GÜZEL SÖZLER: ünlülerin bilgece ve güzel sözleri,  ingilizce türkçe çeviri güzel sözler 03-- İngilizce dersler için türkçe çeviri ile yardımcı okuma: ünlü  -- özdeyişler, özdeyiş, vecize, güzel sözler, özlü sözler -- quotation = 1. the act of quoting. 2. that which is quoted from a book, poem, speech, etc., as "quotations from Shakespeare". 3. the statement of the current price of an article. 4. an estimate of the cost of a piece of work. "Can you give me a quotation for building a garden pool?" -- ÖZDEYİŞ = Genellikle ünlü bir kişinin konuya ilişkin görüşülerini birkaç sözcükle özetleyen yargısı. Eşanlamlı = aforizma, vecize... Eskiden "vecize" sözcüğü yaygın bilinirdi. Şimdilerde daha çok "özdeyiş" kullanılıyor. GÜZEL SÖZLER deyimi de bir başka terim. -- Özdeyiş / vecize / İngilizce quotations özlü sözler... İngilizce dersler Türk öğrenciler özel copyright01-ünlü sözlercopyright02-ünlü saözler Doç. Dr. Yalçın İzbul,  http://www.ingilizce-ders.com

 

özdeyişler

QUOTATIONS / ÖZDEYİŞLER - 03

CHUNKS OF WISDOM OR DROPLETS OF BANALITY ?

Özdeyişler-- 02     Özdeyişler-- 03

Famous Last Words

 

özdeyişler

 E-KİTAP

İngilizce-Türkçe çeviri ve açıklamalı ünlü sözler, özdeyişler, vecizeler; ünlü kişiler / güzel, komik, gerçekçi sözler; İngilizce-Türkçe deyimler

 

    TIKLAYINIZ   

 
 

 
 
ünlü sözler
ON LIFE & REALITY
Life swings like a pendulum backward and forward between pain and boredom.

***pendulum (pen-dılım) = sarkaç... ***pain = burada, fiziki olmayan anlamda, acı, ızdırap, elem... ***boredom = cansıkıntısı, sıkılmışlık, yapacak işi olmadan veya ne yapacağını bilmeden uflayıp puflayıp oturmak...

Whatever a man prays for, he prays for a miracle. Every prayer reduces itself to this: "Great God, grant that twice two be not four." -- Ivan Turgenev

***to pray = dua etmek... prayer = 1. dua... 2. dua eden kimse... (Dikkat ederseniz "duacı" demedim: Yani, "Sağlığınıza duacıyım" tümcesini "I am a prayer for...vb" şeklinde çeviremezsiniz. "I pray for...etc" demeniz gerekir... ***to grant = (burada) ihsan etmek, bahşetmek... (genel anlamı = "vermek, bağışlamak" anlam kategorisine girer. O nedenle, akademik hayatta "burs" anlamına gelirken, hukuk dilinde ise, "ferağ, terk, hibe" anlamlarını taşıyabiliyor. En güzel deyim ise: to take for granted = olmuş bitmiş saymak, kesin gözüyle bakmak: "You can't take anything granted with her." ( = Hiçbirşeyden o kadar fazla emin olma, seni çok şaşırtabilir...)

Doç. Dr. Yalçın İzbul,  http://www.ingilizce-ders.com

The shortness of life, so often lamented, may be the best thing about it. -- Arthur Schopenhauer

***to lament = figan etmek, yas tutmak... Geçen sayımızdaki çevirimi anımsıyor musunuz: We laugh at our lamentable condition... Güleriz ağlanacak halimize. (Ne var ki, ingilizce'de bu tümce, "Çok cesuruz, güler geçeriz", şeklinde de yorumlanabilir.)

Life is a tragedy for those who feel, and a comedy for those who think. -- Jean de la Bruyere

Birçok değişik sözlemelerle karşımıza çıkan bir yargının la Bruyere versiyonu. (Fransızca harflerdeki kimi aksanları klavyemden gösteremiyorum, eksikliğin kusuruna bakmayın)

CLOV: Do you believe in life to come?
HAMM: Mine was always that. -- Samuel Beckett, Endgame

life to come = ölümden sonraki hayat kastediliyor... Mine was always that = Benimkisi hep öyleydi... Çok hoş! En büyük Beckett!!

The sun shone, having no alternative, on the nothing new. -- Samuel Beckett, opening line of Murphy

Ünlü "There's nothing new under the sun," deyişi ile karşılaştırınız...

The most costly of all follies is to believe passionately in the palpably not true. It is the chief occupation of mankind. -- H.L. Mencken

***folly = "hata" ve "budalalık" kavramlarına biraz da "zevkü safa ararken gençlik, deneyimsizlik yahut cahillikten başa gelen şey" kavramını da ekleyin, işte öyle bir anlam. Gerek Türkçe, gerekse İngilizce sözlükler bu sözcüğü açıklamakta bir hayli zorlanıyor... ***palpable = elle tutulur gözle görülür; yani, illa ki fiziki bir nesne olması gerekmiyor ama, "varlığı belirgin" anlamında... Tıptaki "palpe etmek" (Türkçe) sözcüğü "to palpate" ten geliyor = (el ve parmaklarla) dokunarak muayene... "palpitasyon" sözcüğünün İng. kökü olan "to palpitate" (kalp için, hızlı atmak) tümüyle farklı bir sözcük...

One is born into a herd of buffaloes and must be glad if one is not trampled under foot before one's time. -- Albert Einstein

***a herd of buffaloes = bir bufalo sürüsü... ***to be/get trampled under foot = ayaklar altında ezilmek... ***before one's time = ecelinden önce... ("ecelinden önce" deyimi çok mantıksız, ama çok da anlamlı -- zaten insanda bu hem mantıksız hem anlamlı sözler söyleyebilme ayrıcalığı olmasaydı, bu işleri çoktan bilgisayarlara devrederdik!)

People who try to do something and fail are infinitely better than those who try to do nothing and succeed… -- Llyod Jones

Eh, bunca karamsar laftan sonra, biraz daha iyimser bir mezürle maruzatımızı tamamlamış olduk. Bence bir dahaki sayımıza biz yine "Politics & Government" konusuna dönerek, güzel güzel hırçınlaşalım...

Doç. Dr. Yalçın İzbul,  http://www.ingilizce-ders.com

ON POLITICS AND GOVERNMENT
If God had meant us to vote, He would give us candidates.

Eğer Tanrı oy vermemizi istemiş olsaydı, bize adaylar da gönderirdi... Yukardaki tümce, bir "bumper sticker" dan... Yani, arabalara yapıştırılan sözlerden. Doğru çeviri bir önkoşul, ama çevirinin tümü bir sanat... Aşağıdakileri sizler de çevirmeyi deneyin lütfen...

A government that robs Peter to pay Paul can always depend upon the support of Paul. -- George Bernard Shaw

Paul'e ödeme yapmak için Peter'i soyan bir hükumet, herzaman için Paul'ün desteğine güvenebilir...

That government is best which governs least. -- Henry David Thoreau, Civil Disobedience, 1849

***civil disobedience = yurttaşlık görevlerine karşı direnmek, haksız bulduğu yasalara itaat etmemek... (şiddet öğesi içermez ve Batı düşüncesinin en azından bir bölümü açısından bir yurttaşlık hakkıdır)

Wherever you have an efficient government you have a dictatorship. -- Harry S. Truman ('50li yıllarda ABD Başkanı)

Acaba "Dua edin ki inefficient'iz" mi demek istemiş? ***efficient = etkin ve yeterli... ***inefficient = yetersiz, beceriksiz...

I'm not a member of any organized political party, I'm a Democrat! -- Will Rogers

Biliyorsunuz "demokrat" kavramını herkes farklı algılayıp farklı kullanıyor... Burada en azından "organize siyasal parti üyeleri demokrat olamazlar" nüansı belirgin...

Democracy is a device that insures we shall be governed no better than we deserve. -- George Bernard Shaw

"Demokrasi, hakkettiğimizden daha iyi yönetilmememizi garanti altına alan bir düzendir." ***device (di-vays) = 1. (maddi) aygıt, cihaz; 2. düzenek, tertip... Fiil biçimi to devise (di-vayz) = tasarlamak, plan yapmak, tertip yapmak, düzenek oluşturmak... "We must devise some new plans"... Yazılış ve okunuş farklılığına dikkat ediniz... ***deserve = hakketmek, layığını bulmak... (Bir haksızlığa uğradığınızı düşündüğünüz zaman: I didn't deserve this!...

Democracy means simply the bludgeoning of the people by the people for the people. -- Oscar Wilde

***bludgeon (bla-cın) = cop; kısa ve kalın, bir ucu tokmak gibi sopa... ***to bludgeon = coplamak, sopa ile dövmek... ***people = burada "halk" (halkın, halk tarafından, halk için sopalanması...)

As with the Christian religion, the worst advertisement for Socialism is its adherents. -- George Orwell

***as with...etc = Hristiyanlık dini için de geçerli olduğu gibi... Sosyalizm için en kötü reklam... ***adherents (ı-diı-rınts : tek-düm-tek) = taraftarları, mensupları [Yani, to adhere edenler = yapışmak, tutmak, bağlanmak, merbut olmak... ***adhesive plaster, adhesive tape = yapışkan band... adhesive force = adezyon gücü]

A union of government and religion tends to destroy government and degrade religion. -- Hugo Black

***to degrade = alçaltmak, rütbesini indirmek, niteliğini bozmak: kısacası "de-grade", yani daha alt dereceye indirmek... Wouldn't you say that marrying a man not for love but for his money degrades a woman?... ***to live in degradation = "pislik içinde yaşıyorlar " : Maddi anlamda kullanılabileceği gibi, daha çok ahlak çöküntüsü anlamında karşımıza çıkar...

Peki, ya tersi? to elevate = yükseltmek, yüceltmek (elevator = asansör sözcüğünün de kökü)... to promote = terfi ettirmek... Peki, pc'lerimizi arada bir ne yapmak gerekiyor = to upgrade...

CHALLENGING QUOTATIONS !!

We define genius as the capacity for productive reaction against one's training. -- Bernard BERENSON

 

Dehayı, verilen eğitime karşı kişinin üretken başkaldırısı olarak tanımlıyoruz...

 

The truth that makes men free is for the most part the truth which men prefer not to hear. -- H. AGAR

İnsanları özgürleştiren gerçekler çoğunlukla insanların işitmek istemedikleri gerçeklerdir...

 

Human kind cannot bear very much reality. -- T. S. ELIOT

İnsanlar gerçeklikleri omuzlarında pek fazla taşıyamıyor...

 

You cannot make a man by standing a sheep on its hind legs. But by standing a flock of sheep in that position you can make a crowd of men. -- Max BEERBOHM

 

Bir koyunu arka ayakları üzerinde doğrultmakla insana dönüştüremezsiniz; ama bir koyun sürüsünü aynı konuma getirirseniz bir insan kalabalığından farkları kalmaz...

 

War will never cease until babies begin to come into this world with larger cerebrums and smaller adrenal glands. -- H. L. MENCKEN

 

Bu dünyaya beyni daha büyük, böbreküstü bezleri ise daha küçük bebekler doğmadıkça, savaşlara son vermenin bir yolu yok gibi görünüyor...

 

We are effectively destroying ourselves by violence masquerading as love. -- R. D. LAING

 

Sevgi kılığına girmiş şiddet yoluyla kendi kendimizi etkin biçimde yokediyoruz...

 

Before we can ask such an optimistic question as "What is a personal relationship?", we have to ask  if a personal relationship is possible. or, any persons possible in our present situation. -- R. D. LAING

 

"Kişisel ilişki nedir?" gibi iyimser bir soru sormadan önce, çağımızda kişisel bir ilişki, hatta acaba kişiler olanaklı mıdır diye sormak zorundayız...

 

Madness need not be all breakdown. It may also be breakthrough. It is potential liberation and renewal as well as enslavement and existential death. -- R. D. LAING

 

Delilik herzaman kişiliğin çökmesi olarak anlaşılmak zorunda değil. Bir atılım olarak da düşünülebilir. Tutsaklık ve varoluşçu ölüm olduğu kadar, özgürleşme ve yeniden doğuşun da tohumlarını taşıyor olabilir...

 

Great minds discuss ideas; Average minds discuss events; Small minds discuss people. -- Anonymous

 

Büyük beyinler fikirleri, ortalama beyinler olayları, küçük beyinler de kişileri tartışır...

 

Most people would sooner die than think; in fact, they do so. -- Bertrand Russell

 

Çoğu insan düşünmektense ölmeyi yeğliyor; gerçekte de böyle oluyor zaten...

 

 
 
ünlü sözler
INFAMOUS** SAYINGS ON LOVE

He who is in love with himself has at least this advantage -- he won't encounter many rivals. -- George C. Lichtenberg, 1742-1799, German Physicist, Satirist (hiciv yazarı)

to encounter = meet, come across, run into = karşılaşmak... "We encountered many a danger on the way." (many a danger = many dangers)... satire (sæ-tayr) = hiciv... satirical (sı-ti-rikl) = hicivsel...

All our lives we search for someone to love, someone who makes us complete. We choose partners and change partners. We dance to a song of heartbreak and hope, all the while wondering if somewhere and somehow there is someone searching for us. -- The Wonder Years

a song of heartbreak = çevirin bakalım: "kırılan bir kalbin şarkısı" mı? "kırık bir kalbin şarkısı" mı? "bir kırık kalp şarkısı" mı? 

Love is the flower of life, and blossoms unexpectedly and without law, and must be plucked where it is found, and enjoyed for the brief hour of its duration. -- D.H.Lawrence

to blossom = çiçek açmak, bahar fışkırmak... to pluck = koparmak, "yolmak" (dikkat: bu fiil hoyrat bir nüans taşır)... for the brief hour of its duration = yaşadığı kısa süre içinde... "hour", burada, "zaman" anlamında... duration = süre...

Love is also like a coconut which is good while it is fresh, but you have to spit it out when the juice is gone, what’s left tastes bitter. -- Bertolt Brecht

coconut = hindistan cevizi... to spit it out = tükürmek ("out" burada bir pekiştirici, eylemin şiddetine işaret ediyor; yoksa, gidip dışarda tükürün demek istemiyor)... bitter = "acı" (daha doğrusu "kekremsi")...

Sanırım biliyorsunuzdur: İngilizce ve Türkçenin tad yelpazesi tam olarak örtüşmüyor. [bitter chocolate = şekersiz çikolata; bitter beer = ah, olsa da içsek!] Bizim "acı" dediğimiz şey, onlarda "hot" olarak geçer = ağzımı yakıyor'dan aklınızda kalsın. "Sour" sözcüğü de, şahane bir "ekşi" tad ile berbat bir "ekşimişlik" arasında ayrım gözeten Türk damağı açısından daha çok ikincisini anlatıyor = asidimsi, fermente olarak bozulmuş... Zaten "sour faced" de "ekşi suratlı" demek...

If you cannot inspire a woman with love of you, fill her above the brim with love of herself; all that runs over will be yours. -- Charles Caleb Colton

Abi, ne diyo bu laf? [Baktın pas vermiyo, bol gaz ver, tepeden tırnağa kendine aşık olsun, kıyıdan kenardan taşanlar da senin olur]

Love is the triumph of imagination over intelligence. -- Henry Louis Mencken

Çok söylenmiş bu sözün kaynak kişisi Mencken olabilir... Aşk, hayalgücünün zekaya karşı zaferidir. [Ama, bu çeviri aslındaki "alayı" yansıtmadı, çünkü Türkçe'de hayalgücü tümüyle pozitif anlam taşıyor. Belki de "hayal dünyası/alemi" demek daha doğru olurdu]

Love takes off masks that we fear we cannot live without and know we cannot live within. -- James Baldwin

Nasılmış bu maskeler? Hem onlar olmadan yaşayamayacağımızdan (20 harf) korkuyormuşuz, hem de bu maskelerle yaşayamayacağımızı biliyormuşuz. İşte aşk bize bu maskeleri çıkarttırıyormuş... Walla, Türkçe ile karşılaştırıldığında, maskeleri İngilizce'de çıkarmak çok daha kolay... 

Like the measles, love is most dangerous when it comes late in life. -- Lord Byron

measles (mi:-zıls) = kızamık... Ama, biliyorsunuz Byron Osmanlılara karşı Yunan çetelerini örgütlerken, 36 yaşında hummadan öldü. Romantik şair işte, no'lcek!

Love built on beauty, soon as beauty, dies. -- John Donne (17. yy başı İngiliz metafizik şairi)

Ah, erkeklerin bir de fikirleri zikirleri gibi olsa...

Never sign a valentine with your own name. -- Charles Dickens

(Haftaya bugün, biliyorsunuz, St. Valentine's Day: Özel sayı mı çıkartsak?)

One good thing about internet dating: you're guaranteed to click with whomever you meet. -- Mungo

Bu Mungo kimdir bilmiyorum, ama kelime oyunu çok kötü sayılmaz: click with = uyuşmak, yani kafaların aynı tiktakta olması... internet dating = internet aracılığıyla tanışıp buluşmak...

**infamous = İngilizce'de, "-in" önekinin (beklentinin tersine) anlamı tersine çevirmediği az sayıdaki örnekten birisi. infamous (in-fımıs) = kötü şöhretli, kötü, lanetli... Diğer örnekler: indifferent = kayıtsız, ilgisiz... flame = alev... to inflame = 1. alev almak, tutuşmak... 2. alevlendirmek, heyecanlandırmak, tutuşturmak... 3. (tıp) iltihaplandırmak... inflammation = tutuşma, alevlenme... (tıp) iltihaplanma... genius = deha, ingenious (in-cın-yıs) =dahiyane, çok yaratıcı... habitable = inhabitable = içinde oturulabilir, yaşanabilir... valuable = değerli... invaluable = benzersiz değerde, çok kıymetli... paha biçilemez...

**Not to be supposed a typing mistake. This is the subjunctive use: It's time + "past" = present.

ON NON-HUMANE REALITIES OF HUMAN LIFE

The surest sign that intelligent life exists elsewhere in the universe is that it has never tried to contact us. -- Bill Watterson (Calvin and Hobbes)

humane [hyu-meyn] = insancıl... non-humane = insanlık dışı... surest = en emin, en kesin... 

The devil is an optimist if he thinks he can make people meaner. -- Karl Krause

mean = 1. Sevgisiz... 2. Kötü yürekli, adi, aşağı, bayağı, alçak... 3. Cimri, pinti...

He who joyfully marches to music in rank and file has already earned my contempt. He has been given a large brain by mistake, since for him the spinal cord would suffice. -- Albert Einstein

He who... = Her kim ki... march in rank and file = sıra ve saf tutarak yürümek (Einstein burada nazi ve faşistleri kastediyor)... contempt = aşağılama, hakir görme, iğrentiyle bakma... to suffice [sı-fays] = yetereli olmak ("sufficient" sözcüğünün kökü)... "Bunlara beyin yanlışlıkla verilmiş; omurga yeterli olurdu..." Doç. Dr. Yalçın İzbul,  http://www.ingilizce-ders.com

God does not have the monopoly on omnipresence: this is a privilege enjoyed by Injustice as well.

monopoly [mı-no-pıli] = tekel... omnipresence = Tanrı'nın heryerde bulunma özelliği... privilege [pri-vilic] = ayrıcalık... to enjoy = 1. Hoşça vakit geçirmek, eğlenmek; 2. (Burada olduğu gibi) SAHİP OLMAK, NİMETLERİNDEN YARARLANMAK... (Değerli Üyeler, bu fiilin bu anlamına lütfen dikkat ediniz; karşınıza çoğu zaman bu anlamıyla çıkacaktır.)

injustice = adaletsizlik... Kısacası tümceniz, adaletsizlik de Tanrı kadar yaygın, Onun gibi heryerde, diyor...

Maybe this world is another planet's hell. -- Aldous Huxley

"Belki de bu Dünya başka bir gezegenin cehennemidir..."

Our planet is the mental institution for the universe. -- Johann Wolfgang Von Goethe

Goethe ise "belki" sini de kaldırmış: "Gezegenimiz evrenin tımarhanesi..."

You fall out of your mother's womb, you crawl across open country under fire, and drop into your grave. -- Quentin Crisp

"Ana rahminden düşersiniz; açık arazide ateş altında sürünürsünüz; mezarınızın içine düşersiniz..." İnsan yaşamı, savaş imgeleri ile açıklanıyor...

Life is a gamble at terrible odds -- if it were a bet, you wouldn't take it. -- Tom Stoppard (Rosencrantz and Guildenstern Are Dead)

odds = kumarda bahislerin kaça kaç verdiği... at terrible odds = şansınız yok denecek kadar az... "if it were a bet, you wouldn't take it" = Eğer bahis olsa, girmezdiniz (girmek akıllılık olmaz, ben girmem, anlamına)...

Life is like a B-Grade movie. You don't want to leave in the middle, but you don't want to see it again. -- Ted Turner

Niteliksiz bir filim gibi...

I love mankind; it's people I can't stand. -- Charles Schultz (Peanuts'un Geçtiğimiz yıl ölen yaratıcısı)

Bütün insanlığı çok seviyorum da, insanlara katlanamıyorum...

MISCELLANEOUS

The best bridge between despair and hope is a good night's sleep. -- E. JOSEPH COSSMAN

despair = çaresizlik... a feeling of despair came over him; he was filled with despair; gave up the attempt in despair; drive smb. to despair... to despair of smth: Even her doctors despaired of saving her life...

In matters of principle, stand like a rock; in matters of taste, swim with the current. -- THOMAS JEFFERSON

principle = ilke; (principal = 1. belli başlı, 2. baş öğretmen)... matters of taste = zevk, beğeni konularında... swim with the current = akıntı yönünde yüzmek... Burada: moda akımlara uymak... (opposite of, swim against the current)

You give but little when you give of your possessions. It is when you give of yourself that you truly give.-- KAHLIL GIBRAN

give but little = çok az şey verirsin... possessions = sahip olunan şeyler, zenginlikler, eşyalar, mülk, vb... give of yourself = kendinden birşeyler vermek...Doç. Dr. Yalçın İzbul,  http://www.ingilizce-ders.com

We define genius as the capacity for productive reaction against one's training. -- Bernard BERENSON

Dehayı, verilen eğitime karşı kişinin üretken başkaldırısı olarak tanımlıyoruz.

Brain: An apparatus with which we think that we think. -- Ambrose BIERCE

Beyin: Kendisini kullanarak düşündüğümüzü düşündüğümüz bir organımız.

Faith: Belief without evidence in what is told by one who speaks without knowledge of things without parallel. -- Ambrose BIERCE

İnançlar: Örneğine hiç rastlamadığımız bir şeyin varlığına, bu konuda hiç bilgisi olmayan bir kimsenin anlattıklarına dayanarak kanıtsız inanmak.

War is like love; it always finds a way. -- Bertolt BRECHT

Savaş da aşk gibi mutlaka bir yolunu buluyor.

 

 

 

    

ANASAYFA      TESTLER      OKUMA      EĞLENCE