
IDIOMS Relating
to
THE HUMAN BODY

| |
İnsan
vücudu ilgili birçok deyimin yer aldığı buradaki derleme, Türkçe
karşılıklar ve örnek tümceler eklenerek, üyelerimiz için özel
olarak hazırlanmıştır. Hertürlü çoğaltma, yayın veya İnternet
aracılığıyla dağıtım telif hakları tarafımca saklıdır. Kaynak
göstermek koşuluyla, kurs ve okullarda eğitim amacıyla
kullanılabilir: Emeğe saygı lütfen. |
|
Level
: Upper Intermediate

(to shout, yell, scream, vb)
at the top of one's
lungs
veya
at the top of one's
voice
= as loud
as one can, with an extremely loud voice, very loudly...
avazı çıktığı kadar, ciğerlerinin bütün gücüyle...
I
yelled at the top of my voice to catch their attention.
Dikkatlerini
çekebilmek için avazım çıktığı kadar bağırdım.
Suddenly, all of the babies in the nursery began crying in unison at the top of
their lungs.
Birden,
yuvadaki bütün bebekler ciğerlerinin var gücüyle koro halinde ağlamağa başladılar.
in unison /YU-nisın/
= hepbirlikte uyum içinde... walk in unison... sing in unison
(=harmony)...
The crowd were yelling curses at the top of their voices. They dragged
him out of the house and shot him on the spot.
Kalabalık bar
bar küfür yağdırıyordu. Evden dışarı sürekleyip çıkardılar ve oracıkta
vurdular. (Umarım,
örneklerime bakıp, ruh hallerim üzerine fikir yürütmüyorsunuzdur!)
curses = küfürler,
lanetler... on the spot =
hemen oracıkta; "spot piyasa" hesabı...
(there be)
bad blood between
=
existence of a poor relationship, anger, animosity (düşmanlık) etc due
to past problems...
geçmişteki bir olay veya olaylardan dolayı aralarında kin ve düşmanlık olmak...
there be
= "there is, there are, there have/has been, there will be, there
may/can be, etc için cenerik ad.
There has always ben a lot of bad blood between the two neighbours.
(Bu) iki
komşu arasında hep bir husumet olagelmiştir.
There is a deep-rooted bad blood between the two countries.
İki ülke
arasında kökleri derinlere giden bir düşmanlık var.
No, I will not invite him to my birthday party. There's a lot of bad
blood between us, didn't you know?
Yaşgünü
partime (tabii ki) çağırmayacağım. Aramızda büyük garaz olduğunu
bilmiyor musun?
behind one's back
= said or
done when one is not present; not openly or onto one's face but in one's
absence...
arkasından (açıkça yüzüne karşı değil)...
I
hear that you've been talking about me behind my back.
İşittiğime göre arkamdan benim hakkımda konuşuyormuşsun.
You want me to
believe that my best friend is making fun of me behind my back?
En iyi
arkadaşımın arkamdan benimle alay ettiğine inanmamı mı bekliyorsun?
(DİKKAT: Burada soruyu ses tonu ile yapıyoruz.)
Nobody likes
people talking behind their back.
Kimse sevmez
arkalarından konuşan insanları.
(DİKKAT: "his or her" şeklindeki ifadelerin yerine "their" günümüzde
artık çok daha yaygındır.)
Blood is thicker than
water.
(Atasözü)
= Family
members are closer to one another than to outsiders... Your family would
not let you down in difficult times like your friends might. Family
relationships are the strongest of all relationships...
Akrabalık bağının getirdiği yakınlık başkalarıyla olan ilişkilerde
yoktur; akraba akrabayı kollar...
let smb down
= arka çıkmamak, ihtiyaç anında yanında olmamak, ihanet boyutlarında
ilgisiz ve kayıtsız kalmak.
I am very
family-oriented and believe that blood is thicker than water.
Dünyamın
merkezinde ailem vardır ve akrabalığın yerini hiçbirşeyin tutmayacağına
inanırım.

Blood is thicker
than water. Yes, but surely liquor
is thicker than any blood.
(Hematolojik
gerçekler filan bir yana, bu da
benden dünya alkol edebiyatına bir
armağan olsun.)
blood -- to run
cold
= to
become absolutely horrified or terrified...
dehşet veya korkudan kanı donmak...
My blood ran cold
when I saw the man raise his gun.
Adamın silahını
doğrulttuğunu görünce korkudan kanım dondu.
to
raise = kaldırmak, yükseltmek.
Her blood ran cold
when she glanced into the rear view mirror. A man was sitting in the
back seat. rear
view mirror = arabanın dikiz aynası...
the back seat = arabanın
arka koltuğu.
to break one's neck
= do all
one possibly can, try one's hardest...
elinden gelen herşeyi yapmak, büyük gayret ve özveri göstermek...
I have goals, but
I’m no longer going to break my neck to achieve them.
Amaçlarım var
(tabii ki), ama bundan böyle onları elde edeceğim diye kendimi
paralamayacağım.
Why should I break
my neck to do something for such ingrateful people.
Neden kendimi
paralayayım ki böylesi kadir bilmez insanlar için?!
[NOT: "Nankör"
karşılığında burada kullandığım "ingrateful" sözcüğü
"ingratitude" kavramından geliyor. Ancak, "Bana nankörlük
ediyorsun, böyle nankörlük etme," şeklinde günlük dilde rastlanacak
kullanımlarda, bu sözcüğün belki on kat daha fazla kullanılan
"ungrateful" versiyonunu tercih ediniz:
(to be ungrateful for)...
Don't be ungrateful. Never be ungrateful.
Ungratefulness = ingratitude]
Tabiatıyla,
yukarda verdiğim mecazi anlamı dışında, "ortopedik" anlamda, "to
dislocate the bones of one’s neck", yani "boynunu kırmak" anlamı da
geçerlidir.
İşte size acıklı bir aşk hikayesi:
Your dad saying he
will break my neck if he ever saw me with you again means it's time for
me to say goodbye, I guess.
Eh, sanırım
babanın bir daha beni seninle görürse boynumu koparacağını söylemesi
benim için hadi artık eyvallah deme zamanı anlamına geliyor...
breathe down one's
neck
= follow
closely, pursue relentlessly...
"ensesinde olmak", aman vermeden takip etmek; tepesine dikilmek...
to pursue /pö-SYU/
= takip etmek, peşinde / takibinde olmak...
relentlessly = aman
vermeksizin, ara vermeksizin, acımasızca.
Well, yes. You
must show an interest in your daughter's schoolwork, but this doesn't
mean that you have to breathe down the teacher's neck all the time.
Walla, tamam;
kızınızın okul durumuile ilgilenmelisiniz; ama bu demek değildir ki
sürekli öğretmenin tepesine dikilesiniz!
The boss has been
breathing down my neck all day.
Patron bir saniye
rahat vermedi bugün; hep tepemdeydi.
The Euro is
breathing down the Dollar's neck again.
Yuro yine doların
tepesine dikilmiş alaşağı etmeğe hazırlanıyor.
NOT: "to breathe"
/BRİ:TH/ fiil formu ile, "breath" /BRETH/
ad formunun gerek yazılış gerek telaffuzda farklı olduğunu not ediniz.
(to have, get, give, vb)
butterflies in one's
stomach
= a
feeling of excitement or anxiety in the stomach...
"içim heyecan veya tedirginlikle kıpır kıpır", "midemde kelebekler
uçuşuyor"...
I go there every
day with butterflies in my stomach. It never gets any easier.
Hergün oraya için
heyecan ve korku içinde kıpır kıpır gidiyorum. Hiç değişmiyor bu.
As I climbed the
stairs I began to get butterflies in my stomach.
Merdivenleri
tırmanırken içimde büyük bir tedirginlik kıpırdanmağa başladı.
Her mouth was dry.
There were butterflies fluttering in her stomach. Her knees were shaking
so much it was hard to walk about on the stage.
Ağzı kupkuruydu.
Midesinde kelebekcikler uçuşuyordu. Dizleri öylesine titriyordu ki,
sahnede zorlukla yürüyebiliyordu.
The little boy had
butterflies in his stomach when he stood up to read the poem.
Şiiri okumak için
ayağa kalktığında küçük çocuğun içi kıpır kıpırdı.
(to give, turn, show, vb)
(the) cold
shoulder
= to
behave or treat in an unfriendly manner...
soğuk davranmak, dostça davranmamak, dirsek çevirmek...
His classmates
gave him the cold shoulder after the incident.
Bu olaydan sonra
sınıf arkadaşları ona soğuk davranmağa başlamışlardı.
Isn't it obvious
why Turkland is giving Belgium the cold shoulder?
Türkiye'nin
Belçika'ya neden soğuk davrandığı besbelli değil mi?
Is Europe Giving
Ankara the Cold Shoulder?
Avrupa Ankara'ya
soğuk mu davranıyor, dirsek mi çeviriyor?
(to be one's)
flesh and blood
= a close
relative...
yakın akraba, "kendi kanından ve canından"...
"You are my pride
and joy, you are my flesh and blood, you are my baby boy."
Şarkı sözleri:
Gururumsun, neş'emsin; kanımsın canımsın; sevgili yavrucak oğlumsun."
Ne var ki, aynı
deyim, bizdeki "ben de etten kemikten yapılmayım" deyimimizdeki "beşer"
kavramını da iletebilir. İşte size vak'ayı âdiyeden bir savunma:
I may be an imam,
but it doesn't mean I'm immune to pretty women. I'm only flesh and blood, after all.
İmam olabilirim,
ama güzel kadınlara karşı bağışıklığım var demek değildir bu. Etten
kemikten insanım ben de, nede olsa.
Let's wind up with
a proverb:
Bir atasözü ile
bitirelim:
("wind up" işi,
sözü, o günkü toplantıyı vs bağlayıp bitirmek deyimini not ediniz.)
To err is human.
Beşerdir, şaşar.
Another version goes,
Bir başka
versiyon şöyle der:
("go" fiilinin
yukardaki kullanımını not ediniz)
"To err is human:
to forgive, divine."
Mealen: İnsan olmak demek
hatalar yapmak, günahlar işlemek demektir. Bağışlayıcı olmak (ise)
Tanrı'nın niteliğidir ve insanlar da bağışlayıcı olduklarında Tanrı'nın
izinden gidiyorlar demektir. (NOT: İngiliz şair Alexander Pope'un
(1688-1744) “An Essay on Criticism” başlıklı şiirinde geçen bu söz
giderek atasözü niteliği kazanmıştır.)
Efendim? "To err" fiili
garibinize mi gitti? Fiil köklerini tanıma melekeniz "error" veriyor
olmasın!

to get off someone's back
=
to stop bothering, criticising, nagging, hindering that person...
o kişiyi sürekli rahatsız etmeyi, eleştirmeyi, vıdıvıdı etmeyi,
engellemeyi bırakmak...
to nag
/NÆG/ = vıdıvıdı etmek...
to hinder
/HİN-dı/ = engellemek...
Hey, get off my back, will you? Why won't you get off my back?!
Kes
artık, tamam mı!
Düşsene sen yakamdan! Niye düşmüyorsun ki yakamdan?!
I wish that my wife would get off my back about trying to find a better
job.
Ah,
keşke karım bir son verse sürekli vıdıvıdı etmeye, daha iyi bir iş
bulmam için.
to get under one's skin
= to
irritate, to upset...
sinirine gitmek/dokunmak, asabını bozmak...
I
don't know what's wrong with that boy? He's getting under his dad's skin
with his laziness.
Nesi var
bu oğlanın bilmem. Tembelliği ile gerçekten babasının sinirine
dokunuyor..
My neighbours are really beginning to get under my skin with their
constant complaining about my practising the zurna.
Zurna
çalışmamdan sürekli şikayetleri ile komşularım gerçekten sinirime
dokunmağa başladılar.
Fakat
tabii, Frank Sinatra veya Ella Fitzgerald "I've got you under my skin,"
şarkısını söylediklerinde, anlam bambaşkadır: Sen benim içimdesin,
içimde kök saldın, damarlarımda dolaşıyorsun...
to hold one's breath
= stop
breathing for a brief moment due to fear or excitemet...
korku veya aşırı heyecanla soluğunu tutmak...
I held my breath and didn't move a muscle. I was petrified, so scared
that I really believed this "thing" was going to kill me.
petrified
= taş kesilmiş... scared
= çok korkar veya korkuyor durumda... NOT: "muscle" sözcüğünü "maskıl"
diye telaffuz edenlerin ağzına biber sürünüz; sevaptır. Doğrusu: /MAS-(ı)l/
I
held my breath as my father opened the envelope from the ÜSYM.
to jump down one's
throat
= to
become suddenly very angry with someone and show extreme reaction...
birisine birden parlayan bir öfke ile tepki göstermek; "gagasına
binmek"...
When a friend of hers called for her on our phone instead of hers this
morning, I really jumped down my daughter's throat.
I think you boys have jumped down your friend's throat for the wrong
reasons.
Ama, anlam
herzaman böyle mecazi-mecazi olacak değil ya!

The poor little blind frog jumped down a huge snake's throat and
committed suicide!
Zavallı
küçük kör kurbağa kocaman bir yılanın ağzının içine atladı ve intihar
etti...
to jump out of one's
skin
= to
suddenly become greatly frightened or be taken by great surprise...
ansızın çok korkmak veya şaşkınlıkla sıçramak...
He opened the trunk and almost jumped out of his skin when he saw the
snake lying coiled in it.
Sandığı
açtı ve orada kıvrılmış yatan yılanı görünce korkuyla sıçradı.
coiled
= zemberek yayı yahut bir halat usulü kendi üzerine kıvrılmış veya
kangal durumunda... Yılan kavramı için güzel bir sözcüktür, çünkü
"sinsice beklemede fakat zembereğinden boşalmağa hazır bir gerilim
içinde" nüansını verebiliyor.
She nearly jumped out of her skin when the doorbell rang. Then she
forced herself to take a deep, calming breath and decided to open it.
nearly
= neredeyse, hemen hemen (bir aşağıda örnekteki "almost" ile
eşanlamlı)...
forced herself
= kendini zorladı...
The two boys almost jumped out of their skin when the man suddenly
opened his mouth and spoke. The dead man had become alive!
Adam
ansızın ağzını açıp konuşunca, çocuklar korku ve şaşkınlıkla sıçradılar.
Ölü dirilmişti!
their skin
= ifadeye dikkat ediniz: ***"their skins" diyemezsiniz; insanın kaç tane
"derisi" vardır ki?!
to keep body and soul
together
= to
keep/remain alive, to survive...
hayatta kalmak, ("ruhunu ve vücudunu birarada tutmak" kavramından)...
We can barely keep body and soul together on what my husband earns.
Kocamın
kazancıyla ucu ucuna yaşıyoruz.
It was very cold during the winter but somehow the earthquake victims
were able to keep body and soul together and survived.
...
depremzedeler bir biçimde hayatta kalmayı başardılar.
neck and neck
= equal
or nearly equal in a race or contest; tied or almost tied...
bir yarış veya yarışmada başabaş veya neredeyse berabere olmak...
(It was) a win
(victory)... a defeat... a tie.
= Galibiyet, yenilgi, beraberlik...
The two parties came neck to neck in last year's elections.
Başabaş
oy aldılar.
As they approached the finish line they were neck and neck.
Bitiş
çizgisine yaklaşırken başabaş durumdaydılar.
It was a neck and neck race for the two horses, but Rüzgarın Oğlu still
had an edge. Rüzgarın
Oğlu halâ biraz öndeydi.
Deyimin bu cümlede sıfat niteliğinde olduğuna dikkat ediniz.
"to have an edge (on smb/sth)"
deyimini not ediniz = rekabette/yarışta biraz önde olmak, biraz
avantajlı durumda olmak...
pain in the neck
= a
tiresome, bothersome, irritating, annoying, boresome, burdensome,
exasperating, irksome, tedious, vexing, wearisome person or event...
sinir bozucu, can sıkan, rahatsızlık veren bir kişi veya durum...
tiring = yorucu...
tiresome = bıktırıcı,
usandırıcı... "I am tired." = Yorgunum... I'm tired of you! = Bıktım
senden! "I'm sick'n tired of it!" = Bıktım usandım bundan! [to
be sick and tired (of smb/sth) = bıkmış usanmış olmak]
Oh, he's a real pain in the neck! / He's a real pain in the neck to
everybody around him. / He's a real pain in the neck sometimes!
Oh, what pain in the neck!
I
really hate having to wait in stop and go traffic. What pain in the
neck.
"stop and go traffic" =
ifadeyi not ediniz.
NOT: Çok
daha kuvvetli ve küfürlü bir argo bir deyim olarak:
pain in the ass...
to pat somebody on the
back
=
to show praise or appreciation...
genelde beğeni ifadesi olarak sırtına "pat pat" vurmak; bazen de
"idare etmek için" sahte bir tavır da olabilir...
The teacher came to his desk. She looked over his paper and patted him
on the back.
I
wish Gerets would pat him on the back and say, "Hakan, you have been too
long under stress and strain. What you need is a rest and a holiday".
Ah,
keşke Gerets böyle birşey yapsa artık...
I think a lot of wives deserve a "pat on the back" for putting up with
their husband.
("husbands" da olanaklı. Fakat maalesef, yukarda "their skin"
için söylediklerimi hatırlayacak olursanız, bu konu epeyce çetrefil.)
NOT: "to pat
on the shoulder" deyimi de yukardaki kullanılabilir; ancak o deyimin
ayrıca "omzuna/omzunu tıklatmak" anlamı da vardır.
to rub elbows with someone,
to rub shoulders with someone
= be in
the same place, meet and mix with socially...
"dirsek sürtüştürmek" kavramından aynı çevreyi paylaşmak, dostluk
etmek (ancak, çoğu zaman züppece bir davranış veya "çıkar birliği" vb gibi olumsuz bir
nüans taşır)...
The conference provided an exciting opportunity for our students to run
elbows with some of the top men in the field.
Kongre,
öğrencilerimizin bu alanda önde gelen bazı kişilerde biraraya gelmeleri
için çok iyi bir fırsat oldu.
He goes down south to Bodrum every summer, hoping to rub shoulders with
the rich and famous.
Zengin
ve ünlü çevrelerden dost edinmeyi umut ederek yazları Bodrum'da
geçiriyor.
The reason why most of these young girls come to the Antalya Golden
Orange Festival is that they hope to get a chance to rub elbows with a
number of talent hunters.
Bu genç
kızların çoğunun Antalya Altın Portakal Festivaline gelme nedenleri,
birkaç artist avcısı ile tanışmak umudu.
NOT: Bu idiom hakkında ilginç bir
gerçek: Klavyede "b" ve "n" harfleri yanyana olduğu için,
yanlışlıkla "to rub" yerine
"to run" şeklinde yazıldığında da geçerli bir anlam veriyor.
Ah, o karışan harfler...
Hubbies, bunnies, bunny
hubbies, hunny bunnies,
bunny buddies, hunnies
bunnies, and all...
Zaten
karmakarışık bir dünyada yaşamıyoruz mu ki?!
hubby = husband;
bunny = 1) kurabiye, 2)
tavşancık;
buddy = can dost;
hunny = bal (honey)...

to save one's breath
=
to choose not to speak or say anything since this will be useless and
serve nothing...
boşuna nefes tüketmemek...
Just save your breath and don't bother talking to him. He never listens
to anyone.
Onunla
konuşmak zahmetine katlanıp da boşuna nefes tüketme. Kimseye kulak asmaz
o adam.
["bother" fiili
mastar da alabilir.]
He
came close to saying a few words against the plan, but then decided
to remain silent and save his breath since no one would listen to him
anyhow.
to come close to + Ving
= yapmak üzere veya neredeyse yapacak iken yapmamak veya vazgeçmek...
to remain silent = sessiz
kalmak ("to save one's breath" ile kısmen eşanlamlı)...
since no one would listen to him
anyway = çünkü zaten kimse ona kulak vermeyecekti... zaten
kimse ona kulak asmayacağı için...
Bu
deyimin mecazi olan/olmayan her iki anlamını birlikte örnekleyelim:
Tell'em to shut up'n save their breath for Saturday night because
they're going to need it if they think they're going to beat us. We're
in great shape and
we
are going to win.
Söyle
onlara çenelerini kapasınlar ve nefeslerini Cumartesi akşamına
saklasınlar. Bizi yeneceklerini düşünüyorlarsa buna ihtiyaçları olacak.
Biz çok formdayız ve biz kazanacağız.
tell'em = tell them...
shut up'n save = shut up
and save...
to save one's
(own) neck,
to save one's (own) skin
= to take
action to protect against or save oneself from some danger or threat
directed at one's person...
kendini kurtarmak, postu deldirtmemek...
["own" kullanılıp
kullanılmaması ile oluşan nüans aşağıda gösteriliyor.]
to take action = önlem
almak, eyleme geçmek...
He
betrayed his comrades to save his own neck.
Kendini
kurtarabilmek için yoldaşlarını ihanet edip ele verdi.
Galileo recanted his theory that the sun was the center of the universe,
not the earth, to save his neck and avoid being burnt at the stake.
to recant = hatalı ve
pişman olduğunu söyleyerek iddiasını geri almak...
To be burnt at the stake
= kazığa bağlanarak yakılmak...

to scratch one's back
[Gerçek uyuzlar için bir karşılıklı yardımlaşma çağrısı olabileceği
gibi, ciğeri beş para etmez, asalak ve kan emici, sosyal uyuz Ali
Dibocular için
de "gelin birbirimizin sırtını kaşıyalım" çağrısıdır.]
= do
someone a favour with the condition that they, too, do something for you
in return...
Sen benim sırtımı kaşı, ben de senin sırtını...
[Atalarımızın
dediği gibi, iki pislik bir hamama yakışır!]
in
return
= karşılığında...
There is a mutual understanding between the two: you scratch my back,
and I'll scratch yours. mutual
/MYU-çuıl/ = karşılıklı, ortak... between
the two
= (sözünü ettiğimiz) bu iki kişi arasında...
Scratch your (the) boss's (superviser's, professor's) back,
and he'll scratch yours.
Media bosses direct their employees to scratch the government’s back, knowing
that the government will scratch theirs in return.
Medya patronları,
çalışanlarını hükumetin sırtını kaşımağa yönlendiriyor; karşılığında
hükumetin de kendi sırtlarını kaşıyacağını bildikleri için...
 |
|
El netice,
memlekette kaşınan kaşınana... |
|
 |

(all)
skin and bones
= very
thin, very skinny...
bir deri bir kemik...
His new owner was so miserly with the food he gave him that the poor
animal soon became all skin and bones.
miserly
= cimri...
[Tanıdığımız ve
sempati duyduğumuz bir hayvandan söz ettiğimiz anlaşılıyor: Dolayısıyla, o bir
"he"...]
We went to school together. He was skin and bones at the time, but is
very fat now.
at the time (=at that
time) = o
zamanlar...
(only)
skin-deep
= only on
the surface, not having any deep or honest meaning, superficial /SU-pı-Fİ-şıl/ ...
yalnızca yüzeyde, yüzeysel; derin veya içtenlikli bir anlamdan
yoksun...
Beauty is only skin deep.
[Atasözü]
= Fiziki
güzellik yüzeysel bir niteliktir; kişinin entellektüel, duygusal ve
ahlaki güzellikleri yanında önemsizdir.
You can't hope to make a meaningful anthropological study of a people if
your interest in their culture goes only skin deep.
Eğer
kültürlerine duyduğunuz ilgi sadece yüzeysel kalıyorsa...
a people
= bir "halk", belli bir nüfus veya kültür grubu... Örnek:
various
African peoples
= çeşitli Afrika "halkları" / nüfus veya kültür grupları... Buradaki
anlam, "people" sözcüğünün gramerde "sayılamaz" kabul edilen bildiğimiz
öteki
anlamından farklıdır ve "sayılabilen" bir birimdir.
 |
|
I'm tired of all this nonsense about beauty being only skin-deep.
That's deep enough. What do you want -- an adorable pancreas? -- Jean Kerr,
1958.
Bıktım yav bu "Güzellik yüzeyseldir" laflarından... Başka ne istenir
ki?... Tapılası bir dalak ve hayran olunacak bir çift böbrek filan
mı?! |
|
 |
[Mail atıp,
"pancreas" dalak mıdır diye soracak olanı kesin döverim walla!]
to stab in the back
= to
do something that harms a trusting friend...
bir dostu arkasından vurmak, sırtından hançerlemek...
The minister feels that the party has stabbed him in the back when they
voted against the bill.
Bakan,
partisinin önergeye karşı oy vermekle kendisini sırtından
bıçakladıklarına inanıyor.
stick one's neck out
= to do
something dangerous or risky...
bir tehlikeyi veya riski göze alarak harekete geçmek...
A clever politician would want to be careful and never stick his neck
out too far.
Dikkatli
olmak ve fazla riske girmemek isteyecektir.
Such people never stick their neck out to try and help other people.
["neck"
veya "necks" olanaklı. İngilizce'yi Türkçe'nin mantığı veya gramerine
göre yargılamayınız. Bu konudan daha önce de söz ettik.]
to turn one's back on
someone
= to fail
or refuse to help someone when that person is in trouble despite
an implicit or explicit promise earlier in that direction...
daha önceden o yönde zımni veya açık bir vaade rağmen, sorun yaşayan
veya ihtiyaç duyan bir kimseye yardım eli uzatmamak; "sırtını dönmek"...
implicit =
ima edilen; "to imply" = "ima yoluyla belirtmek" fiilinden...
explicit = açıkça dile
getirilmiş...
Even his closest friends turned their back on him.
When the moment comes to act, the G8 usually turn their backs on the
world’s poor.
["their back / backs" -- her ikisi de olanaklı; "backs" biraz daha yaygındır, denilebilir.]
to turn one's stomach
=
to make one feel sick...
midesini kabartmak / bulandırmak... [Beğenmemek, onaylamamak nüansları olabilir]
That a large number of the victims of the occupation and the civil war
in Iraq are children turns people's stomachs.
Irak'taki işgal ve iç savaşın kurbanlarından pek çoğunun çocuklar
olması...
[Burada,
"that" ile başlayan bir isim-cümleciktir ve "to turn" fiilinin öznesidir.
Görüyorsunuz, gramerden kurtuluş yok.]
I
don’t see how anyone could find that film attractive. It, quite
literally, turned my stomach.
Anlamıyorum
walla, nasıl olur da birisi o filmi çekici bulabilir? Kelimenin tam
anlamıyla midemi döndürdü yahu.
(to be) yellow-bellied
= a
coward, cowardly, extremely timid...
korkak, aşırı ürkek...
When we say that a person is "yellow bellied" or has a "yellow streak",
we mean he is a coward.
He was ashamed of and disgusted at himself for having been such a
yellow-bellied coward.
to be ashamed of oneself = kendinden utanmak...
to be disgusted at oneself = kendinden tiksinmek...
In colloquial English, a fearful person is "yellow-bellied,"
"lily-livered," "faint-hearted," "spineless," "chicken," or "with cold
feet."
İşte sizlere eşanlamlı bir demet deyim...
NOT: Bu deyimde geçen
"belly" kavramı, midenin alt ve karnın üst bölümlerine işaret eden bir
kavramdır. Nitekim, yine "korkak" anlamına gelen "to have no guts" deyimi
de korkunun yerleşim alanı olarak "göbek" bölgesine işaret ediyor...
"Sarı" kavramı ise, "öd" kavramından kaynaklanıyor olabilir...

Tabii, "sarı-göbekli" olup
olmamak Anglo-Saksonların derdi... Bizleri ilgilendirmez. Ne demiş atalarımız? Olmayan
göbek atılmaz...

DİĞER
YARDIMCI KAYNAKLAR
ANASAYFA
TESTLER
OKUMA
EĞLENCE
ALMANAK
KAYNAKLAR
FIKRA
KARİKATÜR
KONUŞMA
İSTER İNAN
|