| |
|

ON
HUMAN LIFE, HISTORY AND DESTINY
The
young man who has not wept is a savage, and the old man who will not laugh
is a fool. -- George Santayana
savage [sæ-vic]
= 1. (ad) vahşette yaşayan, uygarlaşmamış; 2. (sıfat) vahşi, saldırgan...
savagery [sæ-vıcri düm-teke: üç hece] = vahşet,
barbarlık... Karşıt anlamlılar: civilized, civilization... AMA, tıpkı
uygarlığın karanlık yüzleri de olduğu gibi, "savage" dünyanın
da el değmemiş, masum yönleri vardır: "the noble savage" =
"soylu vahşi" kavramı ile örneklendiği üzere...
A
little inaccuracy sometimes saves tons of explanation. -- "SAKI"
(H.H. Munro)
accurate,
accuracy, inaccurate, inaccuracy... "to save" fiili burada
"gereksiz kılar, tonlarca açıklamadan kurtarır", anlamında
kullanılıyor. Tıpkı, "A stitch in time saves nine" atasözünde
olduğu gibi = yırtık büyümeden, zamanında bir ilmek atarsanız,
ilerde atmak zorunda kalacağınız dokuz ilmekten kurtulmuş olursunuz...
I
know why there are so many people who love chopping wood. In this activity
one immediately sees the results. -- Albert Einstein
to chop wood
= odun kırmak, balta ile parçalara ayırmak... Manço'nun "Nick the
Chopper"ını anımsayın...
Every
form of addiction is bad, no matter whether the narcotic be alcohol or
morphine or idealism. -- Carl G. Jung
addiction [æ-dik-şın]
= uyuşturucu vb. bağımlılığı... to be addicted to sth. = birşeye
bağımlı olmak... He is an addict. = Uyuşturucu bağımlısıdır...
addictive = bağımlılık yapan...
Before
we can ask such an optimistic question as "What is a personal
relationship?", we have to ask if a personal relationship is
possible, or, are persons possible in our present situation. --
R.D. Laing
Laing, bu görüşü
ile, olaya ne derece "pessimistic" baktığını da göstermiş
oluyor...
"Dying
for an idea" sounds well enough, but why not let the idea die instead
of you? -- Percy Wyndham Lewis
Walla,
"bir fikir uğruna ölmek" kulağa çok hoş geliyor da...
I
would rather be an opportunist and float than go to the bottom with my
principles round my neck. -- Earl Stanley Baldwin
float
[flo:t] = suyun üstünde kalmak, batmamak. "swim" eyleminde ise
kendi çabanızla suda yol almak kavramı var...
You
cannot make a man by standing a sheep on its hind legs, but by standing a
flock of sheep in that position you can make a crowd of men. -- Max
Beerbohm
hind legs
arka ayaklar ("behind" sözcüğünün kökü)... a flock of
sheep = bir koyun sürüsü... "Sheep", biliyorsunuz, tekil ve
çoğul formları aynı olan bir sözcük: One sheep, two sheep... Okunuşunu
"gemi" anlamına gelen sözcükten kesinlikle ayırınız: ship
[şip], sheep [şi:p]...
We
define genius as the capacity for productive reaction against one's
training. -- Bernard Berenson
Dehayı, bir
kimsenin aldığı eğitime karşı gösterdiği yaratıcı tepki gücü
olarak tanımlıyoruz.
The one real
object of education is to leave a man in a condition of continually asking
questions. -- Bishop Creighton
Eğitimin
bir gerçek amacı... insanı sürekli sorular sorar bir duruma getirmek
(ve orada bırakmak) 'tır... Ve, bunları söyleyen kişi bir din adamı,
bir piskopos!... İşte, "kaşaneleri" ile Batı Dünyası ve
"viraneleri" ile Doğu Dünyası arasındaki farkın gerçek
nedeni...

ON POLITICS &
GOVERNMENT
Asking
politicians to vote themselves out of power is like asking rabbits not to
multiply, it ain't natural. -- Bob Beckel
vote
themselves out of power = oylarıyla kendilerini iktidardan düşürmeleri...
multiply (burada) = üremek, çoğalmak... ayrıca, çarpım yapmak (dört
işlem: add, addition; subtract, subtraction; multiply, multiplication;
divide, division)... ain't (ABD) = isn't...
People never
lie so much as after a hunt, during a war or before an election. --
Otto von Bismarck
never lie so
much as after... = hiçbir zaman ... dan sonra olduğu kadar yalan söylemezler...
Too bad all
the people who know how to run the country are busy driving cabs and
cutting hair. -- George Burns
(It is) too
bad (that) = ne yazık ki... to run the country = ülkeyi yönetmek...
Man is the
only animal that laughs and has a state legislature. -- Samuel
Butler
legislature
= meclis, yasama meclisi... to legislate = yasa yapmak...
Diplomacy is
the art of saying "Nice doggie" until you can find a rock.
-- Wynn Catlin, also attributed to Will Rogers
attributed
to = atfedilir, atfedilmektedir... Diplomasi, bir taş buluncaya kadar
"Cici Köpecik" deme sanatıdır...
Any man who
is under 30, and is not a liberal, has not heart; and any man who is over
30, and is not a conservative, has no brains. -- Winston Churchill
Bir adam ki
(Herhangi bir kimse ki) 30 yaşın altındadir ve liberal değildir,
kalpsizdir (= duygudan yoksundur; burada, "yüreksizdir, yüreği
yoktur" diyemezsiniz)... has no brains = beyinsizdir, zekadan
yoksundur...
The inherent
vice of capitalism is the unequal sharing of blessings; the inherent
virtue of socialism is the equal sharing of miseries. -- Winston
Churchill
inherent =
doğasında var olan, kendi içinde taşıdığı... vice = günah, kötü
huy, kötü alışkanlık, sefahat, kendini dağıtmışlık... blessings
= (burada) nimetler... to bless = kutsama, takdis etme... Bless you! (apşırınca)
= Çok Yaşa!... virtue = erdem, fazilet...
miseries:
misery = 1) sefalet, çaresizlik; 2) acı çekme, duygusal çaresizlik...
miserable = acınacak halde, pek dertli, üzgün ve perişan... Şu kelime
ile karıştırmayınız: miser = (ad) cimri, pinti kişi... miserly = (sıfat)
cimri, pinti... He is a miser. He is miserly...
Politics is
not the art of the possible. It consists in choosing between the
disastrous and the unpalatable. -- John Kenneth Galbraith
disastrous =
felaket (disaster) getiren, feci... unpalatable = yenilmez yutulmaz...
palate = damak... palatable = lezzetli, damak tadı veren; mec: görmezden
gelinebilir, bir gayret yuttuk diyebiliriz...

ON POLITICS &
GOVERNMENT
We need a president who's fluent in at
least one language. -- Buck Henry
En az bir dili akıcı doğru
dürüst ve akıcı konuşabilen bir Başkan bulmalıyız...
What luck for the rulers that men do not
think. -- Adolf Hitler
what luck for the rulers
= yöneticiler için ne büyük şans... biz yöneticiler çok şanslıyız ki
insanlar düşünceden yoksun...
The death of democracy is not likely to
be an assassination from ambush. It will be a slow extinction from apathy,
indifference, and undernourishment. -- Robert Hutchins
assassination =
suikast... ambush = pusuya düşürme... slow extinction = giderek ve yavaş
soyu tükenme... apathy = kayıtsızlık, ilgisizlik (sympathy = eş
duygular; antipathy = zıt, ters duygular; apathy = duygu yokluğu;
empathy = kendini onun yerine koyma, onun gibi hissetme)... indifference =
apathy... undernourishment = yetersiz beslenme...
The price of freedom is eternal
vigilance. -- Thomas Jefferson
price of freedom = özgürlüğün
bedeli... eternal = sonsuz... vigilance = tetikte olma, nöbette
olma, dikkat ve uyanıklık...
As I would not be a slave, so I would not
be a master. This expresses my idea of democracy. -- Abraham Lincoln
Köle olmayacağım gibi
efendi de olmam. İşte bu benim demokrasi anlayışımı ifade ediyor...
No man is good enough to govern another
man without that other's consent. -- Abraham Lincoln
consent = rıza, razı
olma, izin verme...
Politics have no relation to morals.
-- Niccolo Machiavelli
Siyaset ve ahlak arasında
bir ilişki, bir bağlantı yoktur...

MISCELLANEOUS
I remain just one
thing, and one thing only - and that is a "clown". It places me
on a far higher plane than any politician. -- Charles
CHAPLIN
Hiç değişmedim. Hep aynı
kişiyim: Bir palyaço. Bu beni siyasetçilerin çok üstünde bir düzeye
yerleştiriyor.
Better to write for
yourself and have no public, than write for the public and have no self.
-- Cyril CONNOLLY
Okuyucunun
istediklerini yazarak kişiliğimi yitirmektense, kişiliğime sadık
kalarak okuyucuyu yitirmeyi yeğlerim.
Education is a
state-controlled manufactory of echoes. -- James DOUGLAS
Eğitim,
devlet denetiminde bir yankı üretim fabrikasıdır.
Sometimes I think
I'll not send him to school - but just let his individuality develop.
-- Ruth DRAPER
Bazen
onu okuldan alıp, kişiliğinin gelişmesine olanak sağlamayı düşünüyorum.
The more perfect
artist, the more completely separate in him will be the man who suffers
and the mind which creates. -- T. S. ELIOT
who stops learning = öğrenmeyi
bırakan, öğrenmekten vazgeçen... whether at twenty or eighty = ister
yirmisinde olsun, ister sekseninde... to keep your mind young = zihninizi
genç tutmak...
He who rejects change is
the architect of decay. The only human institution which rejects progress
is the cemetery." -- HAROLD WILSON (1960'larda İşçi Partisinden İngiltere
Başbakanı)
who rejects change = ki o
kişi değişmeyı reddeder... the architect of decay = çürümenin mimarı...
progress = ilerleme, gelişme... progressive = 1. ilerlemeci,
terakkiperver; 2. yavaş yavaş artan, tedrici surette artan veya
ilerleyen, çoğalan vb... a progressive policy... progressive taxation
(i.e. with an increase of the rate of tax as the incomes increase:
gelirler arttıkça, vergi oranları da artıyor)... cemetery = mezarlık...
|
|
|
|

ON POLITICS &
GOVERNMENT
Conservatives are not
necessarily stupid, but most stupid people are conservatives. --
John Stuart Mill
necessarily (nesı-se-rili)
= kaçınılmaz biçimde, herzaman için, mutlaka... (Valla, dostlar,
kimseleri küstürmeyeyim diye, işte böyle keskin sözleri çevirmekten
"imtina" ediyorum.)
Politics is the art of
looking for trouble, finding it, misdiagnosing it, and then misapplying
the wrong remedies. -- Groucho Marx
misdiagnose (mis-da-yıgnouz)
= yanlış teşhis koymak... misapply (misıp-lay)= yanlış
uygulamak... remedy (re-mıdi) = çare, deva...
Bad officials are elected
by good citizens who do not vote. -- George Jean Nathan
Doğrusu "Kendi
seçen ağlamaz" diye eklemekten kendimi alamıyorum...
When buying and selling are
controlled by legislation, the first things to be bought and sold are
legislators. -- P. J. O'Rourke
legislation (lecis-ley-şın)
= yasama, yasa, yasalar... legislators (le-cislıtırz) = yasa
koyucular, yasa çıkaranlar... Serbest çeviri: Ticareti devlet
denetliyorsa, ilk alıp satılanlar .............. olur. (Boşluğu siz
doldurun, valla...)
Public office is the last
refuge of a scoundrel. -- Boies Penrose, 1931
public office = devlet
görevi, resmi görev... refuge (ref-yuc) = sığınacak yer, sığınak...
to take refuge = sığınmak... refugee (refyu-ci:) = sığınmacı,
mülteci... scoundrel (skaun-drl) = üçkağıtçı, hilebaz, adi
ve alçak adam...
Under capitalism man
exploits man; under socialism the reverse is true. -- Polish proverb
capitalism (kæ-pıtılizm)...
exploit (iks-ployt) = sömürmek, kendi yararına kullanmak...
exploitation (iksploy-tey-şın) = sömürü... the reverse is true
= tersi doğrudur...
It is better to be feared
than loved, if you cannot be both. -- Niccolo Machiavelli, The
Prince
if you cannot be both =
her ikisi birden olamıyorsanız...

LOVE'S LABOUR'S
LOST
I know that somewhere in
the Universe exists my perfect soul mate, but looking for her is much more
difficult than just staying at home and ordering another pizza. -- Alf
Whit
somewhere in the universe
= evrende bir yerlerde... Devrik tümceyi not ediniz: "On the table
is a book." örneği kullanılmış: "In X exists my Y"...
True love is like ghosts,
which everyone talks about but few have seen. -- Unknown
everyone talks / few have
seen (tekil/çoğul özellikler)... Ayrıca, sizlere bir soru: "A few
people" mı daha çok kişi içerir, yoksa "few people" mı?
"A little sugar" mı daha çoktur, yoksa "little
sugar" mı?... Yanıt: few, little = pek az, hemen hemen hiç yok...
A few, a little = birkaç tane var, biraz var. Yani, "I have few
friends" = Neredeyse hiç arkadaşım yok... Ama, "I have a few
friends" = Birkaç arkadaşım var. (Hatta sesinize belli bir
bükülüş verirseniz, mecazi olarak "pekçok arkadaşım var"
anlamına gelecektir...)
Love is an obsessive
delusion that is cured by marriage. -- Dr. Karl Bowman
obsessive (b-se-siv)
= kafayı takmış, sabit fikir halinde... delusion (dil-yu:-jın)
= hayal, hülya, vehim, kuruntu, bir çeşit delilik... illusion = yanılsama,
yanlış görme, hayal görme...
Love is being stupid
together. -- Paul Valery
disillusionment (dizil-lyu-jınmınt)
= hayal kırıklığına uğramak, hayallerini yitirmek, pembe
gözlüklerin kırılması
Love: Two minds without a
single thought. -- Philip Barry
sarcasm (sa:-kazm
veya sa:-kæzm) = alaya alma, ağız eğme... sarcastic (sa:-kæs-tik)...
We've got this gift of
love, but love is like a precious plant. You can't just accept it and
leave it in the cupboard or just think it's going to get on by itself.
You've got to keep watering it. You've got to really look after it and
nurture it. -- John Lennon
gift of love = aşk
denilen armağan, tanrının lütfu... precious plant (pre-şıs) =
değerli bitki... cupboard (ka-bırd -- Allahaşkına
"kapbord" diye okumayın -- Vede, siz siz olun
"cushion" sözcüğünü de "kaşın" diye okumayın.
Doğrusu /ku-şın/... Bir keresinde bizim oğlana "kaşın"
diye öğretmişler; düzelttim, ama hocası "kaşın" diye ısrar
etmiş. Mecbur kaldım ben de "O kendisi kaşınsın" diye haber
gönderdim!)... get on by oneself = kendi başının çaresine bakmak,
kendi kendine yeterli olmak... keep watering it = sürekli su
vermelisiniz... to nurture (nö:-çı) = bakım vermek, beslemek,
yetiştirmek... Nature X Nurture karşıtlığına dikkat ediniz: Birinci
kampta yer alan kimi kavramlar: Congenital, by birth, genetic makeup... İkinci
kampta yer alan kimi kavramlar: acquired, upbringing, education,
environmental influences...
When the power of love
overcomes the love of power the world will know peace. -- Jimi Hendrix
(1942-1970) American Musician, Guitarist, Singer, Songwriter
power of love = aşkın
gücü... love of power = iktidar sevdası ve hırsı... Our old Jimi
wasn't just a pretty face, you know!..
Life's greatest happiness
is to be convinced we are loved. --Victor Hugo 1862
to be convinced = 1. İkna
edilmiş olmak; 2. Kesin inanıyor olmak...
Absence diminishes small
loves and increases great ones, as the wind blows out the candle and fans
the bonfire. --La Rochefoucald
Çözün bakalım:
"absence" "diminish" ediyormuş küçük aşkları ve
"increase" ediyormuş büyük aşkları, tıpkı (as) rüzgarın
"blow out" ettiği gibi "candle" yi ve "fan"
ladığı gibi "bonfire" yi... İngilizce çekimli bir dil değil.
İngilizcede sözcükler arası ilişkiler ardarda sıralanıştan
kaynaklanıyor. Topluca bakarak değerlendireceğimiz bir sözcük öbeği
diye bakıyorsanız, yandınız. Tümceleri bu şekilde çözüp anlamağa
çalışanlar, sınav süresi bittiğinde daha ancak soruları yarılamış
oluyorlar. Oysa İngilizcede her tümce, rulo halinde ardarda açıldıkça
anlaşılıp değerlendirilecek bir sözcükler dizilişi...
The magic of the first
love is the ignorance that it can never end. -- Disraeli
Bu adam koskoca Britanya
Başbakanıydı, 19. yy sonlarında; bakın ne işlerle uğraşmış, ama
bizimkinin yanında yine de esamesi okunmaz...
All I really need is
love, but a little chocolate now and then doesn't hurt! -- Lucy Van Pelt
(in Peanuts, by Charles M. Schulz)
Bunca yıl bizleri mutlu
eden bir adamın taksiratı mı olurmuş?. Toprağı bol olsun!

ON
MARRIAGE !!!
Marriage is the triumph
of imagination over intelligence. Second marriage is the triumph of hope
over experience. -- Oscar Wilde
(İlk) evliliğimiz, aklımızın
hayaller dünyamıza; ikinci evliliğimiz, deneyimlerimizin umut dünyamıza
yenik düşmesidir... (Üçüncüsünü varın siz değerlendirin...
Grameriyle biraz oynayarak çevirdim. imagination = hayal gücü, imgelem,
muhayyile... imaginary = hayali (hiç de iyi birşey değil)...
imaginative = hayal gücü yüksek, yaratıcı (çok iyi birşey)...
Bu
arada, "hayali ihracat" = fictive (veya, fictitious) exports...
(fik-tiv, fik-ti-şıs)
By all means marry. If
you get a good wife, you'll be happy. If you get a bad one, you'll become
a philosopher... and that is a good thing for any man. -- Socrates
by all means = hayhay,
pek tabii... By all means marry = Hayhay, evlenin, kardeşim!... (Sokrat,
biliyorsunuz vıdıvıdıcı karısından çektiğini, nasırından bile
çekmemişti!...)
Love at first sight is
easy to understand; it's when two people have been looking at each other
for a lifetime that it becomes a miracle. -- Sam Levenson
Bu da çok iyi: İlk
görüşte aşkı anlıyorum da, ömürboyu birbirinin suratına bakan iki
kişi arasında aşk bir mucizeden başka birşey değil!...
For two people in a
marriage to live together day after day is unquestionably the one miracle
the Vatican has overlooked. -- Bill Cosby
Sevimli dostumuz Cosby de
olayı aynı şekilde Vatikan'ın atladığı bir "mucize"
olarak görüyor. To overlook = 1) Farkına varmadan atlamak, görememek,
gözden kaçırmak; 2. Bile bile görmezden gelmek, müsamaha etmek... İki
karşıt anlamı bünyesinde birlikte barındıran ilginç bir sözcük...
Üçüncü bir anlamı daha var: Yukardan bakmak, yukardan görmek: Our
balcony overlooks the sea...
The middle years of
marriage are the most crucial. In the early years, spouses want each other
and in late years, they need each other. -- Rebecca Tilly
crucial (kru-şıl)
= yaşamsal önem taşıyan, dönüm noktası olabilecek nitelikte... crux
(kraks) = kritik nokta, meselenin özü, dönüm noktası, en önemli
nokta... gibi anlamlar taşıyan kökten geliyor: The crux of the matter
is that... vb. spouses (spau-zis) = eşler... Bu tümcenin ima ettiği
(to imply) anlam: In the middle years, the spouses neither want nor need
each other...
Bu arada, "brother;
sister" dışında İngilizce'de Türkçe "kardeş" anlamını
taşıyan "sibling" sözcüğünü biliyor musunuz? O da tıpkı
"spouse" (karı veya kocadan herhangi birisi) gibi eşeysiz, ama
pek fazla kullanılmayan bir sözcük...
If you want to sacrifice
the admiration of many men for the criticism of one, go ahead, get
married. -- Katherine Hepburn
(1940-50'li yılların
süper Holywood yıldızlarından... Az örnek oluşturmamıştı kadın
hakları için...)
Happy marriages begin
when we marry the ones we love, and they blossom when we love the ones we
marry. -- Tom Mullen
blossom (b-la-sım)
= çiçek vermek, bahar açmak, (mec) yeşerip boy atmak... Our love will
blossom just as daisies do blossom in springtime (Öf be!)... Eşanlamlı
bir başka sözcük: to bloom = çiçek açma, (mec) çiçekler gibi
taptaze, sağlıklı, güzel olma... The roses have been blooming all
through this summer... The roses must be in full bloom by this time... She
was in the bloom of youth...
When two people are under
the influence of the most violent, most insane, most delusive, and most
transient of passions, they are required to swear that they will remain in
that excited, abnormal, and exhausting condition continuously until death
do them part. -- George Bernard Shaw
sane = aklı başında...
insane = çılgın, fıttırmış... sanity (sæ-niti) = aklı başında
olma... insanity (in-sæ-niti) delilik, çılgınlık...
(sanitation = sanitasyon, hijyen, ile karıştırmayınız)... delusive
(dil-yu:-siv) = geçen sayımızda öğrendiğimiz
"delusion" sözcüğünü hatırladınız mı? İşte bu sözcüğün
anlamı da, "delusion" lara yol açan demek...
transient (træn-ziyınt)
= geçici... will remain = o durumda kalacaklar, olmakta devam
edecekler... exhausting = bitkin düşüren, tüm gücünü tüketen...
until death do them part = ölüm onları ayırıncaya kadar... (evlilik
yemininde geçen -- eski dilden -- "Until death do us part"
ibaresinden...)
|
|
|