ünlü sözler, ünlülerin sözleri,  ingilizce türkçe çeviri güzel sözler 02 -- İngilizce dersler için türkçe çeviri ile yardımcı okuma: ünlü sözler, ünlülerin sözleri,  -- özdeyişler, özdeyiş, vecize, güzel sözler, özlü sözler -- quotation = 1. the act of quoting. 2. that which is quoted from a book, poem, speech, etc., as "quotations from Shakespeare". 3. the statement of the current price of an article. 4. an estimate of the cost of a piece of work. "Can you give me a quotation for building a garden pool?" -- görüşülerini birkaç sözcükle özetleyen yargısı. Eşanlamlı = aforizma, vecize... Eskiden "vecize" sözcüğü yaygın bilinirdi. Şimdilerde çoğunluk "özdeyiş" kullanılıyor. ÜNLÜ SÖZLER deyimi de bir başka terim. -- Özdeyiş / vecize / İngilizce quotations özlü sözler... İngilizce dersler için Türk öğrenciler için özel... Özdeyişler, özdeyiş, vecize, ingilizce dersler, copyright01-ünlü sözlercopyright02-ünlü saözler Doç. Dr. Yalçın İzbul,  http://www.ingilizce-ders.com

 

özdeyişler

QUOTATIONS / ÖZDEYİŞLER - 02

CHUNKS OF WISDOM OR DROPLETS OF BANALITY ?

Özdeyişler--01     Özdeyişler-- 03

Famous Last Words

 

özdeyişler

 E-KİTAP

İngilizce-Türkçe çeviri ve açıklamalı ünlü sözler, özdeyişler, vecizeler; ünlü kişiler / güzel, komik, gerçekçi sözler; İngilizce-Türkçe deyimler

 

    TIKLAYINIZ   

 
 

 
 
ünlü sözler
ON GOVERNMENT AND POLITICS

The organization of American society is an interlocking system of semi-monopolies notoriously venal, an electorate notoriously unenlightened, misled by a mass media notoriously phony. -- Paul Goodman

interlocking = içiçe geçmiş ve birbiriyle bağlantılı... semi-monopolies = yarı-tekeller... notorious [nou--riyıs) = adı kötüye çıkmış, kötülüğü ile dile düşmüş... notoriety [noutı-rai-ıti] = kötü şöhret... notary [nou-tıri] (genelde, public notary, şeklinde anılır) = noter... [Dikkat -- İngilizce'de sıfatın addan sonra geldiği birkaç örnekten birisi: "secretary general" gibi]... venal [vi:-nl] = rüşvete açık, para ile elde edilir... a venal judge, venal practices... ["corrupt" ve "corruption" daha yaygın kullanılır]...

electorate [i-lek-tırit] = seçmen kitlesi... unenlightened = aydınlanmamış, cahil... [Yanmayan ampul başka: "unlit"]... to mislead (misled - misled) = yanlış yönlendirmek, yoldan çıkarmak... phony [fou-ni] [USA argo] = sahte, düzmece, kalp, kendi kendine gelin güvey olan sahteci kişi... Yav, neler söylüyor bu adamlar! Bunların ağzına biber sürmüyorlar mı oralarda?

If a politician found he had cannibals among his constituents, he would promise them missionaries for dinner. -- H. L. Mencken

cannibal [-nibl] = yamyam... constituents = bir seçim bölgesindeki (constituency) seçmenler... missionary = misyoner... "Walla bu siyasetçiler bilseler seçmenler arasında yamyamlar var, akşam yemeğine misyoner yedirmeyi bile vadederler!"

copyright01-ünlü sözlercopyright02-ünlü saözler Doç. Dr. Yalçın İzbul,  http://www.ingilizce-ders.com

Politics is the art of looking for trouble, finding it whether it exists or not, diagnosing it incorrectly, and applying the wrong remedy. -- Ernest Benn

looking for trouble = bela aramak... whether it exists or not = mevcut olsun yada olmasın... remedy [re-mıdi] = çare, deva...

Politicians are interested in people. Not that this is a good thing. Fleas are interested in dogs. -- P. J. O'Rourke

Not that this is a good thing = Bu iyi birşey olduğu için değil... flea = pire... ["köpek" sözcüğünün bizdeki gibi bir küçümseme veya küfür anlamı taşımadığına dikkat ediniz. Zaten Türkçemiz bu konuda başı çekiyor. Örneğin İngilizcede "bear" sözcüğü hiç de küfür sayılmaz, ama İMKB'de "ayı" lardan söz etmek ne kadar tuhaf kaçıyor. "Ayıcık" mı desek, ne? Bakalım millet olarak yüreklerimizi dolduran "derin hayvan sevgimiz" ne zaman dilimize yansıyacak?

The man with the best job in the country is the Vice President. All he has to do is get up every morning and say, "How's the President?" -- Will Rogers

Vice President = Başkan Yardımcısı... Her sabah kalkınca Başkan'ın sağlığını sormaktan başka işi yok... Buradaki kinaye iyi anlatılamamış. Ben olsam "best job" yerine "the most promising job" filan gibi birşey söylerdim!..

Government is like a baby. An alimentary canal with a big appetite at one end and no sense of responsibility at the other. -- Ronald Reagan, Saturday Evening Post, 1965

alimentary canal [æli-men-tırikı-næl] = sindirim borusu, sindirim sistemi... "Hükumetler bebeklerdeki sindirim borusu gibi: Bir ucunda kocaman bir iştah, öteki ucunda tam bir sorumsuzluk..." Demek ki Başkanlık sistemi olunca böyle oluyo...

A government is the only known vessel that leaks from the top. -- James Reston

vessel [ve-sl] = tekne, kab... the only known vessel = bilinen yegane kab... that leaks from the top = tepeden sızıntı yapan...

Doç. Dr. Yalçın İzbul,  http://www.ingilizce-ders.com

AMBROSE  BIERCE 
from The Devil's Dictionary

Happiness : An agreeable sensation arising from contemplating the misery of another.

Mutluluk : Bir başka insanın çaresizlik ve mutsuzluğunu düşünerek elde edilen hoş duygu...

Hatred : A sentiment appropriate to the occasion of another's superiority.

Nefret : Bir kimsenin sizden üstün olması durumunda duyulması gereken bir duygu. ["to hate" fiil kökünden türeyen bu sözcüğün okunuşu: heyt-rid]

Impiety : Your irreverence toward my Deity.

Tanrıya saygısızlık : Benim Tanrıma karşı saygısızlığınız... [pious (pa-yıs) = dindar... impious (im-piyıs) = dine saygısız, mutekit olmayan... piety (pa-yıti) = dindarlık... impiety (im-pa-yıti) = dine saygısızlık, koyu dindar olmama hali... Bu sözcüklerin "dinsiz" anlamına gelmediğine dikkat ediniz.]

Deliberation : The act of examining one's bread to determine which side it is buttered on.

Ayrıntılı Düşünme : Çıkarlarının ne yönde olduğunu saptamak amacıyla yapılan dikkatli inceleme. [deliberately = bile bile, maksatlı olarak]

Day : A period of time of twenty-four hours, mostly misspent.

Gün : Çoğu boşa harcanan yirmi-dört saatten oluşan bir zaman süresi.

Birth : The first and direst of all disasters.

Doğum : Başımıza gelecek felaketlerin ilki ve en büyüğü... [dire (dayr) = ürkütücü, korkunç, uğursuz]

Longevity : Uncommon extension of the fear of death.

Uzun Ömür : Ölüm korkusunun yaygın olmayan düzeyde uzaması. [okunuşu: lon-ge-viti]

Man : An animal so lost in rapturous contemplation of what he thinks he is as to overlook what he indubitably ought to be.

İnsanoğlu : Hüsnü kuruntularını kendinden geçmiş şekilde kafasında evirip çevirirken, olması gereken herşeyi gözden kaçıran bir hayvan. [indubitably = undoubtedly = hiç şüphesiz, hiç kuşkusuz, kesinlikle...]

"doubt" sözcüğünde /b/ sesinin okunmadığını biliyorsunuz, değil mi dostlar? Yani okunuşu: /daut/ şeklinde -- ama tek hecede, yani /au/ bir diphthong  olarak... İki heceye bölüp "davut" gibi değil...

Logic : The art of thinking and reasoning in strict accordance with the limitations and incapacities of the human misunderstanding.

Mantık : İnsan [anlayışının] sınırlılık ve yetersizliği ile tam uyum içinde düşünme ve akıl yürütme sanatı. [okunuşu: lo-cik... logical (lo-cikl) = 1. mantıklı, akla yatkın; mantıksal; 2. mantık bilimine ilişkin.

Year : A period of three hundred and sixty-five disappointments.

Yıl : Üçyüzatmışbeş hayalkırıklığından oluşan bir zaman birimi...

Life : A spiritual pickle preserving the body from decay. We live in daily apprehension of its loss; yet when lost it is not missed.

Yaşam : Vücudu çürümekten koruyan tinsel salamura. Hergün onu yitirmek korkusu içinde yaşar, ama yitirince de özlemeyiz. [pickle = turşu... Ah! Onlar "pickled herrings" yiyorlar, ama rakıları yok; biz rakı içiyoruz, ama "pickled herrings" imiz yok!]

Apologize : To lay the foundation for a future offence.

Özür : Gelecekteki bir kabahatin temelini atmak...

Optimist : A proponent of the doctrine that black is white.

İyimser : Karaya ak diyen öğretiyi savunan.

* * * * *

NOT : Bir Sayın Üyemiz, buraya aldığım lafların hepsine katılıp katılmadığımı sormuş. Wallaa, bir bölümünü ben söylesem daha güzel söylerdim diye düşünmüyor değilim, ama konuşmak için ünlü olacağım günleri bekliyorum... Örneğin şimdilerde yaptığı hayalgücü dolu tablolar ile ünlenen bir eski devlet büyüğümüz, Picasso'nun sanatına ilişkin görüşlerini eskiden hiç dile getiriyor muydu? Ne yaptı? Bekledi... Başka işlerle avundu... En az Picasso kadar ünlü oluncaya değin... Akıllı adam susmasını bilir, arkadaş!...

Doç. Dr. Yalçın İzbul,  http://www.ingilizce-ders.com 

ON RELIGION, MOSTLY BY VICTIMS & SCEPTICS

I don't agree with those who think that the conflict is simply between two religions, namely Christianity and Islam. . . To me, the key conflict is between irrational blind faith and rational, logical minds. -- Taslima Nasrin

"key" sözcüğünün Türkçedeki eşdeğer deyimde çoğu zaman "kilit" kavramı ile gerçekleştiğine dikkat ediniz: "He is our key man" Kilit adam mı, anahtar adam mı?... irrational (ir--şınıl) = akıl dışı, mantıksız. Kök sözcüğün "reason" olduğunu unutmayın: 1. neden, sebep; 1". mantık, muhakeme, akıl yürütme... blind faith = körü körüne inanma. ("faith" sözcüğü üzerinde bu sütunlarda çeşitli kereler durduk)

Religion is now the first obstacle to women's advancement. Religion pulls human beings backwards, it goes against science and progressiveness. Religion engulfs people with a fear of the supernatural. It bars people from laughing and never allows people to exercise their choice. -- Taslima Nasrin

engulf (in-galf) = içine alıp boğmak... to bar =engellemek, engel oluşturmak... to exercise their choice = seçme hakkını kullanmak...

Religion, society and state from none of these do women get their proper honour. It is religion which has created an unparalleled disparity between men and women. -- Taslima Nasrin

İlk tümce: Ne din, ne toplum ne de devlet kadına gereken saygıyı göstermiyor... unparalleled = misli görülmemiş, benzersiz... disparity = eşitsizlik ("pair" oluşturamıyorlar, "parite" yok; okunuşu dis--rity)...

The Bible and the Church have been the greatest stumbling blocks in the way of woman's emancipation. -- Elizabeth Cady Stanton

a stumbling block = engel, ilerleneyi engelleyen şey... to stumble and fall = sendeleyip düşmek... emancipation (imensi-pey-şın) = kölelikten azat etme veya kurtulma, özgürlüğüne kavuşturma veya kavuşma...

To assert that the earth revolves around the sun is as erroneous as to claim that Jesus was not born of a virgin." Cardinal Bellarmine (1615, Galileo'nun maahkemesi sırasında)

to assert = iddia etmek, savlamak (çoğu kez, kanıt göstermeğe gerek duymaksızın kuvvetle iddia etmek, anlamında)... erroneous (i-roun-yıs) = yanlış, hatalı ("error" dan)... Çevirisi: Dünyanın güneş çevresinde döndüğünü söylemek, [en az] İsa'nın bir bakireden doğmadığını söylemek kadar büyük bir yanlışlığa düşmek olur... [Boşverin, 1615'de olacak o kadar... Şimdi 2002'lerdeyiz, hiç böyle şeyler söyleyen çıkıyor mu içimizden??]

Christ died for our sins. Dare we make his martyrdom meaningless by not committing them? -- Jules Feiffer

Bu şahane ifade yeteneği Türkçe'mizde de var, kuşkusuz... Ona onlarda birileri çıkıp söylüyor bunları... Üstelik de dinleyici buluyor... Bizde de söylersin de, sonra gardiyanlara anlatırsın gerisini... Çevirisi: İsa bizim günahlarımız için öldü. Şimdi bu günahları işlemeyerek onun kendini feda etmesini anlamsız hale düşürmek olur mu? [Dare we make... = böyle birşey yapmağa cesaret edebilir miyiz?]

No actual tyrant known to history has ever been guilty of one-hundredth of the crimes, massacres, and other atrocities attributed to the Deity in the Bible. -- Steve Allen

known to history  = tarihte bilinen, tarihin tanıdığı... ever = bugüne değin... massacre (-sıkı) = katliam... atrocity (tek-düm-teke) = mezalim örneği, vahşet gösterisi, barbarlık uygulaması (yani, sürüp giden bir durumdan değil, bir olaydan, gösterilen bir dehşet uygulamasından, gerçekleştirilen bir durumdan söz ediyoruz)... Deity = Tanrı veya tanrı...

[The Bible] has noble poetry in it... and some good morals and a wealth of obscenity, and upwards of a thousand lies. -- Mark Twain

good morals = iyi ahlaki değerler, örnekler, dersler... a wealth of = çok sayıda, bol miktarda... obscenity = açık saçıklık, müstehcenlik...

Education: A succession of eye-openers each involving the repudiation of some previously held belief.  -- George Bernard Shaw

repudiation = reddetme, tanımama...

copyright01-ünlü sözlercopyright02-ünlü saözler Doç. Dr. Yalçın İzbul,  http://www.ingilizce-ders.com

 

 
 
ünlü sözler
ANONYMOUS SAYINGS ON MARRIAGE !!!

Marriage is like a cage; those outside are desperate to get in and those inside are desperate to get out.

Türkçe feryat çok daha güçlü: Bülbülüm altın kafeste!... despair [dis-peı] = umutsuzluk, çaresizlik... desperate [des-pırit] = 1. Çaresizlikten deliye dönmüş; mutlaka bulması gerekiyor: We are in desperate need of food and supplies... 2. Çaresizlikten gözleri dönmüş, vahşi ve tehlikeli: Be careful; he's a very desperate man now... His failure made him desperate; he was resolved to succeed or die in the attempt... 3. Umutsuz, çaresiz, çok kötü durumda: The government must act quickly to remedy the desperate situation the economy is in... Yukardaki deyişin en iyi çevirisi: Dışardakiler girmek için, içerdekiler çıkmak için çırpınıyor...

Marriage is when a man and woman become as one; the trouble starts when they try to decide which one.

"Become" fiili "be" fiilinin süreç belirten halidir. Sözlüklerde, "be" fiili "olmak" şeklinde çevrilirken, "become" için de genelde "oluşmak" tanımı verilir. Türkçe'ye çoğu zaman "hale gelmek, haline gelmek, -- lamak, --laşmak" şeklinde çeviri verir. Bu kimliği ile, "get" fiili ile eşkullanımlı olmakla birlikte, daha kitabi olduğunu ekleyebiliriz: to be fat, to get fat, to become fat...

Before marriage, a man yearns for the woman he loves. After marriage, the 'Y' becomes silent.

yearn [yö:n] [Unutmayın, bunlar UK okunuşları, USA İngilizcesinde /r/ belirgin biçimde telaffuz edilecektir] = (for veya after alır) Büyük özlem duymak, çok istemek... "Y" harfini kaldırınca: earn [ö:n] = para kazanmak... He yearns for her... He earns for her...

Every man wants a wife who is beautiful, understanding, economical and a good cook. But the law allows only one wife.

"Economy" sözcüğünün sıfat hali "economic" tir. Asla "economical system/measures/situation" diyemezsiniz. Doğrusu "the economic system, economic measures, the economic situation" vb... "Economical" tümüyle farklı bir anlam taşır = Tasarrufa yol açan, tasarruflu, hesaplı... Karışıklık her iki anlamın Türkçe'de tek sözcükle karşılanmasından kaynaklanıyor: Hükumet ekonomik paket açıyor; Evimizde ekonomik paket OMO kullanıyoruz... Bu arada, to economize = tasarruf etmek, harcamalardan kısmak demektir: We economize ON something BY doing something...

Marriages are made in heaven. But so again, are thunder and lightning.

heaven = Cennet, cennet gibi yer, gökler, "yukardaki" alem... to go to (to be in) heaven X to hell : "I'm in heaven when we dance cheek to cheek"... Heaven forbid! = Allah korusun! Allah yazdıysa bozsun... Good Heavens! = Aman Allahım! (şaşkınlık, beklemiyor olmak)... Thank Heaven you're back. Allaha şükür ki döndün...

I recently read that love is entirely a matter of chemistry. That must be why my wife treats me like toxic waste.

Buradaki "recently" + past tense kullanımı colloquial English açısından yanlış değil, ama intermediate arkadaşların bunu şimdilik görmezden gelmelerini ve present perfect kurallarına sadık kalmalarını öneririm.

A man is incomplete until he is married. After that, he is finished.

İlk bakışta çok "banal" [bı-na:l] görünüyor, di mi!! Ama, "finished" sözcüğünün "bitti" ve "işi bitti, defteri dürüldü" şeklindeki değişik anlamlarını düşünürseniz, bayağı yakışıklı bir söz... Bu arada, en sevdiğim şairlerden biri olan John Donne (17 yy başları, metafizik ekolden) evlendiğinde şu mısraları karalamıştı: "John Donne / Ann Donne / Undone"... Yani, işleri bitik, defterleri dürüldü...

I'm an excellent housekeeper. Every time I get a divorce, I keep the house.

İmza: Şen Dul... Housekeeper = Ev işlerine nezaret eden kadın, kadın kahya... Bu işleri evin hanımından başkası ücretsiz üstlenmeyeceğine göre, çok haklı ve şahane bir itiraf...

FAMOUS LAST WORDS !! 
AND THEN THEY ATE THEM !!

"Ünlü Son Sözler" bilirsiniz özdeyiş derleyicilerin en çok sevdiği alanlardan birisi... Merakla, ibretle, hatta nefretle okuruz bunları... Deyim burada mizahi bir mecaz olarak kullanılıyor: And then they ate them = Sonra da yalayıp yutmak zorunda kaldılar...

* * * * *

"That rainbow song's no good. Take it out." - MGM memo after first showing of The Wizard Of Oz

"Oz Büyücüsü" adlı ünlü filmin unutulmayan şarkısı "Somewhere Over The rainbow" şarkısından söz ediliyor !!

"Forget it. No Civil War picture ever made a nickel." - MGM executive, advising against investing in Gone With The Wind

Metro-Goldwyn-Mayer şirket yöneticisinin filme yatırım yapılmaması yönündeki muhteşem yargısı: "Unutun bunu... Bugüne değin bir kuruş para kazandıran bir İç Savaş filmi olmadı." Ve bunu "Rüzgar Gibi Geçti" için söylemiş...

"You'd better learn secretarial skills or else get married." - Modeling agency, rejecting Marilyn Monroe in 1944

Model ajansı, MM'yi reddederken: "Sen en iyisi gidip sekreterlik öğren yada evlen!"

"You ought to go back to driving a truck." - Concert manager, firing Elvis Presley in 1954

Konser menejeri Elvis'i işten kovarken: "Se en iyisi yine kamyon şöförlüğüne dön!"

"Can't act. Can't sing. Slightly bald. Can dance a little." - A film company's verdict on Fred Astaire's 1928 screen test

Bir filim şirketinin Fred Astaire hakkındaki kararı: "Rol yapamıyor. Şarkı söyleyemiyor. Hafiften dazlak. Biraz dans edebiliyor."

"Radio has no future." "X-rays are clearly a hoax". "The aeroplane is scientifically impossible." - Royal Society president Lord Kelvin, 1897-9.

Kraliyet Akademisi Başkanından inciler: "Radyonun geleceği yok... X-ışınları kesinlikle (açıkça) bir aldatmaca (düzmece)... Uçak bilimsel olarak olanaksız..." 

"Brain work will cause women to go bald." - Berlin professor, 1914

Bence Sayın Profesör aslında "cold" demek istemiştir: kayıtlara yanlış geçmiş olsa gerek !!!

SON BİR NOKTA: Alt başlıkta geçen "ate" (past tense of to eat) sözcüğü için /eyt/ okunuşu bir "Americanism" sayılabilirse de, BBC İngilizcesinde kesinlikle /et/ şeklindedir.

Doç. Dr. Yalçın İzbul,  http://www.ingilizce-ders.com

THAT MYSTERIOUS FEELING CALLED "LOVE"
Let's Get Romantic Today, For A Change !!

Today I begin to understand what love must be, if it exists... When we are parted, we each feel the lack of the other half of ourselves. We are incomplete like a book in two volumes of which the first has been lost. That is what I imagine love to be: incompleteness in absence. -- Goncourt

when we are parted = ayrıldığımızda, ayrı olduğumuzda... incompleteness in absence = "Sen yarım, ben yarım; birleşmek mümkün değil; Dertlerde tamamlandık, yaşamakta değil..." (O. Gencebay)

I am nothing special, of this I am sure. I am a common man with common thoughts and I've led a common life. There are no monuments dedicated to me and my name will soon be forgotten, but I've loved another with all my heart and soul, and to me, this has always been enough. -- Nicholas Sparks, "The Notebook"

a common man ... etc = sıradan bir adam, sıradan düşünceleri olan, sıradan bir hayat yaşamış... no monuments dedicated to me = adıma dikilmiş anıt yok... ve adım çok geçmeden unutulacak... Ama bir başkasını bütün kalbim ve ruhumla sevdim ve bu benim için her zaman yeterli oldu... [Bu adam gerçekten sevmiş, arkadaş...]

Once I dropped a tear in the ocean. When I find it is when I'll stop loving you. -- Anonymous

Bir keresinde gözyaşlarım okyanuslara karışmıştı. Bulabilirsem sana olan aşkım biter ancak... [Aslına daha sadık bir çeviri: Bir keresinde gözyaşlarımı yitirmiştim okyanusta... Dikkat ederseniz, ikinci bölüm için de doğru çeviri: "Onu bulduğum zamandır ancak..." Ama biliyorsunuz "Translations, like wives, are seldom faithful if they are in the least attractive" (Roy Campbell): Türkçe uyarlaması: Çeviri, güzel bir kadın gibi, sadıksa çekici, cekici ise sadık olmaz!  

At the touch of love, everyone becomes a poet.  -- Plato

Feylezof Eflatun, daha o zamanlardan Anadolu'nun ruhunu okumuş: Bizde herkes şair...

There is no remedy for love but to love more.  -- Henry David Thoreau

Thoreau dilimize çevrildi mi acaba? Amerika'yı Amerika yapan temel akımlardan birisinin "civil disobedience" kavramı olduğunu biliyor muyuz?

Being deeply loved by someone gives you strength, while loving someone deeply gives you courage. -- Lao-Tzu

Bu Çinlilerin çok güzel düşünceleri var da, bir de köpek eti yemekten vazgeçseler!! En sadık dostunu besleyip yiyen adamlardan "sevgi" sözünü işitmek tuhaf geliyor. En yakın akrabalarının beynini çıkarıp yemeleri gibi (Canlı Maymun Lokantaları)... Romantik olalım dedik, bakın yine nerelere geldik... Doç. Dr. Yalçın İzbul,  http://www.ingilizce-ders.com

We are each of us angels with only one wing, and we can only fly embracing each other.  -- Luciano De Crescenzo

Herbirimiz birer tek kanatlı meleğiz; kucaklaşırsak birlikte uçabiliriz...

Our hours in love have wings; in absence, crutches. -- Colley Cibber, 1671-1757, British Actor-Manager, Playwright

Sevince kanatlarımız var, sevginin yokluğunda koltuk değneklerimiz...

May you live as long as you wish and love as long as you live.  -- Robert A. Heinlein

Dilediğinizce uzun yaşayın, yaşadığınızca uzun sevin, dostlar!...

MISCELLANEOUS

Anyone who stops learning is old, whether at twenty or eighty. Anyone who keeps learning stays young. The greatest thing in life is to keep your mind young. -- HENRY FORD

who stops learning = öğrenmeyi bırakan, öğrenmekten vazgeçen... whether at twenty or eighty = ister yirmisinde olsun, ister sekseninde... to keep your mind young = zihninizi genç tutmak...

"In the long run the pessimist may be proved right, but the optimist has a better time on the trip." -- DANIEL L. REARDON

in the long run = sonunda, uzun vadede, pekçok iniş çıkıştan sonra... be proved right = haklılığı ve doğruyu düşünüp dile getirdiği kanıtlanmak... has a better time on the trip = yolculuk boyunca daha iyi, daha hoşça vakit geçirir...

In politics stupidity is not a handicap. -- NAPOLEON BONAPARTE

stupidity = aptallık, ahmaklık, budalalık... handicap = engel, elverişsizlik, dezavantaj... handicapped = belli bir engelleme uygulanmış, dezavantajlı duruma düşürülmüş, sakat, malül... mentally handicapped = zihinsel özürlü...

"It is better to be hated for what one is than to be loved for what one is not." --ANDRÉ GIDE

what one is = kişinin ne/kim/nasıl olduğu... I love you for what you are / I love you as you are... Seni olduğun gibi seviyorum... Dikkat: Bu tümce, "bütün kusurlarına rağmen" nüansı da taşıyabilir.

"Men always want to be a woman's first love - women like to be a man's last romance." -- OSCAR WILDE

a woman's first love = bir kadının ilk aşkı... a man's last romance = bir erkeğin son sevdası, son sevgilisi...

 

 

 

         

ANASAYFA      TESTLER      OKUMA      EĞLENCE