Doç. Dr. Yalçın İzbul

Free Bilingual E-Zine

THE İZBUL ANGER & LAUGHTER CHRONICLES

İzbul Öfke & Gülmece Seyir Defteri'iden Seçmeler -- 003

Sitemizden Seçmeler

Mesajlarınınz İçin

 

 

 

The İzbul Daily Anger & Laughter Chronicles
İzbul Günlük Öfke ve Gülmece Seyir Defteri
0012 -- 6.7.2007


------------------------------------

C'mon ye all aspiring ESL'ers!!...
Haydi bakalım bütün heveskâr İngilizce'ciler!!...
ye /Yİ:/ = eski dilde çoğul "sizler"; ESL = English as a Second Language...


"I am," is said to be the shortest sentence in the English language. How is it, then, that "I do," is the longest sentence?
İngilizce'deki en kısa cümlenin, "I am," olduğu söylenir. O halde, nasıl oluyor da, "I do," en uzun cümle oluyor?

Let me give you a clue...
İpucu veriyorum:

It's a "life sentence"...

The solution is down below -- in Hell!!

Cevabı aşağıdadır --  Cehennemde!!

-------------------------------------------------------------------

And the answer goes: [or, The answer goes as follows:]

İşte cevabı şöyle:

"I do," is the longest sentence in the English language, because it is The Wedding Vow! For pronouncing those two words you get a "life sentence"!
  Çünkü nikâh yeminidir, ve bu iki sözcüğü telaffuz ettiğiniz için müebbed hapse hüküm giyersiniz...

Açıklaması:
sentence = 1. cümle; 2. bir mahkemenin verdiği hüküm... "life sentence" = müebbed hapis...



The Wedding Vow (the most common version of it):
Nikâh Töreninde Verilen Karşılıklı Yemin (en yaygın versiyon)

To the groom
(= damada): "Do you take this woman to be your wedded wife? Do you promise to love her, comfort her, honor and keep her in sickness and in health, remaining faithful to her as long as you both shall live?"

To the bride
(= geline): "Do you take this man to be your wedded husband? Do you promise to love him, comfort him, honor and keep him in sickness and in health, remaining faithful to him as long as you both shall live?"

If the answer is "I do" -- which almost always is so -- you receive, errr, a "life sentence"!!
Eğer cevabınız "Evet" ise -- ki hemen herzaman öyledir -- nasıl söyleyeyim, şeyy -- "müebbet hapis" cezası alırsınız...

NOT: Birçok deneme ve yanılmadan sonra evlilikte mutluluğu yakalamanın yolunu keşfetmiş olan yazarınızın önceki deneyimlerine ilişkin dehşetengiz özdeyişlerini şu adreste görebilirsiniz:

http://www.ingilizce-ders.com/nah-insana/07-erkek-kadin.htm



 

The İzbul Daily Anger & Laughter Chronicles
İzbul Günlük Öfke ve Gülmece Seyir Defteri
0013 -- 24.5.2007


------------------------------------

CHP ‘nin İngilizce açılımı nedir?

   

CHP: Cumhuriyet Halk Partisi = Republican People's Party...

Yani "Cumhuriyetçi Halkın Partisi".

Peki, bilerek veya yanlışlıkla, "Republican Peoples' Party" şeklinde yazılırsa, bölücülük olur mu, olmaz mı?! “Cumhuriyetçi halkların partisi”!!

Şimdi, lütfen açınız Google'ı. Tırnak içinde "Republican Peoples' Party" ibaresini araştırınız. Bknz bakalım nice anlı şanlı resmi sitede bile bu fahiş yanlışlık yapılıyor...

Pes, ki pes...

 

 

The İzbul Daily Anger & Laughter Chronicles
İzbul Günlük Öfke ve Gülmece Seyir Defteri
0014 -- 5.8.2007


------------------------------------

Context is Forever the King

Bağlam Herzaman Hükümdardır!

Dictionaries are only rough -- even "lousy" -- guides to the meaning or various meanings of lexical items (= words).
Sözlükler, sözcükler için yalnızca kaba -- hatta "bitli" (=berbat) -- birer klavuz olmaktan öte gitmez.

See for yourself in the amazing "conversation" between the long-awaiting anticipative lady of the house and the door-to door baby photographer in the following story.
Bu gerçeği, aşağıdaki öyküde uzun-tarihçeli beklentileri olan evin hanımı ile gezici bebek fotoğrafçısı arasındaki "diyaloğu" irdeleyerek kendiniz de doğrulayabilirsiniz. [to see for oneself = kendisi deneyerek veya gözleyerek kanaat getirmek; kendisi doğrulamak]

   

The Smiths were unable to conceive children and decided to use a surrogate father to start their family.
Çocuk sahibi olamıyorlardı. Donör baba kullanmağa karar verdiler. [surrogate = vekil, yerine geçerliği olan... surrogate mother = taşıyıcı anne]

On the day the proxy father was to arrive, Mr. Smith kissed his wife goodbye and said, "Well, I'm off now; the man should be here soon." 
"Çıkıyorum, sevgilim, adam az sonra burada olur!" [proxy = başkasının adına ve yerine hareket etme yetkisi verilmiş olan]

Half an hour later, just by chance, a door-to-door baby photographer happened to ring the doorbell, hoping to make a sale.
Tesadüf bu ya, az sonra gezici bir bebek fotoğrafçısı kapıyı çaldı.

Good morning, Ma'am", he said, "I've come to...''

Oh, no need to explain," Mrs. Smith cut in, embarrassed, "I've been expecting you."
"Açıklamanıza gerek yok," diye sözünü kesti Bayan Smith mahçubiyetle, "sizi bekliyordum."

"Have you really?" said the photographer. "Well, that's good. Did you know babies are my specialty?"

"Well that's what my husband and I had hoped. Please come in and have a seat"

After a moment she asked, blushing, "Well, where do we start?"
Az sonra, kadın mahçubiyetten yüzü kızararak sordu: "Pekala, nereden başlıyoruz?"

"Leave everything to me. I usually try two in the bathtub, one on the couch, and perhaps a couple on the bed. And sometimes the living room floor is fun. You can really spread out there."
"Herşeyi bana bırakınız. Genellikle iki kez küvette, bir kez kanapede, birkaç sefer de yatağın üzerinde denerim. Oturma odasında halının üstünde de keyifli oluyor. Dilediğinizce yayılabilirsiniz orada..."

"Bathtub, living room floor? No wonder it didn't work out for Harry and me!"
"Küvette? Oturma odasında halının üstünde?? Tevekkeli Harry ve ben bu işte başarısız olduk!"

"Well, Ma'am, none of us can guarantee a good one every time. But if we try several different positions and I shoot from six or seven angles, I'm sure you'll be pleased with the results."
"Eğer çeşitli farklı pozisyonlarda yedi sekiz açıdan atış yaparsam sonuçtan çok memnun kalacağınıza eminim. ("shoot" = 1. atış; 2. fotoğraf çekimi)"

"My, that's a lot!" gasped Mrs. Smith.
"Aman Allahım! Müthiş bir sayı!"

"Ma'am, in my line of work a man has to take his time. I'd love to be in and out in five minutes, but I'm sure you'd be disappointed with that."
"Walla, hanımefendi, bizim işimiz aceleye gelmez. Yoksa, ben de beş dakikada girip çıkayım isterdim, ama eminim ki bu sizi tatmin etmezdi."

"Don't I know it," said Mrs. Smith quietly.
"Ah, bilmez miyim," dedi Bayan Smith, kendi kendine.

The photographer opened his briefcase and pulled out a portfolio of his baby pictures. "This was done on the top of a bus," he said.

"Oh my God!" Mrs. Smith exclaimed, grasping at her throat.

"And these twins turned out exceptionally well - when you consider their mother was so difficult to work with."

"She was difficult?" asked Mrs. Smith.

"Yes, I'm afraid so I finally had to take her to the park to get the job done right. People were crowding around four and five deep to get a good look."
İşi doğru dürüst yapabilmek için sonunda onu parka götürmek zorunda kaldım. İnsanlar çevremizde dört-beş sıra halinde toplanmış bizi seyrediyorlardı.

"Four and five deep?" said Mrs. Smith, her eyes wide with amazement.

"Yes", the photographer replied. "And for more than three hours, too. The mother was constantly squealing and yelling -- I could hardly concentrate, and when darkness approached I had to rush my shots.
Durmadan çığlık atıp bağırıyordu. Doğru dürüst konsantre olamıyordum. Hava kararmağa başlayınca atışlarımı (= çekimlerimi) acele yapmak zorunda kaldım. Finally, when the squirrels began nibbling on my equipment, I just had to pack it all in." "Sonunda sincaplar takımlarımı ufak ufak kemirmeğe başlayınca, bütün takımlarımı topladım."

Mrs. Smith leaned forward. "Do you mean they actually chewed on your, uh ...equipment?"
Bayan Smith öne doğru eğilerek, "Yani sincaplar, şeyyy, takımlarınızı fiilen dişlemeğe mi başlamışlardı?"

"It's true, Ma'am, yes.. Well, if you're ready, I'll set-up my tripod and we can get to work right away."
"Evet, bu bir gerçek, madam. Şimdi hazırsanız, tripodumu kuracağım ve işimize hemen başlayabiliriz." [Olur da bilmeyen varsa, "tripod" = fotoğraf makinesinin üzerine yerleştirildiği üç bacaklı sehpa.]

"Tripod?"

"Oh yes, Ma'am. I need to use a tripod to rest my Canon on. It's much too big to be held in the hand very long."
"Evet, hanımefendi; benim Canon'umu bir tripod üzerine yerleştirmek zorundayım. Benim Canon uzun süre elde taşınamayacak kadar iridir..." [Canon = ünlü Japon fotoğraf makinesi markası... canon = askeri top]

Mrs. Smith fainted!

Ve Bayan Smith oracıkta düşüp bayıldı...

---------------------------------------------------------------------------

Öykü için, İrlanda'dan değerli üyemiz M.H.'a teşekkürlerimle.

 

YABANCI  FIKRALAR  sayfalarımız için  TIKLAYINIZ. (Ayrı pencere açılacaktır; bu sayfayı kaybetmeyeceksiniz.)

 


 

The İzbul Daily Anger & Laughter Chronicles
İzbul Günlük Öfke ve Gülmece Seyir Defteri
0015 -- 23.8.2007

------------------------------------

In the Name of National Unity & Solidarity...
Milli Birlik ve Beraberlik Adına...

In the name of national unity, solidarity, fraternity, spirit of tolerance and civil liberties, -- Milli birlik, beraberlik, kardeşlik, hoşgörü ruhu ve yurttaş özgürlükleri adına,

all of which we now need more than ever,
-- ki, bunların hepsine şimdi herzamankinden daha fazla ihtiyaç duyuyoruz,

we have decided to establish a chain of department stores nationwide,
-- ülke çapında bir marketler zinciri oluşturmağa karar vermiş bulunuyoruz,

in which stores alternative goods catering for all sorts of tastes and all sorts of people will be marketed,
-- ki, bu mağazalarda her tür beğeni ve her cins insana hizmet veren alternatif ürünler sunulacaktır,

some of which are listed below:
-- ki, bu ürünlerden bazıları aşağıda listelenmektedir:

 

   

Latex lingerie and clothing products: baby doll and chemise models with or without G-string or tanga panties.

Body stockings and panties; our "Peek A Boo with Arm stockings" model is especially recommended.

Corsets in Pvc, satin, tuxedo and vinyl, with or without pink ribbons.

Mini Bathrobes [Madonna and Paris Hilton models are especially recommended]

 

And more:

Turban [the Lebanese Arab model]
Turban [the Sophia Loren model]
Turban [the Elizabeth Taylor model]
Turban [the Audrey Hepburn model]

 

And,  last but not least,

please visit our stores to appreciate,

in addition to our successful models of

hashema and heshofman,

our latest ultra-modern models of

hütyen, hülot and hikini

The İzbul Daily Anger & Laughter Chronicles
İzbul Günlük Öfke ve Gülmece Seyir Defteri
0016 -- 27.9.2007


------------------------------------

"Müslüman Parasına Zoraki İslami Banka"
Röportaj: Ezgi Başaran, Fotoğraflar: Sebati Karakurt

26 Eylül 2007 tarihli Hürriyet İnternet sitesinde bir yazı yayınlandı.

Herkes parasını nereye yatırır, yatırmaz? Ortak havuzda yaşayan bir bahtıkara yurttaş olarak beni de ucundan ilgilendiriyor. Yazıda geçen birkaç cümle bende -- sayın Ezgi Başaran ve gazete editörleri beni bağışlasınlar -- bir çeviri yanlışı yapılmış olabileceği kuşkusu doğurdu.

Çünkü, adı geçen Malezyalı zâtın bunları bu derece uluorta söylemiş olabileceğine, veya bu şekliyle söylemiş olabileceğine inanmak çok zor. Gözlerim yerinden fırladı, okuduklarıma inanamadım...

Bu bakımdan, zâtın sözlerinin İngilizce olduğunu tahmin ettiğim aslının da yayınlamasının yerinde olacağı kanısındayım.

Dileğimi, gazete editörlerine -- kuşkumun bağışlanmasını tekrar dileyerek -- alenen iletiyorum.

-------------------------------------------------------------------

[Metinden alıntıdır]

"Malezya İslam Partisi PAS, 1951’de, Malezya’nın bağımsızlığından önce kurulan İslamcı bir siyasi parti. [... ] PAS’ın yönettiği Kelantan Eyaleti’nin Kota Bharu Kenti’ne gittik. Eyaletin Başbakanı ve Malezya’nın dini lideri Nik Abdülaziz’le görüştük. Bizimle çok açık konuştu."

[Zâtın sözleri aynen şöyle:]

"LAİKLİK DİNE AYKIRI. Erbakan’ın davetlisi olarak gelip Atatürk Stadyumu’nda konferans vermiştim yıllar önce. Siz ilk Müslüman laik devletsiniz ve bunu Mustafa Kemal Atatürk yaptı. Bana göre Atatürk’ün yaptığı İslam dinine aykırı. İslam devleti laik olamaz. İslam ve politika iç içe olmalıdır. Çünkü Hz. Muhammed aynı zamanda devlet başkanıydı.

"AKP’Yİ ÖRNEK ALIYORUM. Ben burada, AKP’nin uyguladığı birçok stratejiyi örnek alıyorum. Yavaş ve derinden ilerliyorlar. Orduyla ve AB’yle dengeyi kuruyorlar, kimseyi fazla sinirlendirmiyorlar. Çok iyi düşünülmüş, diplomatik bir stratejileri var. Ben onlarınkini Hz. Muhammed’in diplomasisine benzetiyorum.

"TARİHİ BİLİYORLAR. Müslümanlar ve gayrimüslimler Hudeybiye Antlaşması’nı imzalarken, Hz Muhammed ilk önce ’Bismillahirrahmanirrahim’ kelimesini kullanmak istemiş. Fakat gayrimüslimler itiraz edince, antlaşma ’Tanrı’ın adıyla’ diye başlamış. İmzasını da ’Muhammed Resulallah’ diye değil, ’Muhammed’ olarak atmış. AKP bu tarihi biliyor, çok iyi özümsemiş ve aynı diplomatik yöntemi izliyor. Umarım Türkiye’de AKP sayesinde alevlenen İslam bilinci, laikliği yok eder."

-------------------------------------------------------------------

Maksad-ı halisânem, hiç kuşkunuz olmasın, eğer çeviride bir yanlışlık sözkonusu ise, bu güzide partimizin haksız yere itibar zedelenmesine uğramaması; yok eğer zâtın sözleri doğru yansımışsa, yine bu güzide partimiz yöneticilerinin kendisi ile temas kurarak bu aşikâr tezviratı (besbelli yalanları) protesto etmelerini temindir.

Yalçın İzbul
http://www.ingilizce-ders.com

 

The İzbul Daily Anger & Laughter Chronicles
İzbul Günlük Öfke ve Gülmece Seyir Defteri
0017 -- 5.10.2007


------------------------------------

Çevirinin Dayanılmaz Ağırlığı...

Konya’daki Mevlânâ Kültür Merkezi'nin açık sema alanını çevreleyen beton şerit üzerinde, Mevlânâ’nın "Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol," özdeyişi 11 değişik dilde yazılıymış...

Japonca çevirisi şu anlama geliyormuş: "Olan şeyi gibi olmakla aynı zamanda ya da olmak için olduğu gibi olan şeyi olunuz."

Bu çeviri, tam üç yıldır Mevlânâ Kültür Müzesi'nin girişinde gururla duruyormuş...

Mevlânâ dostu bir Japon olan Yumiko Kase, yazının Mevlânâ'yı ve Türkiye'yi Japonya'da internet sitelerinde alay konusu yaptığını söylemiş...

Sayın Kase, "En acısı da bu yazıyı görenler, Mevlânâ veli miydi, deli miydi diye düşünüyor. Bu hatanın giderilmesini istiyoruz," diyormuş...

Var-git bre Capon Kâse Kardeş... Hiç mi anlamamışsın sen bizi? Çeviride yanlışlık felan yok! Ne/Nasıl anlıyorsak öyle çevirdik işte... En tepedeki'lerimizden, iftar çadırlarında bir kâse çorbaya tav olanlarımıza (sahurda ne yaparlar, o bilinmez -- yalaka TV çekim ekipleri o saatte uykuda), özümüz sözümüz bir... Biz öyle algılıyoruz işte o sözü... Yani, "Olan şey gibi olmakla aynı zamanda ya da olmak için olduğumuz gibi olan şeyi oluyoruz."



 

 

      

 

 

ANASAYFA        TESTLER        OKUMA        EĞLENCE        ALMANAK

KAYNAKLAR     FIKRA     KARİKATÜR     KONUŞMA      İSTER İNAN