|
Test Your Knowledge of
COLOUR IDIOMS
01 -- We had a [--------out] in our neighborhood due to last night's electrical storm. I'd forgotten how romantic it could be sitting in candle light in complete silence... = elektrik kesilmesi... (eğer, arıza veya doğal afet sonucu ise)... (Bakım, onarım, vb için yapılan haberli kesinti, için, "power cut" [veya, "power cut-off"] kullanınız -- Ancak bu terimin, gerek arıza gerek planlı kesinti için de kullanılabildiğine dikkat ediniz.) = Dün geceki gökgürültülü fırtına yüzünden bizim semtte elektirikler kesildi. Tam bir sessizlik içinde mum ışığında oturmanın ne kadar romantik olabileceğini unutmuşum.
02 -- A paper is a government report outlining policy or an authoritative report on a major issue. paper = Hükûmet yada en azından bir Bakanlık tarafından hazırlanmış, geniş kapsamlı bir konuda resmi veriler içeren veya icraat niyetlerini özetleyen resmi rapor...
03 -- It makes me puke the way you keep looking at life, looking at the world through -coloured glasses. Take off those --coloured glasses and give your life a hard look. It makes me puke. = İğrendiriyor beni; midemi döndürüyor... (through) -coloured glasses = pembe gözler/gözlükler; dünyaya pembe gözlerle bakmak... = Öğğ geldi bana senin bu hayata, dünyaya pembe gözlerle bakmandan... Şu pembe gözlüklerini çıkar da gerçekçi gözle bir bak hayatına...
04 -- I saw him with a breathtakingly beautiful blonde lady last night -- I was with envy, to tell you the truth. ["blond" şeklinde de yazılabilir.] to be with envy = hasetinden çatlamak... = Dün gece onu nefes kesici güzellikte bir sarışın hanımla gördüm ve hasetimden çatladım doğrusu.
05 -- Don't be a coward, don't be . Keep cool. It always pays to be calm and courageous. to be = korkak, tavşan yürekli olmak... It always pays to be calm and courageous: = Sakin ve yürekli olan herzaman kârlı çıkar.
06 -- The younger son was the sheep of the family. He spent most of his time in jail for petty crimes. to be the sheep of = yüzkarası olmak ("ailenin yüzkarası" deyimindeki anlamı ile)... Küçük oğulları ailenin yüzkarasıydı. Vaktinin büyük bölümü ufak tefek suçlar yüzünden hapiste geçiyordu.
07 -- We spent many a sleepless night wondering why there is so much tape involved in obtaining an export permit. tape = "bürokrasi": kırtasiye, bugün git yarın gel ıvır zıvır bir sürü evrak işi... Bir ihracat izni almak için neden bu kadar çok bürokratik evrak işi olduğunu düşünerek kaç uykusuz gece geçirdik...
08 -- Everyday tools like scissors and pocket knives are now on the list of objects no longer allowed in the cabins of airplanes. list = kara liste... Makas yahut çakı gibi günlük objeler artık uçaklara sokulmasına izin verilmeyen nesneler kara listesinde...
09 -- The management liked my idea of opening a branch office in İzmir and gave me the light to go ahead... We were finally given the light to begin setting up the new project.... to give smb the light = yeşil ışık yakmak Yönetim, İzmir'de bir şube açmamıza ilişkin fikrimi beğendi ve bana yeşil ışık yaktılar... Sonunda yeni projeyi hayata geçirmemiz için yeşil ışık yakıldı...
10 -- We must lay down a print for cooperation for the future on security related matters. print = ayrıntılı bir master plan; model veya prototip... Güvenliğe ilişkin konularda işbirliği için bir ana plan ortaya koymalıyız...
11 -- fever is a viral disease that has caused large epidemics in Africa and the Americas. The "" in the name can be explained by the jaundice that affects some patients. fever = sarı humma... Sarı humma, geçmişte Afrika ve Amerika kıtalarında büyük salgınlara yol açmış viral bir hastalıktır. Terimdeki "sarı" sözcüğünü bazı hastaları etkileyen sarılık olgusu ile açıklayabiliriz.
12 -- There is a time-honoured diplomatic tradition of rolling out a carpet for visiting dignitaries. to roll out a carpet = (yürüyeceği bölüme) kırmızı halı sermek... ("Büyük itibar göstermek") Ziyaretçi olarak gelen devlet büyüklerinin yürüyeceği bölüme kırmızı halı sermek öteden beri var olan bir diplomatik gelenektir....
13 -- The city is surrounded by a belt, an area of land protected from development. belt = yeşil kuşak. (judo sporu için de kullanabilirsiniz) Kent, yapılaşmaya karşı korunan bir yeşil kuşakla çevrelenmiştir...
14 -- I'd rather explain things in , but on this particular subject there are too many shades of grey. in = açık seçik, kesin çizgilerle... Herşeyi kesin çizgilerle açıklamayı tercih ederim, ama bu elimizdeki konuda pekçok belirsizlik alanı var... (shades of grey = grinin tonları... ABD: "gray")
15 -- The fact is that such economic issues can't be explained in terms -- they are much too complicated. in terms = kesin bir dille, kesin belirlemelerle... Gerçek şu ki, bu tür ekonomik meseleler kesin bir dille izah edilemez -- çok karmaşık konular bunlar...
16 -- She is feeling rather these days and I just don't know what to do to cheer her up. I couldn't help notice in the past few days that my hormones are really kicking in. I have been feeling really and feeling very much down... I am really confused by all sorts of emotions that are so NOT like me. I get the every so often... All I can do through the day is to sit and listen to some music. I feel so by the end of the day that I could just break into tears. This pregnancy stuff is so confusing at times... [Sen nereden bileceksin bu tür duyguları, derseniz; "A little bird told me"...] to get the ... music... to be / feel = "bunlu", bunalımda; üzgün ve süzgün, bir hayli içine kapanık, hafif yollu "depresyonda"... Ne güzel di mi? "Bunlu" sözcüğü bizlere yabancı geliyor, ama "depresyon" herkesin ağzında ciklet... Dil Devrimimizin de içine ettik...
17 -- When they moved their elderly aunt -- who was an alzheimer patient -- to a retirement home, they had to tell her a lie that she was moved there for some tests that would take a couple of weeks to complete. [retirement home = huzur evi...] Everyone lies a little to help their friends and family... I'm sure you've made stuff up to get a job, lied to your spouse etc etc. That's human nature. And if any of you say you've never told a lie to help someone out (and that someone might be you yourself), then you're really lying in a big way now. [I'm sure you've ...etc = Eminim ki iş bulabilmek için birşeyler uydurmuş, yada eşinize yalanlar söylemişsinizdir...] lie = zararsız yalan, masum yalan, veya mecburen söylenen yalan... Yine de "zararsız" kavramını fazla vurgulamayın. Ne de olsa yalan yalandır. Burada "uydurukçuluk, kandırıkçılık" kavramı biraz daha baskın, o kadar...
18 -- He was beaten during the fight. He has bruises all over his face and arms. = morartı, çürüme (dayak, vs.den dolayı)... bruise = yara bere, morartı... (Tıp dilinde = ekimoz)... (Ne kadar ilginç değil mi? Biz dayak yiyince morarıyoruz; onlar kara/mavileşiyorlar... Hangimiz renk körüyüz acaba?!)
19 -- A shoplifter was caught -handed trying to steal a watch from an exclusive jewelry store. to catch -handed = suçüstü, suç üstünde yakalamak... shoplifter = dükkan, mağaza vs'den aşıramento yapan; market faresi... exclusive = (burada) seçkin. [Bu önemli sözcüğün başka anlamları için sözlüğe danışınız.]...
20 -- No pressure group can [---------mail] me. I will not bow to any [---------mail]. to [---------mail], a [---------mail] = şantaj yapmak; şantaj... I will not bow to -------- = Boyun eğmeyeceğim...
21 -- He is a true blood. [veya --------blood, bitişik] In the conquered lands, descendants of blue blood families gained their class privileges by inheritance, whereas we Turks are born , anyway... blood. [veya bitişik] = aristokrat, soylu, asil... Fethettiğimiz ülkelerde, aristokrat ailelerden gelenler sınıf ayrıcalıklarını miras yoluyla alıyorlardı; oysa ki biz Türkler zaten doğuştan asiliz!!
22 -- [Do you have] Any idea why adult films are called movies? movie = porno filim...
23 -- Their old house in Cihangir, overlooking the Bosphorus, had become a real elephant, too run down to sell, yet too costly to keep up. [overlooking the Bosphorus = Boğaz'a (yukardan) bakan, Boğaz'ı (yukardan) gören... run down = eskimiş, yıpranmış... DİKKAT: "too + sıfat + mastar" yapısını, "---mayacak kadar" şeklinde çeviriniz: "Satılamayacak kadar eski püskü"] Grandpa's old pocket watch is a elephant; nobody in the family wants it but it's too valuable to discard. [to discard = çöpe atmak, "ıskartaya" çıkarmak...] a elephant = sahip olduğumuz istenmeyen veya gereksiz bir nesne...
24 -- "-collar": A descriptive term widely used for manual labourers, as opposed to "-collar" for office workers. [widely used = yaygın kullanılan...] -collar = beden işçisi -collar = masabaşı çalışanı... Ayrıntılar için en alta bknz.
25 -- There are all sorts of flowers in the garden, growing luxuriously. Obviously, whoever has planted them has a finger. [luxuriously = (burada) gür büyüyen, delice dallanıp budaklanan...] to have a finger = elinde "keramet" varmışçasına her diktiği bitki serpilip yeşeren kimse... özellikle bahçıvanlıkta olmak üzere, bitki yetiştirmekte usta olmak...
26 -- I don't quite understand what he's talking about, but it all sounds like a bit of a herring to me. [It all sounds like ---- = Bütün bunların hepsi bana ------- gibi geliyor.] a herring = konuyu saptırmak için ortaya atılan yeni bir konu; dinleyicilerin dikkatini çelmek için ortaya atılan kelalaka konu...
27 -- He was shot at close range while in a group carrying a large flag and shouting repeatedly that they were journalists. [he was shot = vuruldu... [at close range = yakından, kısa mesafeden...] To hang the flag half-mast high (or half-staff) is a token or sign of mourning... To hang out a flag means "I / we surrender".[half-mast high = half-staff = yarıya çekilmiş... token = timsal... mourning = yas... I / we surrender = Teslim oluyorum / oluyoruz...] flag = 1. barışçıl amaçlarla geliyorum bayrağı; 2. teslim oluyorum bayrağı... to hang out a flag = teslim bayrağını çekmek... Herhangi bir bez parçası da bu işlevi karşılayacağından "to hang a ------ flag" diyoruz. Hangi birlik yanında özel bir teslim bayrağı taşır ki? ("to hang the ------ flag" demiyoruz)... Türkçe bu tür ayrıntılara dikkat etmiyor: "teslim bayrağını çekmek" deyimi çok daha yaygın...
28 -- He got an unexpected promotion yesterday; it was truly a --letter day for him. a -letter day = özel bir gün, unutulmaz bir başarı günü... İPUCU: Bu deyim, büyük olasılıkla, takvimlerde tatil günlerinin bu renk basılmasından kaynaklanmış olabilir...
29 -- When you hear someone say "once in a moon" you know what they mean: "rarely, seldom". [DİKKAT: "someone" için eski "he or she" çiftlemesi yerine "they" deyişimize dikkat ediniz. ÖĞRETMENLER DİKKAT: Günümüz İngilizce'sinde büyük yaygınlık kazanmış olan bu uygulama için artık öğrencilerinizi cezalandırmayınız.] I wish you'd keep a promise -- even once in a moon. [Keşke, kırk yılda bir bile olsa, verdiğin sözü bir tutsan!!] once in a moon = çok seyrek, "kırk yılda bir"...
30 -- Before we sent him to the army in accompaniment of davul & zurna music, we decided to go out and paint the town . to paint the town = dışarı çıkıp çılgınca eğlenmek... NOT: "Askere davul ve zurna ile uğurlamak" geleneğimizi bilmeyen yabancıları düşünerek, "in accompaniment of davul & zurna music" demeyi tercih ettim... Biraz kitabi oldu, ama yanlış anlaşılmaktan iyidir... "And" yerine "&" tercihime gelince, konuşmayı yazıda tam olarak temsil etmek için aslında "davul'n zurna" yazmak gerekirdi... Fransız kalmasınlar diye böyle yazdım...
Hazır, şu-yakalı, bu-yakalı çalışanlardan söz açmışken, günümüz metinlerinde rastlayabileceğiniz benzer öteki tanımlayıcı deyimlere de bir göz atalım. Bir hayli yaratıcı ve matraktırlar:
Ki, bu son deyimle, yurdum çalışan insanlarının ezeli ve ebedi kaderini tanımlamış olduk...
ANASAYFA TESTLER OKUMA EĞLENCE ALMANACK BUL/BİL KAYNAKLAR HATA-YANLIŞ ESKİ SAYILAR FIKRALAR KARİKATÜR KONUŞMA DİLİ ÖZDEYİŞLER
|