|
Test Your Knowledge of
COLOUR IDIOMS
Part -- II
16 -- (1) She is feeling rather these days and I just don't know what to do to cheer her up. (2) I couldn't help notice in the past few days that my hormones are really kicking in. I have been feeling really and feeling very much down... [Madem bu küçük açılışı bu kadar çok sevdiniz, devam edeyim:] I am really confused by all sorts of emotions that are so NOT like me. I get the every so often... All I can do through the day is to sit and listen to some music. I feel so by the end of the day that I could just break into tears. This pregnancy stuff is so confusing at times... [Sen nereden bileceksin bu tür duyguları, derseniz; Ahem, ahem. A little bird told me...] (to be/feel) blue = bunlu, bunalımda; üzgün ve süzgün, bir hayli içine kapanık, hafif yollu "depresyonda"... Ne güzel di mi? "Bunlu" sözcüğü bizlere yabancı geliyor, ama "depresyon" herkesin ağzında ciklet...
17 -- (1) When they moved their elderly aunt -- who was an alzheimer patient -- to a retirement home, they had to tell her a lie that she was moved there for some tests that would take a couple of weeks to complete. [retirement home = huzur evi...] (2) Everyone lies a little to help their friends and family... I'm sure you've made stuff up to get a job, lied to your spouse etc etc. That's human nature. And if any of you say you've never told a lie to help someone out (and that someone might be you yourself), then you're really lying in a big way now. [I'm sure you've ...etc = Eminim ki iş bulabilmek için birşeyler uydurmuş, yada eşinize yalanlar söylemişsinizdir...] = zararsız yalan, masum yalan, veya mecburen söylenen yalan... Yine de "zararsız" kavramını fazla vurgulamayın. Ne de olsa yalan yalandır. Burada "uydurukçuluk, kandırıkçılık" kavramı biraz daha baskın, o kadar... 18 -- He was beaten during the fight. He has bruises all over his face and arms. = morartı, çürüme (dayak, vs.den dolayı)... bruise = yara bere, morartı... (Tıp dilinde = ekimoz)... (Ne kadar ilginç değil mi? Biz dayak yiyince morarıyoruz; onlar kara ve mavileşiyorlar... Hangimiz renk körüyüz acaba?!) 19 -- A shoplifter was caught -handed trying to steal a watch from an exclusive jewelry store. = suçüstü, suç üstünde... shoplifter = dükkan, mağaza vs'den aşıramento yapan; market faresi... exclusive = (burada) seçkin. [Bu önemli sözcüğün başka anlamları için sözlüğe danışınız.]... 20 -- No pressure group can mail me. I will not bow to any mail. = şantaj yapmak; şantaj... I will not bow to -------- = Boyun eğmeyeceğim... 21 -- (1) He is a true blood. [veya --------blood, bitişik] (2) In the conquered lands, descendants of blue blood families gained their class privileges by inheritance, whereas we Turks are born , anyway... [Fethettiğimiz ülkelerde, aristokrat ailelerden gelenler sınıf ayrıcalıklarını miras yoluyla alıyorlardı; oysa ki biz Türkler zaten doğuştan asiliz!!] = aristokrat, soylu, asil... 22 -- [Do you have] Any idea why adult films are called movies? = porno filim... 23 -- (1) Their old house in Cihangir, overlooking the Bosphorus, had become a real elephant, too run down to sell, yet too costly to keep up. [overlooking the Bosphorus = Boğaz'a (yukardan) bakan, Boğaz'ı (yukardan) gören... run down = eskimiş, yıpranmış... DİKKAT: "too + sıfat + mastar" yapısını, "---mayacak kadar" şeklinde çeviriniz: "Satılamayacak kadar eski püskü"] (2) Grandpa's old pocket watch is a elephant; nobody in the family wants it but it's too valuable to discard. [to discard = çöpe atmak, "ıskartaya" çıkarmak...] a --------- elephant = sahip olduğumuz istenmeyen veya gereksiz bir nesne... 24 -- "-collar": A descriptive term widely used for manual labourers, as opposed to "-collar" for office workers. [widely used = yaygın kullanılan...] Ayrıntılar için en alta bknz. 25 -- There are all sorts of flowers in the garden, growing luxuriously. Obviously, whoever has planted them has a finger. [luxuriously = (burada) gür büyüyen, delice dallanıp budaklanan...] to have a --------- finger = elinde "keramet" varmışçasına her diktiği bitki serpilip yeşeren kimse... özellikle bahçıvanlıkta olmak üzere, bitki yetiştirmekte ustalık... 26 -- I don't quite understand what he's talking about, but it all sounds like a bit of a herring to me. [It all sounds like ---- = Bütün bunların hepsi bana ------- gibi geliyor.] a ------- herring = konuyu saptırmak için ortaya atılan yeni bir konu; dinleyicilerin dikkatini çelmek için ortaya atılan kelalaka konu... 27 -- (1) He was shot at close range while in a group carrying a large flag and shouting repeatedly that they were journalists. [he was shot = vuruldu... [at close range = yakından, kısa mesafeden...] (2) To hang the flag half-mast high (or half-staff) is a token or sign of mourning... To hang out a flag means "I / we surrender".[half-mast high = half-staff = yarıya çekilmiş... token = timsal... mourning = yas... I / we surrender = Teslim oluyorum / oluyoruz...] a ------- flag = 1. barışçıl amaçlarla geliyorum bayrağı; 2. teslim oluyorum bayrağı... DİKKAT: Birinci deyimde belli bir bayraktan söz ettiğimiz için "the" alıyor; ikinci deyimde ise, herhangi bir bez parçası da bu işlevi karşılayacağından "to hang a ------ flag" çok daha yaygın. Oysa Türkçe'de "teslim bayrağı çekmek" yerine "teslim bayrağını çekmek" çok daha yaygın... 28 -- He got an unexpected promotion yesterday; it was truly a -letter day for him. a ------- -letter day = özel bir gün, unutulmaz bir başarı günü... İPUCU: Bu deyim, büyük olasılıkla, takvimlerde tatil günlerinin bu renk basılmasından kaynaklanmış olabilir... 29 -- (1) When you hear someone say "once in a moon" you know what they mean: "rarely, seldom". ["someone" için, "he or she" eski çiftlemesi yerine "they" deyişimize dikkat ediniz. ÖĞRETMENLER DİKKAT: Günümüz İngilizce'sinde büyük yaygınlık kazanmış olan bu uygulama için artık öğrencilerinizi cezalandırmayınız.] (2) I wish you'd keep a promise -- even once in a moon. [Keşke, kırk yılda bir bile olsa, verdiğin sözü bir tutsan!!] once in a ------- moon = çok seyrek, "kırk yılda bir"... 30 -- Before we sent him to the army in accompaniment of davul & zurna music, we decided to go out and paint the town . to paint the town --------- = dışarı çıkıp çılgınca eğlenmek... NOT: Bu geleneği bilmeyen yabancılar "yanında davul ve zurna ile gönderdik" şeklinde anlamasınlar diye oldukça kitabi "in accompaniment of ......... music" demeyi tercih ettim...
RENK DEYİMLERİ BİRİNCİ BÖLÜME DÖNÜŞ SÖZCÜK TESTLERİ ANASAYFAYA DÖNÜŞ
ANASAYFA TESTLER OKUMA EĞLENCE
|