| |
|

ON
LIFE & REALITY
Life
swings like a pendulum backward and forward between pain and boredom.
***pendulum
(pen-dılım) = sarkaç... ***pain
= burada, fiziki olmayan anlamda, acı, ızdırap, elem... ***boredom
= cansıkıntısı, sıkılmışlık, yapacak işi olmadan veya ne yapacağını
bilmeden uflayıp puflayıp oturmak...
Whatever
a man prays for, he prays for a miracle. Every prayer reduces itself to
this: "Great God, grant that twice two be not four." -- Ivan
Turgenev
***to
pray = dua etmek... prayer = 1. dua... 2. dua eden kimse... (Dikkat
ederseniz "duacı" demedim: Yani, "Sağlığınıza duacıyım"
tümcesini "I am a prayer for...vb" şeklinde çeviremezsiniz.
"I pray for...etc" demeniz gerekir... ***to
grant = (burada) ihsan etmek, bahşetmek... (genel anlamı = "vermek,
bağışlamak" anlam kategorisine girer. O nedenle, akademik hayatta
"burs" anlamına gelirken, hukuk dilinde ise, "ferağ,
terk, hibe" anlamlarını taşıyabiliyor. En güzel deyim ise: to
take for granted = olmuş bitmiş saymak, kesin gözüyle bakmak:
"You can't take anything granted with her." ( = Hiçbirşeyden o
kadar fazla emin olma, seni çok şaşırtabilir...)
The
shortness of life, so often lamented, may be the best thing about it. --
Arthur Schopenhauer
***to
lament = figan etmek, yas tutmak... Geçen sayımızdaki çevirimi anımsıyor
musunuz: We laugh at our lamentable condition... Güleriz ağlanacak
halimize. (Ne var ki, ingilizce'de bu tümce, "Çok cesuruz, güler
geçeriz", şeklinde de yorumlanabilir.)
Life
is a tragedy for those who feel, and a comedy for those who think. -- Jean
de la Bruyere
Birçok değişik
sözlemelerle karşımıza çıkan bir yargının la Bruyere versiyonu.
(Fransızca harflerdeki kimi aksanları klavyemden gösteremiyorum,
eksikliğin kusuruna bakmayın)
CLOV:
Do you believe in life to come?
HAMM: Mine was always that. -- Samuel Beckett, Endgame
life to come
= ölümden sonraki hayat kastediliyor... Mine was always that = Benimkisi
hep öyleydi... Çok hoş! En büyük Beckett!!
The sun shone, having no alternative, on the nothing new. -- Samuel
Beckett, opening line of Murphy
Ünlü
"There's nothing new under the sun," deyişi ile karşılaştırınız...
The
most costly of all follies is to believe passionately in the palpably not
true. It is the chief occupation of mankind. -- H.L. Mencken
***folly
= "hata" ve "budalalık" kavramlarına biraz da
"zevkü safa ararken gençlik, deneyimsizlik yahut cahillikten başa
gelen şey" kavramını da ekleyin, işte öyle bir anlam. Gerek Türkçe,
gerekse İngilizce sözlükler bu sözcüğü açıklamakta bir hayli
zorlanıyor... ***palpable
= elle tutulur gözle görülür; yani, illa ki fiziki bir nesne olması
gerekmiyor ama, "varlığı belirgin" anlamında... Tıptaki
"palpe etmek" (Türkçe) sözcüğü "to palpate" ten
geliyor = (el ve parmaklarla) dokunarak muayene... "palpitasyon"
sözcüğünün İng. kökü olan "to palpitate" (kalp için, hızlı
atmak) tümüyle farklı bir sözcük...
One
is born into a herd of buffaloes and must be glad if one is not trampled
under foot before one's time. -- Albert Einstein
***a
herd of buffaloes = bir bufalo sürüsü... ***to
be/get trampled under foot = ayaklar altında ezilmek... ***before
one's time = ecelinden önce... ("ecelinden önce" deyimi çok
mantıksız, ama çok da anlamlı -- zaten insanda bu hem mantıksız hem
anlamlı sözler söyleyebilme ayrıcalığı olmasaydı, bu işleri çoktan
bilgisayarlara devrederdik!)
People
who try to do something and fail are infinitely better than those who try
to do nothing and succeed… -- Llyod
Jones
Eh, bunca
karamsar laftan sonra, biraz daha iyimser bir mezürle maruzatımızı
tamamlamış olduk. Bence bir dahaki sayımıza biz yine "Politics
& Government" konusuna dönerek, güzel güzel hırçınlaşalım...

ON
POLITICS AND GOVERNMENT
If God had meant
us to vote, He would give us candidates.
Eğer Tanrı
oy vermemizi istemiş olsaydı, bize adaylar da gönderirdi... Yukardaki tümce,
bir "bumper sticker" dan... Yani, arabalara yapıştırılan sözlerden.
Doğru çeviri bir önkoşul, ama çevirinin tümü bir sanat... Aşağıdakileri
sizler de çevirmeyi deneyin lütfen...
A
government that robs Peter to pay Paul can always depend upon the support
of Paul. --
George Bernard Shaw
Paul'e
ödeme yapmak için Peter'i soyan bir hükumet, herzaman için Paul'ün
desteğine güvenebilir...
That
government is best which governs least. -- Henry David Thoreau, Civil
Disobedience, 1849
***civil
disobedience = yurttaşlık görevlerine karşı direnmek, haksız bulduğu
yasalara itaat etmemek... (şiddet öğesi içermez ve Batı düşüncesinin
en azından bir bölümü açısından bir yurttaşlık hakkıdır)
Wherever
you have an efficient government you have a dictatorship. -- Harry S.
Truman ('50li yıllarda ABD Başkanı)
Acaba
"Dua edin ki inefficient'iz" mi demek istemiş? ***efficient
= etkin ve yeterli... ***inefficient
= yetersiz, beceriksiz...
I'm
not a member of any organized political party, I'm a Democrat! -- Will
Rogers
Biliyorsunuz
"demokrat" kavramını herkes farklı algılayıp farklı kullanıyor...
Burada en azından "organize siyasal parti üyeleri demokrat
olamazlar" nüansı belirgin...
Democracy
is a device that insures we shall be governed no better than we deserve.
-- George Bernard Shaw
"Demokrasi,
hakkettiğimizden daha iyi yönetilmememizi garanti altına alan bir düzendir."
***device
(di-vays) = 1. (maddi) aygıt, cihaz; 2. düzenek, tertip... Fiil
biçimi to devise (di-vayz) = tasarlamak, plan yapmak, tertip
yapmak, düzenek oluşturmak... "We must devise some new
plans"... Yazılış ve okunuş farklılığına dikkat ediniz... ***deserve
= hakketmek, layığını bulmak... (Bir haksızlığa uğradığınızı
düşündüğünüz zaman: I didn't deserve this!...
Democracy
means simply the bludgeoning of the people by the people for the people.
-- Oscar Wilde
***bludgeon
(bla-cın) = cop; kısa ve kalın, bir ucu tokmak gibi sopa...
***to bludgeon = coplamak, sopa ile dövmek...
***people = burada "halk" (halkın,
halk tarafından, halk için sopalanması...)
As
with the Christian religion, the worst advertisement for Socialism is its
adherents. -- George Orwell
***as
with...etc = Hristiyanlık dini için de geçerli olduğu gibi...
Sosyalizm için en kötü reklam... ***adherents
(ı-diı-rınts : tek-düm-tek) = taraftarları, mensupları
[Yani, to adhere
edenler = yapışmak, tutmak, bağlanmak, merbut olmak... ***adhesive
plaster, adhesive tape = yapışkan band... adhesive force = adezyon gücü]
A
union of government and religion tends to destroy government and degrade
religion. -- Hugo Black
***to
degrade = alçaltmak, rütbesini indirmek, niteliğini bozmak: kısacası
"de-grade", yani daha alt dereceye indirmek... Wouldn't you
say that marrying a man not for love but for his money degrades a
woman?... ***to live in degradation = "pislik içinde yaşıyorlar
" : Maddi anlamda kullanılabileceği gibi, daha çok ahlak çöküntüsü
anlamında karşımıza çıkar...
Peki, ya tersi? to elevate = yükseltmek,
yüceltmek (elevator = asansör sözcüğünün de kökü)... to promote =
terfi ettirmek... Peki, pc'lerimizi arada bir ne yapmak gerekiyor = to
upgrade...

CHALLENGING
QUOTATIONS !!
We
define genius as the capacity for productive reaction against one's
training. -- Bernard BERENSON
Dehayı,
verilen eğitime karşı kişinin üretken başkaldırısı olarak tanımlıyoruz...
The
truth that makes men free is for the most part the truth which men prefer
not to hear. -- H. AGAR
İnsanları
özgürleştiren gerçekler çoğunlukla insanların işitmek
istemedikleri gerçeklerdir...
Human
kind cannot bear very much reality. -- T. S. ELIOT
İnsanlar
gerçeklikleri omuzlarında pek fazla taşıyamıyor...
You
cannot make a man by standing a sheep on its hind legs. But by standing a
flock of sheep in that position you can make a crowd of men. -- Max
BEERBOHM
Bir
koyunu arka ayakları üzerinde doğrultmakla insana dönüştüremezsiniz;
ama bir koyun sürüsünü aynı konuma getirirseniz bir insan kalabalığından
farkları kalmaz...
War
will never cease until babies begin to come into this world with larger
cerebrums and smaller adrenal glands. -- H. L. MENCKEN
Bu
dünyaya beyni daha büyük, böbreküstü bezleri ise daha küçük
bebekler doğmadıkça, savaşlara son vermenin bir yolu yok gibi görünüyor...
We
are effectively destroying ourselves by violence masquerading as love. --
R. D. LAING
Sevgi
kılığına girmiş şiddet yoluyla kendi kendimizi etkin biçimde
yokediyoruz...
Before
we can ask such an optimistic question as "What is a personal
relationship?", we have to ask if a personal relationship is
possible. or, any persons possible in our present
situation. -- R. D. LAING
"Kişisel
ilişki nedir?" gibi iyimser bir soru sormadan önce, çağımızda
kişisel bir ilişki, hatta acaba kişiler olanaklı mıdır
diye sormak zorundayız...
Madness
need not be all breakdown. It may also be breakthrough. It is potential
liberation and renewal as well as enslavement and existential death. -- R.
D. LAING
Delilik
herzaman kişiliğin çökmesi olarak anlaşılmak zorunda değil. Bir atılım
olarak da düşünülebilir. Tutsaklık ve varoluşçu ölüm olduğu
kadar, özgürleşme ve yeniden doğuşun da tohumlarını taşıyor
olabilir...
Great
minds discuss ideas; Average minds discuss events; Small minds discuss
people. -- Anonymous
Büyük
beyinler fikirleri, ortalama beyinler olayları, küçük beyinler de kişileri
tartışır...
Most
people would sooner die than think; in fact, they do so. -- Bertrand
Russell
Çoğu
insan düşünmektense ölmeyi yeğliyor; gerçekte de böyle oluyor
zaten...
|
|
|
|

INFAMOUS**
SAYINGS ON LOVE
He
who is in love with himself has at least this advantage -- he won't
encounter many rivals. -- George C. Lichtenberg, 1742-1799, German
Physicist, Satirist (hiciv yazarı)
to encounter = meet, come
across, run into = karşılaşmak... "We encountered many a danger on
the way." (many a danger = many dangers)... satire (sæ-tayr)
= hiciv... satirical (sı-ti-rikl) = hicivsel...
All
our lives we search for someone to love, someone who makes us complete. We
choose partners and change partners. We dance to a song of heartbreak and
hope, all the while wondering if somewhere and somehow there is someone
searching for us. -- The Wonder Years
a song of heartbreak = çevirin
bakalım: "kırılan bir kalbin şarkısı" mı? "kırık
bir kalbin şarkısı" mı? "bir kırık kalp şarkısı" mı?
Love
is the flower of life, and blossoms unexpectedly and without law, and must
be plucked where it is found, and enjoyed for the brief hour of its
duration. -- D.H.Lawrence
to blossom = çiçek açmak,
bahar fışkırmak... to pluck = koparmak, "yolmak" (dikkat: bu
fiil hoyrat bir nüans taşır)... for the brief hour of its duration = yaşadığı
kısa süre içinde... "hour", burada, "zaman" anlamında...
duration = süre...
Love
is also like a coconut which is good while it is fresh, but you have to
spit it out when the juice is gone, what’s left tastes bitter. --
Bertolt Brecht
coconut = hindistan
cevizi... to spit it out = tükürmek ("out" burada bir pekiştirici,
eylemin şiddetine işaret ediyor; yoksa, gidip dışarda tükürün demek
istemiyor)... bitter = "acı" (daha doğrusu
"kekremsi")...
Sanırım biliyorsunuzdur: İngilizce ve Türkçenin
tad yelpazesi tam olarak örtüşmüyor. [bitter chocolate = şekersiz çikolata;
bitter beer = ah, olsa da içsek!] Bizim "acı" dediğimiz şey,
onlarda "hot" olarak geçer = ağzımı yakıyor'dan aklınızda
kalsın. "Sour" sözcüğü de, şahane bir "ekşi"
tad ile berbat bir "ekşimişlik" arasında ayrım gözeten Türk
damağı açısından daha çok ikincisini anlatıyor = asidimsi, fermente
olarak bozulmuş... Zaten "sour faced" de "ekşi suratlı"
demek...
If
you cannot inspire a woman with love of you, fill her above the brim with
love of herself; all that runs over will be yours. -- Charles Caleb Colton
Abi, ne diyo bu laf?
[Baktın pas vermiyo, bol gaz ver, tepeden tırnağa kendine aşık olsun,
kıyıdan kenardan taşanlar da senin olur]
Love
is the triumph of imagination over intelligence. -- Henry Louis Mencken
Çok söylenmiş bu sözün
kaynak kişisi Mencken olabilir... Aşk, hayalgücünün zekaya karşı
zaferidir. [Ama, bu çeviri aslındaki "alayı" yansıtmadı,
çünkü Türkçe'de hayalgücü tümüyle pozitif anlam taşıyor. Belki
de "hayal dünyası/alemi" demek daha doğru olurdu]
Love
takes off masks that we fear we cannot live without and know we cannot
live within. -- James Baldwin
Nasılmış bu maskeler?
Hem onlar olmadan yaşayamayacağımızdan (20 harf) korkuyormuşuz, hem
de bu maskelerle yaşayamayacağımızı biliyormuşuz. İşte aşk bize
bu maskeleri çıkarttırıyormuş... Walla, Türkçe ile karşılaştırıldığında,
maskeleri İngilizce'de çıkarmak çok daha kolay...
Like
the measles, love is most dangerous when it comes late in life. -- Lord
Byron
measles (mi:-zıls)
= kızamık... Ama, biliyorsunuz Byron Osmanlılara karşı Yunan çetelerini
örgütlerken, 36 yaşında hummadan öldü. Romantik şair işte,
no'lcek!
Love
built on beauty, soon as beauty, dies. -- John Donne (17. yy başı İngiliz
metafizik şairi)
Ah, erkeklerin bir de
fikirleri zikirleri gibi olsa...
Never
sign a valentine with your own name. -- Charles Dickens
(Haftaya bugün,
biliyorsunuz, St. Valentine's Day: Özel sayı mı çıkartsak?)
One
good thing about internet dating: you're guaranteed to click with whomever
you meet. -- Mungo
Bu Mungo kimdir
bilmiyorum, ama kelime oyunu çok kötü sayılmaz: click with = uyuşmak,
yani kafaların aynı tiktakta olması... internet dating = internet aracılığıyla
tanışıp buluşmak...
**infamous = İngilizce'de,
"-in" önekinin (beklentinin tersine) anlamı tersine çevirmediği
az sayıdaki örnekten birisi. infamous (in-fımıs) = kötü şöhretli,
kötü, lanetli... Diğer örnekler: indifferent = kayıtsız, ilgisiz...
flame = alev... to inflame = 1. alev almak, tutuşmak... 2. alevlendirmek,
heyecanlandırmak, tutuşturmak... 3. (tıp) iltihaplandırmak...
inflammation = tutuşma, alevlenme... (tıp) iltihaplanma... genius =
deha, ingenious (in-cın-yıs) =dahiyane, çok yaratıcı...
habitable = inhabitable = içinde oturulabilir, yaşanabilir... valuable =
değerli... invaluable = benzersiz değerde, çok kıymetli... paha biçilemez...
**Not to be supposed a
typing mistake. This is the subjunctive use: It's time + "past"
= present.

ON
NON-HUMANE REALITIES OF HUMAN LIFE
The
surest sign that intelligent life exists elsewhere in the universe is that
it has never tried to contact us. -- Bill Watterson ( Calvin
and Hobbes)
humane [hyu-meyn]
= insancıl... non-humane = insanlık dışı... surest = en emin, en
kesin...
The
devil is an optimist if he thinks he can make people meaner. -- Karl
Krause
m ean
= 1. Sevgisiz... 2. Kötü yürekli, adi, aşağı, bayağı, alçak... 3.
Cimri, pinti...
He
who joyfully marches to music in rank and file has already earned my
contempt. He has been given a large brain by mistake, since for him the
spinal cord would suffice. -- Albert Einstein
He who... = Her kim ki...
march in rank and file = sıra ve saf tutarak yürümek (Einstein burada
nazi ve faşistleri kastediyor)... contempt = aşağılama, hakir görme,
iğrentiyle bakma... to suffice [sı-fays] = yetereli olmak
("sufficient" sözcüğünün kökü)... "Bunlara beyin
yanlışlıkla verilmiş; omurga yeterli olurdu..."
God
does not have the monopoly on omnipresence: this is a privilege enjoyed by
Injustice as well.
monopoly [mı-no-pıli]
= tekel... omnipresence = Tanrı'nın heryerde bulunma özelliği...
privilege [pri-vilic] = ayrıcalık... to enjoy = 1. Hoşça vakit
geçirmek, eğlenmek; 2. (Burada olduğu gibi) SAHİP OLMAK, NİMETLERİNDEN
YARARLANMAK... (Değerli Üyeler, bu fiilin bu anlamına lütfen dikkat
ediniz; karşınıza çoğu zaman bu anlamıyla çıkacaktır.)
injustice = adaletsizlik... Kısacası tümceniz, adaletsizlik de Tanrı
kadar yaygın, Onun gibi heryerde, diyor...
Maybe
this world is another planet's hell. -- Aldous Huxley
"Belki de bu Dünya
başka bir gezegenin cehennemidir..."
Our
planet is the mental institution for the universe. -- Johann Wolfgang Von
Goethe
Goethe ise
"belki" sini de kaldırmış: "Gezegenimiz evrenin tımarhanesi..."
You
fall out of your mother's womb, you crawl across open country under fire,
and drop into your grave. -- Quentin Crisp
"Ana rahminden düşersiniz;
açık arazide ateş altında sürünürsünüz; mezarınızın içine düşersiniz..."
İnsan yaşamı, savaş imgeleri ile açıklanıyor...
Life
is a gamble at terrible odds -- if it were a bet, you wouldn't take it. --
Tom Stoppard (Rosencrantz
and Guildenstern Are Dead)
odds = kumarda bahislerin
kaça kaç verdiği... at terrible odds = şansınız yok denecek kadar
az... "if it were a bet, you wouldn't take it" = Eğer bahis
olsa, girmezdiniz (girmek akıllılık olmaz, ben girmem, anlamına)...
Life
is like a B-Grade movie. You don't want to leave in the middle, but you
don't want to see it again. -- Ted Turner
Niteliksiz bir filim
gibi...
I
love mankind; it's people I can't stand. -- Charles Schultz (Peanuts'un Geçtiğimiz
yıl ölen yaratıcısı)
Bütün insanlığı
çok seviyorum da, insanlara katlanamıyorum...

MISCELLANEOUS
The best bridge between despair and hope
is a good night's sleep. -- E. JOSEPH COSSMAN
despair = çaresizlik...
a feeling of despair came over him; he was filled with despair; gave up
the attempt in despair; drive smb. to despair... to despair of smth: Even
her doctors despaired of saving her life...
In matters of principle, stand like a
rock; in matters of taste, swim with the current. -- THOMAS JEFFERSON
principle = ilke;
(principal = 1. belli başlı, 2. baş öğretmen)... matters of taste =
zevk, beğeni konularında... swim with the current = akıntı yönünde yüzmek...
Burada: moda akımlara uymak... (opposite of, swim against the current)
You give but little when you give of your
possessions. It is when you give of yourself that you truly give.-- KAHLIL
GIBRAN
give but little = çok az
şey verirsin... possessions = sahip olunan şeyler, zenginlikler, eşyalar,
mülk, vb... give of yourself = kendinden birşeyler vermek...
We define genius as the capacity for productive reaction against one's
training. -- Bernard BERENSON
Dehayı, verilen eğitime karşı kişinin
üretken başkaldırısı olarak tanımlıyoruz.
Brain: An apparatus with which we think that we think.
-- Ambrose BIERCE
Beyin: Kendisini kullanarak düşündüğümüzü
düşündüğümüz bir organımız.
Faith: Belief without evidence in what is told by one who speaks
without knowledge of things without parallel. -- Ambrose BIERCE
İnançlar:
Örneğine hiç rastlamadığımız bir şeyin varlığına, bu konuda hiç
bilgisi olmayan bir kimsenin anlattıklarına dayanarak kanıtsız
inanmak.
War is like love; it always finds a way.
-- Bertolt BRECHT
Savaş
da aşk gibi mutlaka bir yolunu buluyor. |
|
|