| |
|

ON GOVERNMENT AND
POLITICS
The
organization of American society is an interlocking system of
semi-monopolies notoriously venal, an electorate notoriously
unenlightened, misled by a mass media notoriously phony. -- Paul Goodman
interlocking
= içiçe geçmiş ve birbiriyle bağlantılı... semi-monopolies = yarı-tekeller...
notorious [nou-t-riyıs) = adı kötüye çıkmış, kötülüğü
ile dile düşmüş... notoriety [noutı-rai-ıti] = kötü şöhret...
notary [nou-tıri] (genelde, public notary, şeklinde anılır) =
noter... [Dikkat -- İngilizce'de sıfatın addan sonra geldiği
birkaç örnekten birisi: "secretary general" gibi]... venal [vi:-nl]
= rüşvete açık, para ile elde edilir... a venal judge, venal
practices... ["corrupt" ve "corruption" daha yaygın
kullanılır]...
electorate
[i-lek-tırit] = seçmen kitlesi... unenlightened = aydınlanmamış,
cahil... [Yanmayan ampul başka: "unlit"]... to mislead (misled
- misled) = yanlış yönlendirmek, yoldan çıkarmak... phony [fou-ni]
[USA argo] = sahte, düzmece, kalp, kendi kendine gelin güvey olan
sahteci kişi... Yav, neler söylüyor bu adamlar! Bunların ağzına
biber sürmüyorlar mı oralarda?
If a
politician found he had cannibals among his constituents, he would promise
them missionaries for dinner. -- H. L. Mencken
cannibal [kæ-nibl]
= yamyam... constituents = bir seçim bölgesindeki (constituency) seçmenler...
missionary = misyoner... "Walla bu siyasetçiler bilseler seçmenler
arasında yamyamlar var, akşam yemeğine misyoner yedirmeyi bile
vadederler!"
Politics is
the art of looking for trouble, finding it whether it exists or not,
diagnosing it incorrectly, and applying the wrong remedy. -- Ernest Benn
looking for
trouble = bela aramak... whether it exists or not = mevcut olsun yada
olmasın... remedy [re-mıdi] = çare, deva...
Politicians
are interested in people. Not that this is a good thing. Fleas are
interested in dogs. -- P. J. O'Rourke
Not that
this is a good thing = Bu iyi birşey olduğu için değil... flea =
pire... ["köpek" sözcüğünün bizdeki gibi bir küçümseme
veya küfür anlamı taşımadığına dikkat ediniz. Zaten Türkçemiz bu
konuda başı çekiyor. Örneğin İngilizcede "bear" sözcüğü
hiç de küfür sayılmaz, ama İMKB'de "ayı" lardan söz etmek
ne kadar tuhaf kaçıyor. "Ayıcık" mı desek, ne? Bakalım
millet olarak yüreklerimizi dolduran "derin hayvan sevgimiz" ne
zaman dilimize yansıyacak?
The man with
the best job in the country is the Vice President. All he has to do is get
up every morning and say, "How's the President?" -- Will Rogers
Vice
President = Başkan Yardımcısı... Her sabah kalkınca Başkan'ın sağlığını
sormaktan başka işi yok... Buradaki kinaye iyi anlatılamamış. Ben
olsam "best job" yerine "the most promising job" filan
gibi birşey söylerdim!..
Government is
like a baby. An alimentary canal with a big appetite at one end and no
sense of responsibility at the other. -- Ronald Reagan, Saturday Evening
Post, 1965
alimentary
canal [æli-men-tırikı-næl] = sindirim borusu, sindirim
sistemi... "Hükumetler bebeklerdeki sindirim borusu gibi: Bir ucunda
kocaman bir iştah, öteki ucunda tam bir sorumsuzluk..." Demek ki Başkanlık
sistemi olunca böyle oluyo...
A government
is the only known vessel that leaks from the top. -- James Reston
vessel [ve-sl]
= tekne, kab... the only known vessel = bilinen yegane kab... that leaks
from the top = tepeden sızıntı yapan...

AMBROSE BIERCE
from The
Devil's Dictionary
Happiness
: An agreeable sensation arising from contemplating the misery of another.
Mutluluk
: Bir başka insanın çaresizlik ve mutsuzluğunu düşünerek elde
edilen hoş duygu...
Hatred
: A sentiment appropriate to the occasion of another's superiority.
Nefret
: Bir kimsenin sizden üstün olması durumunda duyulması gereken bir
duygu. ["to hate" fiil kökünden türeyen bu sözcüğün okunuşu:
heyt-rid]
Impiety
: Your irreverence toward my Deity.
Tanrıya saygısızlık
: Benim Tanrıma karşı saygısızlığınız... [pious (pa-yıs)
= dindar... impious (im-piyıs) = dine saygısız, mutekit
olmayan... piety (pa-yıti) = dindarlık... impiety (im-pa-yıti)
= dine saygısızlık, koyu dindar olmama hali... Bu sözcüklerin
"dinsiz" anlamına gelmediğine dikkat ediniz.]
Deliberation : The act of
examining one's bread to determine which side it is buttered on.
Ayrıntılı Düşünme :
Çıkarlarının ne yönde olduğunu saptamak amacıyla yapılan dikkatli
inceleme. [deliberately = bile bile, maksatlı olarak]
Day : A period of time of
twenty-four hours, mostly misspent.
Gün : Çoğu boşa
harcanan yirmi-dört saatten oluşan bir zaman süresi.
Birth : The first and
direst of all disasters.
Doğum : Başımıza
gelecek felaketlerin ilki ve en büyüğü... [dire (dayr) = ürkütücü,
korkunç, uğursuz]
Longevity : Uncommon
extension of the fear of death.
Uzun Ömür : Ölüm
korkusunun yaygın olmayan düzeyde uzaması. [okunuşu: lon-ge-viti]
Man : An animal so lost in
rapturous contemplation of what he thinks he is as to overlook what he
indubitably ought to be.
İnsanoğlu : Hüsnü
kuruntularını kendinden geçmiş şekilde kafasında evirip çevirirken,
olması gereken herşeyi gözden kaçıran bir hayvan. [indubitably =
undoubtedly = hiç şüphesiz, hiç kuşkusuz, kesinlikle...]
"doubt" sözcüğünde
/b/ sesinin okunmadığını biliyorsunuz, değil mi dostlar? Yani okunuşu:
/daut/ şeklinde -- ama tek hecede, yani /au/ bir diphthong
olarak... İki heceye bölüp "davut" gibi değil...
Logic : The art of thinking
and reasoning in strict accordance with the limitations and incapacities
of the human misunderstanding.
Mantık : İnsan [anlayışının]
sınırlılık ve yetersizliği ile tam uyum içinde düşünme ve akıl yürütme
sanatı. [okunuşu: lo-cik... logical (lo-cikl) = 1. mantıklı,
akla yatkın; mantıksal; 2. mantık bilimine ilişkin.
Year : A period of three
hundred and sixty-five disappointments.
Yıl : Üçyüzatmışbeş
hayalkırıklığından oluşan bir zaman birimi...
Life : A spiritual pickle
preserving the body from decay. We live in daily apprehension of its loss;
yet when lost it is not missed.
Yaşam : Vücudu çürümekten
koruyan tinsel salamura. Hergün onu yitirmek korkusu içinde yaşar, ama
yitirince de özlemeyiz. [pickle = turşu... Ah! Onlar "pickled
herrings" yiyorlar, ama rakıları yok; biz rakı içiyoruz, ama
"pickled herrings" imiz yok!]
Apologize : To lay the
foundation for a future offence.
Özür : Gelecekteki bir
kabahatin temelini atmak...
Optimist : A proponent of
the doctrine that black is white.
İyimser : Karaya ak
diyen öğretiyi savunan.
* * * * *
NOT
: Bir Sayın Üyemiz, buraya aldığım lafların hepsine katılıp katılmadığımı
sormuş. Wallaa, bir bölümünü ben söylesem daha güzel söylerdim
diye düşünmüyor değilim, ama konuşmak için ünlü olacağım günleri
bekliyorum... Örneğin şimdilerde yaptığı hayalgücü dolu tablolar
ile ünlenen bir eski devlet büyüğümüz, Picasso'nun sanatına ilişkin
görüşlerini eskiden hiç dile getiriyor muydu? Ne yaptı? Bekledi... Başka
işlerle avundu... En az Picasso kadar ünlü oluncaya değin... Akıllı
adam susmasını bilir, arkadaş!...

ON RELIGION, MOSTLY
BY VICTIMS & SCEPTICS
I don't agree
with those who think that the conflict is simply between two religions,
namely Christianity and Islam. . . To me, the key conflict is between
irrational blind faith and rational, logical minds. -- Taslima Nasrin
"key"
sözcüğünün Türkçedeki eşdeğer deyimde çoğu zaman
"kilit" kavramı ile gerçekleştiğine dikkat ediniz: "He
is our key man" Kilit adam mı, anahtar adam mı?... irrational (ir-ræ-şınıl)
= akıl dışı, mantıksız. Kök sözcüğün "reason" olduğunu
unutmayın: 1. neden, sebep; 1". mantık, muhakeme, akıl yürütme...
blind faith = körü körüne inanma. ("faith" sözcüğü üzerinde
bu sütunlarda çeşitli kereler durduk)
Religion is
now the first obstacle to women's advancement. Religion pulls human beings
backwards, it goes against science and progressiveness. Religion engulfs
people with a fear of the supernatural. It bars people from laughing and
never allows people to exercise their choice. -- Taslima Nasrin
engulf (in-galf)
= içine alıp boğmak... to bar =engellemek, engel oluşturmak... to
exercise their choice = seçme hakkını kullanmak...
Religion,
society and state from none of these do women get their proper honour. It
is religion which has created an unparalleled disparity between men and
women. -- Taslima Nasrin
İlk tümce:
Ne din, ne toplum ne de devlet kadına gereken saygıyı göstermiyor...
unparalleled = misli görülmemiş, benzersiz... disparity = eşitsizlik
("pair" oluşturamıyorlar, "parite" yok; okunuşu
dis-pæ-rity)...
The Bible and
the Church have been the greatest stumbling blocks in the way of woman's
emancipation. -- Elizabeth Cady Stanton
a stumbling
block = engel, ilerleneyi engelleyen şey... to stumble and fall =
sendeleyip düşmek... emancipation (imensi-pey-şın) = kölelikten
azat etme veya kurtulma, özgürlüğüne kavuşturma veya kavuşma...
To assert that
the earth revolves around the sun is as erroneous as to claim that Jesus
was not born of a virgin." Cardinal Bellarmine (1615, Galileo'nun
maahkemesi sırasında)
to assert =
iddia etmek, savlamak (çoğu kez, kanıt göstermeğe gerek duymaksızın
kuvvetle iddia etmek, anlamında)... erroneous (i-roun-yıs) = yanlış,
hatalı ("error" dan)... Çevirisi: Dünyanın güneş çevresinde
döndüğünü söylemek, [en az] İsa'nın bir bakireden doğmadığını
söylemek kadar büyük bir yanlışlığa düşmek olur... [Boşverin,
1615'de olacak o kadar... Şimdi 2002'lerdeyiz, hiç böyle şeyler söyleyen
çıkıyor mu içimizden??]
Christ died
for our sins. Dare we make his martyrdom meaningless by not committing
them? -- Jules Feiffer
Bu şahane
ifade yeteneği Türkçe'mizde de var, kuşkusuz... Ona onlarda birileri
çıkıp söylüyor bunları... Üstelik de dinleyici buluyor... Bizde de
söylersin de, sonra gardiyanlara anlatırsın gerisini... Çevirisi: İsa
bizim günahlarımız için öldü. Şimdi bu günahları işlemeyerek
onun kendini feda etmesini anlamsız hale düşürmek olur mu? [Dare we
make... = böyle birşey yapmağa cesaret edebilir miyiz?]
No actual
tyrant known to history has ever been guilty of one-hundredth of the
crimes, massacres, and other atrocities attributed to the Deity in the
Bible. -- Steve Allen
known to
history = tarihte bilinen, tarihin tanıdığı... ever = bugüne değin...
massacre (mæ-sıkı) = katliam... atrocity (tek-düm-teke)
= mezalim örneği, vahşet gösterisi, barbarlık uygulaması (yani, sürüp
giden bir durumdan değil, bir olaydan, gösterilen bir dehşet uygulamasından,
gerçekleştirilen bir durumdan söz ediyoruz)... Deity = Tanrı veya tanrı...
[The Bible]
has noble poetry in it... and some good morals and a wealth of obscenity,
and upwards of a thousand lies. -- Mark Twain
good morals
= iyi ahlaki değerler, örnekler, dersler... a wealth of = çok sayıda,
bol miktarda... obscenity = açık saçıklık, müstehcenlik...
Education: A
succession of eye-openers each involving the repudiation of some
previously held belief. -- George Bernard Shaw
repudiation
= reddetme, tanımama...
|
|
|
|

ANONYMOUS SAYINGS ON
MARRIAGE !!!
Marriage is like a cage;
those outside are desperate to get in and those inside are desperate to
get out.
Türkçe feryat çok daha
güçlü: Bülbülüm altın kafeste!... despair [dis-peı] =
umutsuzluk, çaresizlik... desperate [des-pırit] = 1. Çaresizlikten
deliye dönmüş; mutlaka bulması gerekiyor: We are in desperate need of
food and supplies... 2. Çaresizlikten gözleri dönmüş, vahşi ve
tehlikeli: Be careful; he's a very desperate man now... His failure made
him desperate; he was resolved to succeed or die in the attempt... 3.
Umutsuz, çaresiz, çok kötü durumda: The government must act quickly to
remedy the desperate situation the economy is in... Yukardaki deyişin en
iyi çevirisi: Dışardakiler girmek için, içerdekiler çıkmak için çırpınıyor...
Marriage is when a man and
woman become as one; the trouble starts when they try to decide which one.
"Become" fiili
"be" fiilinin süreç belirten halidir. Sözlüklerde,
"be" fiili "olmak" şeklinde çevrilirken,
"become" için de genelde "oluşmak" tanımı verilir.
Türkçe'ye çoğu zaman "hale gelmek, haline gelmek, -- lamak, --laşmak"
şeklinde çeviri verir. Bu kimliği ile, "get" fiili ile eşkullanımlı
olmakla birlikte, daha kitabi olduğunu ekleyebiliriz: to be fat, to get
fat, to become fat...
Before marriage, a man
yearns for the woman he loves. After marriage, the 'Y' becomes silent.
yearn [yö:n] [Unutmayın,
bunlar UK okunuşları, USA İngilizcesinde /r/ belirgin biçimde telaffuz
edilecektir] = (for veya after alır) Büyük özlem duymak, çok
istemek... "Y" harfini kaldırınca: earn [ö:n] = para
kazanmak... He yearns for her... He earns for her...
Every man wants a wife who
is beautiful, understanding, economical and a good cook. But the law
allows only one wife.
"Economy" sözcüğünün
sıfat hali "economic" tir. Asla "economical
system/measures/situation" diyemezsiniz. Doğrusu "the economic
system, economic measures, the economic situation" vb...
"Economical" tümüyle farklı bir anlam taşır = Tasarrufa yol
açan, tasarruflu, hesaplı... Karışıklık her iki anlamın Türkçe'de
tek sözcükle karşılanmasından kaynaklanıyor: Hükumet ekonomik paket
açıyor; Evimizde ekonomik paket OMO kullanıyoruz... Bu arada, to
economize = tasarruf etmek, harcamalardan kısmak demektir: We economize
ON something BY doing something...
Marriages are made in
heaven. But so again, are thunder and lightning.
heaven = Cennet, cennet
gibi yer, gökler, "yukardaki" alem... to go to (to be in)
heaven X to hell : "I'm in heaven when we dance cheek to
cheek"... Heaven forbid! = Allah korusun! Allah yazdıysa bozsun...
Good Heavens! = Aman Allahım! (şaşkınlık, beklemiyor olmak)... Thank
Heaven you're back. Allaha şükür ki döndün...
I recently read that love
is entirely a matter of chemistry. That must be why my wife treats me like
toxic waste.
Buradaki
"recently" + past tense kullanımı colloquial English açısından
yanlış değil, ama intermediate arkadaşların bunu şimdilik görmezden
gelmelerini ve present perfect kurallarına sadık kalmalarını öneririm.
A man is incomplete until
he is married. After that, he is finished.
İlk bakışta çok
"banal" [bı-na:l] görünüyor, di mi!! Ama,
"finished" sözcüğünün "bitti" ve "işi
bitti, defteri dürüldü" şeklindeki değişik anlamlarını düşünürseniz,
bayağı yakışıklı bir söz... Bu arada, en sevdiğim şairlerden biri
olan John Donne (17 yy başları, metafizik ekolden) evlendiğinde şu mısraları
karalamıştı: "John Donne / Ann Donne / Undone"... Yani, işleri
bitik, defterleri dürüldü...
I'm an excellent
housekeeper. Every time I get a divorce, I keep the house.
İmza: Şen Dul...
Housekeeper = Ev işlerine nezaret eden kadın, kadın kahya... Bu işleri
evin hanımından başkası ücretsiz üstlenmeyeceğine göre, çok haklı
ve şahane bir itiraf...

FAMOUS LAST WORDS !!
AND THEN THEY ATE
THEM !!
"Ünlü
Son Sözler" bilirsiniz özdeyiş derleyicilerin en çok sevdiği
alanlardan birisi... Merakla, ibretle, hatta nefretle okuruz bunları...
Deyim burada mizahi bir mecaz olarak kullanılıyor: And then they ate
them = Sonra da yalayıp yutmak zorunda kaldılar...
* * * * *
"That
rainbow song's no good. Take it out." - MGM memo after first showing
of The Wizard Of Oz
"Oz Büyücüsü"
adlı ünlü filmin unutulmayan şarkısı "Somewhere Over The
rainbow" şarkısından söz ediliyor !!
"Forget
it. No Civil War picture ever made a nickel." - MGM executive,
advising against investing in Gone With The Wind
Metro-Goldwyn-Mayer
şirket yöneticisinin filme yatırım yapılmaması yönündeki muhteşem
yargısı: "Unutun bunu... Bugüne değin bir kuruş para kazandıran
bir İç Savaş filmi olmadı." Ve bunu "Rüzgar Gibi Geçti"
için söylemiş...
"You'd
better learn secretarial skills or else get married." - Modeling
agency, rejecting Marilyn Monroe in 1944
Model ajansı,
MM'yi reddederken: "Sen en iyisi gidip sekreterlik öğren yada
evlen!"
"You
ought to go back to driving a truck." - Concert manager, firing Elvis
Presley in 1954
Konser
menejeri Elvis'i işten kovarken: "Se en iyisi yine kamyon şöförlüğüne
dön!"
"Can't
act. Can't sing. Slightly bald. Can dance a little." - A film
company's verdict on Fred Astaire's 1928 screen test
Bir filim şirketinin
Fred Astaire hakkındaki kararı: "Rol yapamıyor. Şarkı söyleyemiyor.
Hafiften dazlak. Biraz dans edebiliyor."
"Radio
has no future." "X-rays are clearly a hoax". "The
aeroplane is scientifically impossible." - Royal Society president
Lord Kelvin, 1897-9.
Kraliyet
Akademisi Başkanından inciler: "Radyonun geleceği yok... X-ışınları
kesinlikle (açıkça) bir aldatmaca (düzmece)... Uçak bilimsel olarak
olanaksız..."
"Brain
work will cause women to go bald." - Berlin professor, 1914
Bence Sayın
Profesör aslında "cold" demek istemiştir: kayıtlara yanlış
geçmiş olsa gerek !!!
SON BİR
NOKTA: Alt başlıkta geçen "ate" (past tense of to eat)
sözcüğü için /eyt/ okunuşu bir "Americanism" sayılabilirse
de, BBC İngilizcesinde kesinlikle /et/ şeklindedir.

THAT MYSTERIOUS
FEELING CALLED "LOVE"
Let's Get Romantic
Today, For A Change !!
Today I begin
to understand what love must be, if it exists... When we are parted, we
each feel the lack of the other half of ourselves. We are incomplete like
a book in two volumes of which the first has been lost. That is what I
imagine love to be: incompleteness in absence. -- Goncourt
when we are
parted = ayrıldığımızda, ayrı olduğumuzda... incompleteness in
absence = "Sen yarım, ben yarım; birleşmek mümkün değil;
Dertlerde tamamlandık, yaşamakta değil..." (O. Gencebay)
I am nothing
special, of this I am sure. I am a common man with common thoughts and
I've led a common life. There are no monuments dedicated to me and my name
will soon be forgotten, but I've loved another with all my heart and soul,
and to me, this has always been enough. -- Nicholas Sparks, "The
Notebook"
a common man
... etc = sıradan bir adam, sıradan düşünceleri olan, sıradan bir
hayat yaşamış... no monuments dedicated to me = adıma dikilmiş anıt
yok... ve adım çok geçmeden unutulacak... Ama bir başkasını bütün
kalbim ve ruhumla sevdim ve bu benim için her zaman yeterli oldu... [Bu
adam gerçekten sevmiş, arkadaş...]
Once I dropped
a tear in the ocean. When I find it is when I'll stop loving you. --
Anonymous
Bir
keresinde gözyaşlarım okyanuslara karışmıştı. Bulabilirsem sana
olan aşkım biter ancak... [Aslına daha sadık bir çeviri: Bir
keresinde gözyaşlarımı yitirmiştim okyanusta... Dikkat ederseniz,
ikinci bölüm için de doğru çeviri: "Onu bulduğum zamandır
ancak..." Ama biliyorsunuz "Translations, like wives, are seldom
faithful if they are in the least attractive" (Roy Campbell): Türkçe
uyarlaması: Çeviri, güzel bir kadın gibi, sadıksa çekici, cekici ise
sadık olmaz!
At the touch
of love, everyone becomes a poet. -- Plato
Feylezof
Eflatun, daha o zamanlardan Anadolu'nun ruhunu okumuş: Bizde herkes şair...
There is no
remedy for love but to love more. -- Henry David Thoreau
Thoreau
dilimize çevrildi mi acaba? Amerika'yı Amerika yapan temel akımlardan
birisinin "civil disobedience" kavramı olduğunu biliyor muyuz?
Being deeply
loved by someone gives you strength, while loving someone deeply gives you
courage. -- Lao-Tzu
Bu Çinlilerin
çok güzel düşünceleri var da, bir de köpek eti yemekten vazgeçseler!!
En sadık dostunu besleyip yiyen adamlardan "sevgi" sözünü işitmek
tuhaf geliyor. En yakın akrabalarının beynini çıkarıp yemeleri gibi
(Canlı Maymun Lokantaları)... Romantik olalım dedik, bakın yine
nerelere geldik...
We are each of
us angels with only one wing, and we can only fly embracing each other.
-- Luciano De Crescenzo
Herbirimiz
birer tek kanatlı meleğiz; kucaklaşırsak birlikte uçabiliriz...
Our hours in
love have wings; in absence, crutches. -- Colley Cibber, 1671-1757,
British Actor-Manager, Playwright
Sevince
kanatlarımız var, sevginin yokluğunda koltuk değneklerimiz...
May you live
as long as you wish and love as long as you live. -- Robert A.
Heinlein
Dilediğinizce
uzun yaşayın, yaşadığınızca uzun sevin, dostlar!...

MISCELLANEOUS
Anyone who stops learning
is old, whether at twenty or eighty. Anyone who keeps learning stays
young. The greatest thing in life is to keep your mind young. -- HENRY
FORD
who stops learning = öğrenmeyi
bırakan, öğrenmekten vazgeçen... whether at twenty or eighty = ister
yirmisinde olsun, ister sekseninde... to keep your mind young = zihninizi
genç tutmak...
"In the long run the
pessimist may be proved right, but the optimist has a better time on the
trip." -- DANIEL L. REARDON
in the long run =
sonunda, uzun vadede, pekçok iniş çıkıştan sonra... be proved right
= haklılığı ve doğruyu düşünüp dile getirdiği kanıtlanmak...
has a better time on the trip = yolculuk boyunca daha iyi, daha hoşça
vakit geçirir...
In politics stupidity is not a handicap. --
NAPOLEON BONAPARTE
stupidity = aptallık,
ahmaklık, budalalık... handicap = engel, elverişsizlik, dezavantaj...
handicapped = belli bir engelleme uygulanmış, dezavantajlı duruma düşürülmüş,
sakat, malül... mentally handicapped = zihinsel özürlü...
"It is better to be hated for what one
is than to be loved for what one is not." --ANDRÉ GIDE
what one is = kişinin
ne/kim/nasıl olduğu... I love you for what you are / I love you as you
are... Seni olduğun gibi seviyorum... Dikkat: Bu tümce, "bütün
kusurlarına rağmen" nüansı da taşıyabilir.
"Men always want to be a woman's first
love - women like to be a man's last romance." -- OSCAR WILDE
a woman's first love =
bir kadının ilk aşkı... a man's last romance = bir erkeğin son sevdası,
son sevgilisi...
|
|
|