özdeyişler özlü sözler ingilizce türkçe çeviri güzel sözler 01 -- İngilizce dersler için türkçe çeviri ile yardımcı okuma: Özdeyiş vecize ve özlü güzel sözler -- vecize, güzel sözler, özlü sözler -- quotation = 1. the act of quoting. 2. that which is quoted from a book, poem, speech, etc., as "quotations from Shakespeare". 3. the statement of the current price of an article. 4. an estimate of the cost of a piece of work. "Can you give me a quotation for building a garden pool?" -- ÖZDEYİŞ = Genellikle ünlü bir kişinin konuya ilişkin görüşülerini birkaç sözcükle özetleyen yargısı. Eşanlamlı = aforizma, vecize... Eskiden "vecize" sözcüğü yaygın bilinirdi. Şimdilerde daha çok "özdeyiş" kullanılıyor. ÖZLÜ SÖZLER deyimi de bir başka terim. -- Özdeyiş / vecize / İngilizce quotations özlü sözler... İngilizce dersler için Türk öğrenciler için özel... özdeyiş, vecize copyright01-ünlü sözlercopyright02-ünlü saözler Doç. Dr. Yalçın İzbul,  http://www.ingilizce-ders.com

 

özdeyişler

QUOTATIONS / ÖZDEYİŞLER - 01

CHUNKS OF WISDOM OR DROPLETS OF BANALITY ?

Özdeyişler-- 02     Özdeyişler-- 03

Famous Last Words

 

özdeyişler

 E-KİTAP

İngilizce-Türkçe çeviri ve açıklamalı ünlü sözler, özdeyişler, vecizeler; ünlü kişiler / güzel, komik, gerçekçi sözler; İngilizce-Türkçe deyimler

 

    TIKLAYINIZ   

 
 

 
 
ünlü sözler
ON HUMAN LIFE, HISTORY AND DESTINY

The young man who has not wept is a savage, and the old man who will not laugh is a fool. -- George Santayana

savage [-vic] = 1. (ad) vahşette yaşayan, uygarlaşmamış; 2. (sıfat) vahşi, saldırgan... savagery [-vıcri düm-teke: üç hece] = vahşet, barbarlık... Karşıt anlamlılar: civilized, civilization... AMA, tıpkı uygarlığın karanlık yüzleri de olduğu gibi, "savage" dünyanın da el değmemiş, masum yönleri vardır: "the noble savage" = "soylu vahşi" kavramı ile örneklendiği üzere...

A little inaccuracy sometimes saves tons of explanation. -- "SAKI" (H.H. Munro)

accurate, accuracy, inaccurate, inaccuracy... "to save" fiili burada "gereksiz kılar, tonlarca açıklamadan kurtarır", anlamında kullanılıyor. Tıpkı, "A stitch in time saves nine" atasözünde olduğu gibi = yırtık büyümeden, zamanında bir ilmek atarsanız, ilerde atmak zorunda kalacağınız dokuz ilmekten kurtulmuş olursunuz...

I know why there are so many people who love chopping wood. In this activity one immediately sees the results. -- Albert Einstein

to chop wood = odun kırmak, balta ile parçalara ayırmak... Manço'nun "Nick the Chopper"ını anımsayın... 

Every form of addiction is bad, no matter whether the narcotic be alcohol or morphine or idealism. -- Carl G. Jung

addiction [æ-dik-şın] = uyuşturucu vb. bağımlılığı... to be addicted to sth. = birşeye bağımlı olmak... He is an addict. = Uyuşturucu bağımlısıdır... addictive = bağımlılık yapan... 

Before we can ask such an optimistic question as "What is a personal relationship?", we have to ask if a personal relationship is possible, or, are persons possible in our present situation. -- R.D. Laing

Laing, bu görüşü ile, olaya ne derece "pessimistic" baktığını da göstermiş oluyor...

Doç. Dr. Yalçın İzbul, http://www.ingilizce-ders.com  

"Dying for an idea" sounds well enough, but why not let the idea die instead of you? -- Percy Wyndham Lewis

Walla, "bir fikir uğruna ölmek" kulağa çok hoş geliyor da... 

I would rather be an opportunist and float than go to the bottom with my principles round my neck.  -- Earl Stanley Baldwin

float [flo:t] = suyun üstünde kalmak, batmamak. "swim" eyleminde ise kendi çabanızla suda yol almak kavramı var... 

You cannot make a man by standing a sheep on its hind legs, but by standing a flock of sheep in that position you can make a crowd of men. -- Max Beerbohm

hind legs arka ayaklar ("behind" sözcüğünün kökü)... a flock of sheep = bir koyun sürüsü... "Sheep", biliyorsunuz, tekil ve çoğul formları aynı olan bir sözcük: One sheep, two sheep... Okunuşunu "gemi" anlamına gelen sözcükten kesinlikle ayırınız: ship [şip], sheep [şi:p]...

We define genius as the capacity for productive reaction against one's training.  -- Bernard Berenson

Dehayı, bir kimsenin aldığı eğitime karşı gösterdiği yaratıcı tepki gücü olarak tanımlıyoruz.

The one real object of education is to leave a man in a condition of continually asking questions.  -- Bishop Creighton

Eğitimin bir gerçek amacı... insanı sürekli sorular sorar bir duruma getirmek (ve orada bırakmak) 'tır... Ve, bunları söyleyen kişi bir din adamı, bir piskopos!... İşte, "kaşaneleri" ile Batı Dünyası ve "viraneleri" ile Doğu Dünyası arasındaki farkın gerçek nedeni...

ON POLITICS & GOVERNMENT

Asking politicians to vote themselves out of power is like asking rabbits not to multiply, it ain't natural. -- Bob Beckel

vote themselves out of power = oylarıyla kendilerini iktidardan düşürmeleri... multiply (burada) = üremek, çoğalmak... ayrıca, çarpım yapmak (dört işlem: add, addition; subtract, subtraction; multiply, multiplication; divide, division)... ain't (ABD) = isn't...

People never lie so much as after a hunt, during a war or before an election.  -- Otto von Bismarck

never lie so much as after... = hiçbir zaman ... dan sonra olduğu kadar yalan söylemezler...

Too bad all the people who know how to run the country are busy driving cabs and cutting hair.  -- George Burns

(It is) too bad (that) = ne yazık ki... to run the country = ülkeyi yönetmek...

Man is the only animal that laughs and has a state legislature.  -- Samuel Butler

legislature = meclis, yasama meclisi... to legislate = yasa yapmak...

Diplomacy is the art of saying "Nice doggie" until you can find a rock.  -- Wynn Catlin, also attributed to Will Rogers

attributed to = atfedilir, atfedilmektedir... Diplomasi, bir taş buluncaya kadar "Cici Köpecik" deme sanatıdır...

Any man who is under 30, and is not a liberal, has not heart; and any man who is over 30, and is not a conservative, has no brains.  -- Winston Churchill

Bir adam ki (Herhangi bir kimse ki) 30 yaşın altındadir ve liberal değildir, kalpsizdir (= duygudan yoksundur; burada, "yüreksizdir, yüreği yoktur" diyemezsiniz)... has no brains = beyinsizdir, zekadan yoksundur...

Doç. Dr. Yalçın İzbul, http://www.ingilizce-ders.com

The inherent vice of capitalism is the unequal sharing of blessings; the inherent virtue of socialism is the equal sharing of miseries.  -- Winston Churchill

inherent = doğasında var olan, kendi içinde taşıdığı... vice = günah, kötü huy, kötü alışkanlık, sefahat, kendini dağıtmışlık... blessings = (burada) nimetler... to bless = kutsama, takdis etme... Bless you! (apşırınca) = Çok Yaşa!... virtue = erdem, fazilet... 

miseries: misery = 1) sefalet, çaresizlik; 2) acı çekme, duygusal çaresizlik... miserable = acınacak halde, pek dertli, üzgün ve perişan... Şu kelime ile karıştırmayınız: miser = (ad) cimri, pinti kişi... miserly = (sıfat) cimri, pinti... He is a miser. He is miserly...

Politics is not the art of the possible. It consists in choosing between the disastrous and the unpalatable.  -- John Kenneth Galbraith

disastrous = felaket (disaster) getiren, feci... unpalatable = yenilmez yutulmaz... palate = damak... palatable = lezzetli, damak tadı veren; mec: görmezden gelinebilir, bir gayret yuttuk diyebiliriz...

ON POLITICS & GOVERNMENT

We need a president who's fluent in at least one language. -- Buck Henry

En az bir dili akıcı doğru dürüst ve akıcı konuşabilen bir Başkan bulmalıyız...

What luck for the rulers that men do not think.  -- Adolf Hitler

what luck for the rulers = yöneticiler için ne büyük şans... biz yöneticiler çok şanslıyız ki insanlar düşünceden yoksun...

The death of democracy is not likely to be an assassination from ambush. It will be a slow extinction from apathy, indifference, and undernourishment.  -- Robert Hutchins

assassination = suikast... ambush = pusuya düşürme... slow extinction = giderek ve yavaş soyu tükenme... apathy = kayıtsızlık, ilgisizlik (sympathy = eş duygular; antipathy = zıt, ters duygular; apathy = duygu yokluğu; empathy = kendini onun yerine koyma, onun gibi hissetme)... indifference = apathy... undernourishment = yetersiz beslenme...

The price of freedom is eternal vigilance.  -- Thomas Jefferson

price of freedom = özgürlüğün bedeli... eternal = sonsuz... vigilance =  tetikte olma, nöbette olma, dikkat ve uyanıklık...

As I would not be a slave, so I would not be a master. This expresses my idea of democracy. -- Abraham Lincoln

Köle olmayacağım gibi efendi de olmam. İşte bu benim demokrasi anlayışımı ifade ediyor...

No man is good enough to govern another man without that other's consent.  -- Abraham Lincoln

consent = rıza, razı olma, izin verme...

Politics have no relation to morals.  -- Niccolo Machiavelli

Siyaset ve ahlak arasında bir ilişki, bir bağlantı yoktur...

MISCELLANEOUS

I remain just one thing, and one thing only - and that is a "clown". It places me on a far higher plane than any politician. -- Charles CHAPLIN 

Hiç değişmedim. Hep aynı kişiyim: Bir palyaço. Bu beni siyasetçilerin çok üstünde bir düzeye yerleştiriyor.

Better to write for yourself and have no public, than write for the public and have no self. -- Cyril CONNOLLY

Okuyucunun istediklerini yazarak kişiliğimi yitirmektense, kişiliğime sadık kalarak okuyucuyu yitirmeyi yeğlerim.

Education is a state-controlled manufactory of echoes. -- James DOUGLAS

Eğitim, devlet denetiminde bir yankı üretim fabrikasıdır.

Sometimes I think I'll not send him to school - but just let his individuality develop. --  Ruth DRAPER

Bazen onu okuldan alıp, kişiliğinin gelişmesine olanak sağlamayı düşünüyorum.

The more perfect artist, the more completely separate in him will be the man who suffers and the mind which creates. -- T. S. ELIOT

who stops learning = öğrenmeyi bırakan, öğrenmekten vazgeçen... whether at twenty or eighty = ister yirmisinde olsun, ister sekseninde... to keep your mind young = zihninizi genç tutmak...

He who rejects change is the architect of decay. The only human institution which rejects progress is the cemetery." -- HAROLD WILSON (1960'larda İşçi Partisinden İngiltere Başbakanı)

who rejects change = ki o kişi değişmeyı reddeder... the architect of decay = çürümenin mimarı... progress = ilerleme, gelişme... progressive = 1. ilerlemeci, terakkiperver; 2. yavaş yavaş artan, tedrici surette artan veya ilerleyen, çoğalan vb... a progressive policy... progressive taxation (i.e. with an increase of the rate of tax as the incomes increase: gelirler arttıkça, vergi oranları da artıyor)... cemetery = mezarlık...

 
ünlü sözler
ON POLITICS & GOVERNMENT

Conservatives are not necessarily stupid, but most stupid people are conservatives.  -- John Stuart Mill

necessarily (nesı-se-rili) = kaçınılmaz biçimde, herzaman için, mutlaka... (Valla, dostlar, kimseleri küstürmeyeyim diye, işte böyle keskin sözleri çevirmekten "imtina" ediyorum.)

Doç. Dr. Yalçın İzbul, http://www.ingilizce-ders.com  

Politics is the art of looking for trouble, finding it, misdiagnosing it, and then misapplying the wrong remedies.  -- Groucho Marx

misdiagnose (mis-da-yıgnouz) = yanlış teşhis koymak... misapply (misıp-lay)= yanlış uygulamak... remedy (re-mıdi) = çare, deva...

Bad officials are elected by good citizens who do not vote.  -- George Jean Nathan

Doğrusu "Kendi seçen ağlamaz" diye eklemekten kendimi alamıyorum...

Doç. Dr. Yalçın İzbul, http://www.ingilizce-ders.com

When buying and selling are controlled by legislation, the first things to be bought and sold are legislators.  -- P. J. O'Rourke

legislation (lecis-ley-şın) = yasama, yasa, yasalar... legislators (le-cislıtırz) = yasa koyucular, yasa çıkaranlar... Serbest çeviri: Ticareti devlet denetliyorsa, ilk alıp satılanlar .............. olur. (Boşluğu siz doldurun, valla...)

Public office is the last refuge of a scoundrel.  -- Boies Penrose, 1931

public office = devlet görevi, resmi görev... refuge (ref-yuc) = sığınacak yer, sığınak... to take refuge = sığınmak... refugee (refyu-ci:) = sığınmacı, mülteci... scoundrel (skaun-drl) = üçkağıtçı, hilebaz, adi ve alçak adam...

Under capitalism man exploits man; under socialism the reverse is true.  -- Polish proverb

capitalism (-pıtılizm)... exploit (iks-ployt) = sömürmek, kendi yararına kullanmak... exploitation (iksploy-tey-şın) = sömürü... the reverse is true = tersi doğrudur...

It is better to be feared than loved, if you cannot be both.  -- Niccolo Machiavelli, The Prince

if you cannot be both = her ikisi birden olamıyorsanız...

LOVE'S LABOUR'S LOST

I know that somewhere in the Universe exists my perfect soul mate, but looking for her is much more difficult than just staying at home and ordering another pizza. -- Alf Whit

somewhere in the universe = evrende bir yerlerde... Devrik tümceyi not ediniz: "On the table is a book." örneği kullanılmış: "In X exists my Y"...

True love is like ghosts, which everyone talks about but few have seen. -- Unknown

everyone talks / few have seen (tekil/çoğul özellikler)... Ayrıca, sizlere bir soru: "A few people" mı daha çok kişi içerir, yoksa "few people" mı? "A little sugar" mı daha çoktur, yoksa "little sugar" mı?... Yanıt: few, little = pek az, hemen hemen hiç yok... A few, a little = birkaç tane var, biraz var. Yani, "I have few friends" = Neredeyse hiç arkadaşım yok... Ama, "I have a few friends" = Birkaç arkadaşım var. (Hatta sesinize belli bir bükülüş verirseniz, mecazi olarak "pekçok arkadaşım var" anlamına gelecektir...)

Doç. Dr. Yalçın İzbul, http://www.ingilizce-ders.com

Love is an obsessive delusion that is cured by marriage. -- Dr. Karl Bowman

obsessive (b-se-siv) = kafayı takmış, sabit fikir halinde... delusion (dil-yu:-jın) = hayal, hülya, vehim, kuruntu, bir çeşit delilik... illusion = yanılsama, yanlış görme, hayal görme...

Love is being stupid together. -- Paul Valery

disillusionment (dizil-lyu-jınmınt) = hayal kırıklığına uğramak, hayallerini yitirmek, pembe gözlüklerin kırılması

Love: Two minds without a single thought. -- Philip Barry

sarcasm (sa:-kazm veya sa:-kæzm) = alaya alma, ağız eğme... sarcastic (sa:-kæs-tik)...

We've got this gift of love, but love is like a precious plant. You can't just accept it and leave it in the cupboard or just think it's going to get on by itself. You've got to keep watering it. You've got to really look after it and nurture it. -- John Lennon

gift of love = aşk denilen armağan, tanrının lütfu... precious plant (pre-şıs) = değerli bitki... cupboard (ka-bırd -- Allahaşkına "kapbord" diye okumayın -- Vede, siz siz olun "cushion" sözcüğünü de "kaşın" diye okumayın. Doğrusu /ku-şın/... Bir keresinde bizim oğlana "kaşın" diye öğretmişler; düzelttim, ama hocası "kaşın" diye ısrar etmiş. Mecbur kaldım ben de "O kendisi kaşınsın" diye haber gönderdim!)... get on by oneself = kendi başının çaresine bakmak, kendi kendine yeterli olmak... keep watering it = sürekli su vermelisiniz... to nurture (nö:-çı) = bakım vermek, beslemek, yetiştirmek... Nature X Nurture karşıtlığına dikkat ediniz: Birinci kampta yer alan kimi kavramlar: Congenital, by birth, genetic makeup... İkinci kampta yer alan kimi kavramlar: acquired, upbringing, education, environmental influences...

When the power of love overcomes the love of power the world will know peace. -- Jimi Hendrix (1942-1970) American Musician, Guitarist, Singer, Songwriter

power of love = aşkın gücü... love of power = iktidar sevdası ve hırsı... Our old Jimi wasn't just a pretty face, you know!..

Life's greatest happiness is to be convinced we are loved. --Victor Hugo 1862

to be convinced = 1. İkna edilmiş olmak; 2. Kesin inanıyor olmak...

Absence diminishes small loves and increases great ones, as the wind blows out the candle and fans the bonfire. --La Rochefoucald

Çözün bakalım: "absence" "diminish" ediyormuş küçük aşkları ve "increase" ediyormuş büyük aşkları, tıpkı (as) rüzgarın "blow out" ettiği gibi "candle" yi ve "fan" ladığı gibi "bonfire" yi... İngilizce çekimli bir dil değil. İngilizcede sözcükler arası ilişkiler ardarda sıralanıştan kaynaklanıyor. Topluca bakarak değerlendireceğimiz bir sözcük öbeği diye bakıyorsanız, yandınız. Tümceleri bu şekilde çözüp anlamağa çalışanlar, sınav süresi bittiğinde daha ancak soruları yarılamış oluyorlar. Oysa İngilizcede her tümce, rulo halinde ardarda açıldıkça anlaşılıp değerlendirilecek bir sözcükler dizilişi...

The magic of the first love is the ignorance that it can never end. -- Disraeli

Bu adam koskoca Britanya Başbakanıydı, 19. yy sonlarında; bakın ne işlerle uğraşmış, ama bizimkinin yanında yine de esamesi okunmaz...

All I really need is love, but a little chocolate now and then doesn't hurt! -- Lucy Van Pelt (in Peanuts, by Charles M. Schulz)

Bunca yıl bizleri mutlu eden bir adamın taksiratı mı olurmuş?. Toprağı bol olsun!

ON MARRIAGE !!!

Marriage is the triumph of imagination over intelligence. Second marriage is the triumph of hope over experience. -- Oscar Wilde

(İlk) evliliğimiz, aklımızın hayaller dünyamıza; ikinci evliliğimiz, deneyimlerimizin umut dünyamıza yenik düşmesidir... (Üçüncüsünü varın siz değerlendirin... Grameriyle biraz oynayarak çevirdim. imagination = hayal gücü, imgelem, muhayyile... imaginary = hayali (hiç de iyi birşey değil)... imaginative = hayal gücü yüksek, yaratıcı (çok iyi birşey)...

Bu arada, "hayali ihracat" = fictive (veya, fictitious) exports... (fik-tiv, fik-ti-şıs)

By all means marry. If you get a good wife, you'll be happy. If you get a bad one, you'll become a philosopher... and that is a good thing for any man. -- Socrates

by all means = hayhay, pek tabii... By all means marry = Hayhay, evlenin, kardeşim!... (Sokrat, biliyorsunuz vıdıvıdıcı karısından çektiğini, nasırından bile çekmemişti!...)

Love at first sight is easy to understand; it's when two people have been looking at each other for a lifetime that it becomes a miracle. -- Sam Levenson

Bu da çok iyi: İlk görüşte aşkı anlıyorum da, ömürboyu birbirinin suratına bakan iki kişi arasında aşk bir mucizeden başka birşey değil!...

For two people in a marriage to live together day after day is unquestionably the one miracle the Vatican has overlooked. -- Bill Cosby

Sevimli dostumuz Cosby de olayı aynı şekilde Vatikan'ın atladığı bir "mucize" olarak görüyor. To overlook = 1) Farkına varmadan atlamak, görememek, gözden kaçırmak; 2. Bile bile görmezden gelmek, müsamaha etmek... İki karşıt anlamı bünyesinde birlikte barındıran ilginç bir sözcük... Üçüncü bir anlamı daha var: Yukardan bakmak, yukardan görmek: Our balcony overlooks the sea...

Doç. Dr. Yalçın İzbul, http://www.ingilizce-ders.com

The middle years of marriage are the most crucial. In the early years, spouses want each other and in late years, they need each other. -- Rebecca Tilly

crucial (kru-şıl) = yaşamsal önem taşıyan, dönüm noktası olabilecek nitelikte... crux (kraks) = kritik nokta, meselenin özü, dönüm noktası, en önemli nokta... gibi anlamlar taşıyan kökten geliyor: The crux of the matter is that... vb. spouses (spau-zis) = eşler... Bu tümcenin ima ettiği (to imply) anlam: In the middle years, the spouses neither want nor need each other...

Bu arada, "brother; sister" dışında İngilizce'de Türkçe "kardeş" anlamını taşıyan "sibling" sözcüğünü biliyor musunuz? O da tıpkı "spouse" (karı veya kocadan herhangi birisi) gibi eşeysiz, ama pek fazla kullanılmayan bir sözcük...

If you want to sacrifice the admiration of many men for the criticism of one, go ahead, get married. -- Katherine Hepburn

(1940-50'li yılların süper Holywood yıldızlarından... Az örnek oluşturmamıştı kadın hakları için...)

Happy marriages begin when we marry the ones we love, and they blossom when we love the ones we marry. -- Tom Mullen

blossom (b-la-sım) = çiçek vermek, bahar açmak, (mec) yeşerip boy atmak... Our love will blossom just as daisies do blossom in springtime (Öf be!)... Eşanlamlı bir başka sözcük: to bloom = çiçek açma, (mec) çiçekler gibi taptaze, sağlıklı, güzel olma... The roses have been blooming all through this summer... The roses must be in full bloom by this time... She was in the bloom of youth... 

When two people are under the influence of the most violent, most insane, most delusive, and most transient of passions, they are required to swear that they will remain in that excited, abnormal, and exhausting condition continuously until death do them part. -- George Bernard Shaw

sane = aklı başında... insane = çılgın, fıttırmış... sanity (-niti) = aklı başında olma... insanity (in--niti) delilik, çılgınlık... (sanitation = sanitasyon, hijyen, ile karıştırmayınız)... delusive (dil-yu:-siv) = geçen sayımızda öğrendiğimiz "delusion" sözcüğünü hatırladınız mı? İşte bu sözcüğün anlamı da, "delusion" lara yol açan demek... 

transient (træn-ziyınt) = geçici... will remain = o durumda kalacaklar, olmakta devam edecekler... exhausting = bitkin düşüren, tüm gücünü tüketen... until death do them part = ölüm onları ayırıncaya kadar... (evlilik yemininde geçen -- eski dilden -- "Until death do us part" ibaresinden...)

copyright01-ünlü sözlercopyright02-ünlü saözler Doç. Dr. Yalçın İzbul,  http://www.ingilizce-ders.com

 

 

    

ANASAYFA      TESTLER      OKUMA      EĞLENCE