head... DİKKAT, DİKKAT: Bizim kafamızı "ı-ı-ı-h, hayır" anlamına yukarı aşağı sallamamız, çoğu Batı kültürlerinde "EVET" anlamına gelecektir. "Hayır" için kafayı iki yana sallamak gerekir... (Maamafih -- bir-iki sallayış yeter; adını sallabaşa çıkarmanın da manası yok !!)

Tell me about your home.

[Maximus looks a bit surprised at the invitation to hear of his home, but eagerly and proudly describes it -- a peaceful happiness overcomes him as he speaks.]

MAXIMUS
My house is in the hills above Trujillo. Very simple place, pink stones that warm in the sun.
(güneşte ısınan pembe taşlar...) Kitchen garden that smells of herbs in the day, jasmine in the evening. (Mutfak bahçemiz sabahları nane, maydanoz, akşamları yasemin kokar...) Through the gate is a giant poplar. (Bahçe kapısının hemen ötesinde kocaman bir kavak var...) Figs, apples, pears. (İncir ağaçları, elmalar, armutlar...) The soil, Marcus, black ...black like my wife's hair.

[Marcus warmly laughs with Maximus]

Grapes on the south slopes, olives on the north. (Güney yamaçlarda üzümler; kuzeyde zeytin(lik)ler...) Wild ponies (pony = küçük cüsseli at cinsleri) play near my house, they tease my son. (Oğlumla oynaşıyor, dalga geçiyorlar...) He wants to be one of them.

*  *  *  *  *

NOT: "tease" sözcüğü ilginç bir sözcüktür: yukardaki yumuşak anlamından, "rahatsız etmek, bezdirmek/kızdırmak, taciz etmek" anlamına kadar nüanslarda görülebilir. Tabii, bu "taciz" dilimizdeki eski anlamında... Yani şimdiki gibi "dille, elle sarkıntılık" anlamında değil... Peki, bu sözcük Türkçe'ye girmiş midir? Tabii ki... Ama, kısa okunuş ile... (İngilizce okunuş uzun /i:/ ile = /ti:z/... Türkçe örnek "striptiz"... Peki "strip" ne demek? Eeee, "Strip poker" diye birşey duymadınız mı hiç?... Sonuçta, "strip tease" = "soyunarak uzaktan kışkırtmak ve dalga geçmek" demektir. Bunun için bazılarımız üstüne para veriyorsa, ne diyebilirim ki...

*  *  *  *  *

MARCUS
Maximus, when was the last time you were home?

MAXIMUS
2 years, 264 days and this morning.

MARCUS
I envy you, Maximus. It is a good home. Worth fighting for? 
 I envy you. = Sana gıpta ediyorum...

[Maximus nods yes and Marcus rises.]

There is one more duty that I ask of you before you go home.

[Maximus quickly rises, the soldier that he is; respectfully, to attention.]
(being) the soldier that he is = bildiğimiz asker kimliği ile, kimliğinden dolayı... rise to attention = esas duruşa (hazırola) geçmek...

MAXIMUS
What will you have me do, Caesar? 
Ne yapmamı emredersiniz, Sezar?  Ettirgen (causative) "have smb do sth" kalıbına dikkat...

MARCUS
I want you to become the protector of Rome after I die. I will empower
(=yetkilendirmek) you, to one end alone (tek ve tek bir amaca hizmet etmen için), to give power back to the people of Rome and end the corruption that has crippled it. (Gücü ve iktidarı yeniden Roma halkına iade etmek ve Roma'yı sakatlamış olan yolsuzluk ve çürümeyi sona erdirmek...)

[Shock and bewilderment (şaşkınlık) overcome Maximus. He tries to keep from displaying (göstermek, sergilemek) these feelings. Hearing no response, Marcus continues.]

Will you accept this great honour that I have offered?

MAXIMUS
With all my heart, no.
Bütün kalbimle, HAYIR!!

MARCUS

[Tenderly
(şefkatle) holding Maximus' head with both hands]

Maximus, that is why it must be you.
Maximus, işte bu nedenle o adam sen olmak zorundasın.

MAXIMUS
But surely a prefect, a senator, somebody who knows the city, who understands her politics....

MARCUS
But you have not been corrupted by her politics.

MAXIMUS
And Commodus?

MARCUS
Commodus is not a moral
(ahlaklı) man, you have known that since you were young. Commodus cannot rule. He must not rule. You are the son that I should have had. (Benim oğlum sen olmalıydın.) Commodus will accept my decision. He knows that you command the loyalty of the army. (Commodus kararımı kabul edecektir. Senin ordunun sadakatine sahip olduğunu biliyor.)

MAXIMUS
[Nearly speechless]
(Neredeyse nutku tutulmuş)

I need some time, Sire.

MARCUS
Yes. By sunset, I hope, you will have agreed.
(Umarım, günbatımına değin kararını vermiş olursun.) Now embrace (=kucakla) me as my son and bring an old man another blanket.

 

         

 ANASAYFA        TESTLER        KARİKATÜR        EĞLENCE

 

 

 

Ana Bölüm: Konuşma Dili İngilizcesi; Alt Bölüm: Filim - Senaryo - Diyaloglar Anahtar Sözcükler: Filim, Konuşma Dili, Konusma, Diyalog, Diyaloglar