OXYMORONS - 01

 

PART I

Malcolm Muggeridge once said, “Good taste and humor are a contradiction in terms, like a chaste whore"... Malcom Muggeridge bir seferinde şöyle demişti: "Terbiyeli yazıp konuşma ile mizah birbiri ile çelişkili kavramlardır: Tıpkı, erkek eli değmemiş orospu gibi..." [1903-1990 yılları arasında yaşamış olan Muggeridge, nükteleri ile ünlü bir İngiliz deneme yazarıdır. Gazetecilik ve TV programları ile başlayan kariyerinin son dönemine ise, Katolik Kilisesine girerek kendini dine vermesi damgasını vurmuştur.]

With this Issue, I am starting a selection of oxymorons, which I hope will grow into a fairly sizeable archive of oxymorons. Bu sayımızla birlikte, seçmece bir listeye başlıyorum; umarım oldukça ayrıntılı [sizeable = büyükçe] bir arşiv olma yönünde genişleyecektir.

Oxymorons -- or, oxymora -- are defined as constituting a category of  figurative speech in which incongruous or contradictory terms are combined.
"Oxymoron" lar, uyumsuz veya çelişkili kavramların bir araya getirildiği bir mecazi kullanım kategorisi olarak tanımlanır.

Studying oxymorons can be a very interesting way to think about and learn vocabulary.
"Oxymoron" ları incelemek, sözcük dağarcığımızı bilinçli bir şekilde genişletmekte çok yardımcı olabilir.

Örnek: "alone together"... [tek başına + birlikte = ikisi tekbaşlarına birlikte] We were alone together all day... What are you two doing here alone together? Bütün gün ikimiz başbaşa beraberdik... Siz ikiniz burada yalnız başınıza ne yapıyorsunuz?

Biliyorsunuz, dildeki öğeler hiçbirzaman sözlüklerde yaklaşık surette tanımlandıkları gibi sabit anlamlı değillerdir. Yan anlamlar, ikinci veya başka anlamlar, en önemlisi de bağlam ve ton gibi nedenlerle, binbir kılıkta karşımıza çıkarlar. Nitekim, "alone together" deyimini bir de şu örnekte görelim: "We stand alone together against the whole world1" Deyime şimdi bir de "meydan okuma" nüansı bindirilmiştir.

Kısacası, "oxymoron" var, "oxymoron" var... Kimisi gerçekten birlikte mantıklı bir anlam kazanıyor; bazıları ise ancak mizahi yada kinayeli bir belirleme olarak algılanabilir...

Size kendi hayatımızdan bir örnek vereyim: 12 Eylül'den bu yana, hemen bütün iktidarlar "liberal muhafazakar" olmakla övünüyor. Tam bir "oxymoron"... Liberal dünya görüşü ve muhafazakar dünya görüşü asla biraraya gelemez. Taban tabana zıttırlar.

Ama, bir başka açıdan baktığımızda, bütün bu iktidarlar gerçeğin ta kendisini itiraf etmiş oluyorlar: Liberalizm bizde "ekonomik" anlamdadır: "Laissez faire" felsefesi: Bırakın yapsınlar, bırakın geçsinler... Yani nüfusun %10'unu oluşturan zadegan takımı, medya patronları, kirli yada duyarsız siyasetçiler, mafya oluşumları ve bunlara hizmet eden üst bürokratlar ve "yalı, halı (saha), salı" iktisat profesörleri için geçerlidir... Muhafazakarlık ise nüfusun %70'ine düşüyor: Geleneksel "kul'a kulluk" felsefesi... Arada kalan %20'lik biz "aydınlar" da, kimimiz yukarı tırmanmak, kimimiz aşağı yuvarlanmamak için birbirimizin gırtlağındayız... Kısacası, "liberal muhafazakarlık" ülkemizde çelişki filan değil, gerçeğin ta kendisi...

 

Listemiz Burada Başlıyor


 01  absolutely unsure = I am absolutely unsure of what you are trying to say. Ne söylemeğe çalıştığınız konusunda hiçbir şekilde emin değilim. [mutlak surette + emin değil = hiç de emin değil]

 02  abundant poverty = One can easily observe the effects of abundant poverty and extensive drug use in that neighborhood. O semtte, yaygın büyük fakirlik ve geniş ölçekte uyuşturucu kullanılması etkilerini kolaylıkla gözlemleyebilirsiniz. [bolluk + fakirlik = büyük ve yaygın fakirlik]

 03  accurate estimate = Can you give us an accurate estimate of how long the process will take? Bu sürecin nekadar zaman alacağı konusunda bize doğru ve tam bir tahminde bulunabilir misiniz? [tam doğruluk + tahmin, kestirme, öngörü = doğru ve tam bir tahmin]

 04  act naturally = All you have to do not to attract any attention is to act naturally... Dikkatleri üzerine çekmemek için yapacağın tek şey doğal davranmak... All you have to do to fool them is to act naturally. Onları aldatmak için tek yapman gereken şey rolünü iyi oynamak... [1. rol yapmak; 2. davranmak, hareket etmek + doğallık = rolünü iyi oynamak, doğal hali / hali imiş gibi davranmak]

 05  active retirement = This is a first-class institution designed to provide active retirement living at its very best. Burası, aktif bir emeklilik hayatını en iyi şekilde yaşamanızı sağlamak için düzenlenmiş birinci sınıf bir kurumdur. [aktivite, hareketlilik + emeklilik = aktif olacağınız bir emeklilik yaşamı]

 06  advanced beginner = The course is designed for advanced beginners. Bu kurs, ilerlemiş yeni başlayanlar için düzenlenmiştir... [ileri, ilerlemiş, gelişmiş + yeni başlayan, çaylak ve acemi = Türkçe'si?]

 07  agree to disagree = Blair and Chirac agreed to disagree on the proposed fiscal measures. Blair ve Chirac, önerilen mali önlemler üzerinde farklı düşünebilecekleri konusunda mutabakata vardılar. [aynı görüşte olmak + farklı görüşte olmak = birbirlerinin farklı görüşte olmalarını kabullenmek konusunda dostane görüş birliği içinde olmak]

 08  almost exactly = The two men arrived almost exactly at the same moment. It happened almost exactly two years ago today. [neredeyse, hemen hemen + tam ve kesin olarak = hemen aynı, neredeyse aynı]

 09  amateur expert = He was a butcher by profession, but -- through his extensive reading on the subject -- he became an amateur expert on marine biology. Meslekten kasaptı, ama konuyla ilgili okuya okuya deniz canlıları hakkında amatör bir uzman niteliği kazandı. [amatör + uzman = bu işi sevdiği için yapan, meslek dışından bir uzman]

 10  amicable divorce /Æ-mikıbıl/ = The following tips will help you achieve an amicable divorce. Aşağıdaki ipuçları, size dostça bir boşanma konusunda yardımcı olacaktır.  [dostça, dostane + boşanma = dostça boşanma (Yok, papuç!!)]

Eveet, dostlar... 10 numaradaki örneğimizi, bir atasözümüzle taçlandıralım:

If a baldie knew the remedy, he'd rub it on his own scalp.

Kelin melhemi olsa kendi başına sürer...

 

PART -- 02

 11  bad health = Diet plays a fundamental role in your chances for good or bad health. Beslenme rejiminiz sağlıklı veya sağlıksız olmanız olasılığında temel bir rol oynar... Certain foods can contribute directly to bad health. Kimi yiyecekler sağlıksız olmamıza doğrudan katkıda bulunabilir.... What bad health habits are keeping you from enjoying your best life? Ne gibi sağlıksız yaşam alışkanlıklarınız sizleri yaşamın tadını en iyi sekilde çıkarmaktan alıkoyuyor? [kötü + sağlık = sağlıksız olma, sağlıksız yaşam, bozuk/bozulmuş sağlık]

 12  bad luck = Walking under a ladder will bring bad luck. Merdiven altından geçmek (=yürümek) uğursuzluk (kötü şans) getirir/getirecektir. [Tense'lerin Türkçe'ye birebir çevirisi olduğunu sanmak yanılgıdır. Herzaman için, Duruma ve aynı durumda biz ne derdik olayına bakınız.] To open an umbrella in the house is to bring bad luck... To break a mirror will bring you seven years (of) bad luck... [kötü + şans = kötü şans, uğursuzluk]

 13  bankrupt millionaire = Our story starts with a bankrupt millionaire who has lost all of his money in the İMKB. Öykümüz, bütün parasını İMKB'de kaybetmiş müflis bir milyonerle başlıyor. [iflas etmiş, müflis + milyoner... İMKB = İstanbul Stock Exchange]

 14  black light = Black lights make white clothing glow in the dark, because a black light gives off ultraviolet light.  Kara ışıklar beyaz giysilerin karanlıkta parıldamasına yol açar, çünkü kara bir ışık morötesi ışın çıkarır... The infrared black light is what a sniper depends on to see his target in the night. Kızılaltı kara ışık, bir keskin nişancının karanlıkta hedefini görmek için gereksinim duyduğu (=bağımlı olduğu) şeydir... [kara, siyah + ışık]

Açıklamalar: 1. "sniper" /SNAY-pı/ = keskin nişancı, diye çeviriyoruz, ama genelde "cici" değil, "kaka" çocuklardır. Hani şu bir yerlere sinip, masum insanlara ateş eden hastalıklı tiplerden... 2. Gerek morötesi gerekse kızılaltı ışınları "kara ışık" olarak tanımlamakla, sanmıyorum ama, Fizik bilimi açısından bir kusur işledi isem, affola!...

 15  boring entertainment = We paid a hundred YTL per ticket and all we got was awful food, boring entertainment. Bilet başına 100 YTL ödedik ve karşılığında aldığımız berbat yiyecekler ve sıkıcı eğlenceden ibaret oldu... [sıkıcı + eğlence] ["sıkıcı eğlence": Türkçesi? -- Bulacağınız karşılık, "sıkıcı bir eğlence" deyişinden farklı olmalı]

 16  bright night = It was a bright night with all the stars shining and the moon was well lit.. Bütün yıldızların parladığı, aydedenin apaydınlık olduğu bir geceydi... [parlak + gece]

 17  calculated risk = The director took a calculated risk in giving the film's main role to an unknown actor.. Yönetmen, filmin başrolünü tanınmamış bir oyuncuya vermekle hesaplı bir risk almıştı... [hesaplanmış, hesaplı + risk = Türkçe'si??]

 18  calm wind = Weather forecast for today: Sunny, with a high near 35. Calm wind later becoming south southeast around 0.8 m/s... Bugünkü hava durumu: Güneşli, 35 dereceye varan sıcak bir gün. Rüzgar sakin, sonraları kıble ve keşişlemeden 0.8 m/s... A temperature in a calm wind doesn't feel the same as a temperature when it's windy. Sakin havadaki bir ısı derecesi, rüzgarlı havada aynı sıcaklıkta hissedilmez... [sakin + rüzgar = sakin, rüzgarsız hava]

Açıklama: 0.51444 m/s, yani "1 knot" a kadar (ve dahil) olan rüzgarlar "sakin" sınıflamasına girer.

 19  civil war = The American Civil War was the only war fought on American soil by Americans. Amerikan İç Savaşı, Amerikalılar tarafından Amerikan toprağı üzerinde savaşılmış tek savaştır... Turkey warned the US not to become involved in a civil war in Iraq. Türkiye, Irak'taki bir iç savaşa bulaşmaması konusunda A.B.D.'yi uyardı.... [civil = 1. uygar, beyefendi, nazik ve çelebi; 2. sivil, askeri olmayan... + savaş = iç savaş]

Kılçık: Şu "Amerika'yı uyarma" işlerini şimdilik, İMF'ye olan borçlarımızı ödediğimiz bir dönem sonrasına bıraksak...

 20  clogged drain = How to open a clogged drain: Take a suction cup plunger and pump up and down directly over the clogged drain. Tıkanmış lavabolar nasıl açılır: Emmeli bir pompa alınız ve tıkalı lavabo deliği üzerinde aşağı yukarı pompalayınız... [tıkalı/tıkanmış + drenaj, boşaltma (borusu) = tıkanmış lavabo (yada herhangi bir boşaltma borusu)]

Eveet, dostlar... 10 numaradaki örneğimizi, biraz genişleterek taçlandıralım:

"Clogged drain" ler kadar; "clogged brain" ler de vardır; Bunların bir bölümü, tıbbi arter tıkanıklıklarıdır; anjioplasti ile açılırlar...

Ama bir de, düşünce kısırlığından tıkanmış beyinler vardır ki...

 

PART -- 03

 21  cold fever = These pills will help you quickly recover from earaches, headaches and your bouts of cold fever. Bu haplar kulak ağrılarınızdan, baş ağrılarınızdan ve soğuk ateş (?) nöbetlerinizden hızla kurtulmanıza yardımcı olacak... [soğuk + ateş = "soğuk ateş"?]

NOT: Burada hekim arkadaşlarımızdan yardım rica ediyorum. "Cold fever" deyimi İngilizce'de de fazla yaygın değildir, ama sonuçta var... Hani, sıtmada falan rastlanan türden birşey sanırım. Türkçesi??

NOT 2: Öte yandan, şairane eğilimleri olan arkadaşlarımıza, dünyaya biraz "oxomoronik" bakmalarını önerebilirim: Taptaze cinaslar yakalayabilmeleri için... Ama... Aman dikkat: Sonuçta, "oxymoron" tamamen farklı bir sözcük olmakla birlikte, nede olsa: ox = öküz; moron = gerzek !!

 22  cold sweat = As the door opened panic overtook me and a cold sweat broke out on my forehead. Kapı açılırken panik hertarafımı sardı ve alnımda pıtrak pıtrak soğuk ter damlacıkları fışkırdı... A cold sweat broke down my back but the aircraft landed safely at the airport. Sırtımdan aşağı soğuk bir ter boşandı, ama uçak havaalanına emniyetle indi...  [soğuk + ter = soğuk ter]

 23  completely unfinished = The second floor was completely unfinished, except for the electrical wires dangling from all the walls.  = İkinci kat kaba inşaat haliyle bırakılmıştı -- duvarlardan sallanan elektrik telleri dışında... Many floors were left completely unfinished, so that tenants could have them custom-designed. Katların pekçoğu "el değmemiş" durumda bırakılmıştı ki, oturacak kişiler kendi zevklerine göre düzenletebilsinler... Our products are available in a variety of colours or completely unfinished for you to finish yourself. Ürünlerimiz piyasada çeşitli renklerde, veya kendi boyayıp bitirmeniz için ham durumda bulunmaktadır... [kelimenin tam anlamıyla + tamamlanmamış = doğal durumda; işlenmemiş (daha doğrusu kaba işlenmiş) durumda]

 24  criminal cop = The corrupt politician and the  criminal cop are both cut from the same cloth: They both betray the faith people put in them -- and both must be brought to justice. Yolsuzluk yapan siyasetçiler ve suç dünyasının elemanı polisler -- ikisi de aynı kumaştan kesilmişlerdir. İkisi de insanların onlara olan güvenine ihanet ederler ve ikisi de adaletin önüne çıkarılmalıdır... Eh, artık herhalde bu muhteşem tümcelerimle beni Nobel'e aday gösterirsiniz -- Böylece, Nobel alacağım diye, her fırsatta Türklüğe hakaret eden Orhan Pamuk efendi de havasını alır...

 25  dark day = It was a dark day in our history, and we must make sure that it doesn't happen again. Kara bir gündü (veya, utanç verici bir gündü) tarihimizde, ve bir daha tekrarlanmaması için elimizden geleni yapmalıyız... Certainly, a dark day for me today; I have received two horrible pieces of news. Kesinlikle kapkaranlık bir gün benim için bugün; iki berbat haber aldım... [karanlık, kasvetli + gün = kötü gün, kara gün, utanç verici gün]

 26  dark victory = There are now 100,000 refugees -- quadruple the number that existed before the war. If this is victory, then it is a dark victory. Şimdi 100 000 mülteci var -- savaştan öncekinin tam dört katı. Eğer bu bir zafer ise, çok pahalıya malolmuş bir zafer...  [karanlık, kasvetli + zafer = astarı yüzünden pahalıya malolan bir zafer]

Dilerseniz, şu terimi de öğrenip biraz caka satabilirsiniz: "Pyrrhic victory"... /PİR-ik/

Pirus, M.Ö. 306'da Kuzey Grekya'daki Epir kent devletinde tahta çıkmıştı. Savaş meydanlarında birçok zaferler kazandı. Öyle anlaşılıyor ki, bir strateji ustasıydı, ama nerede durması gerektiğini bir türlü hesaplayamıyordu... M.Ö. 281'de Ordusunu alıp İtalya'ya yürüdü. İki büyük zafer kazandı, ama ordusu öyle büyük kayıplar vermişti ki, kafasına dank eden gerçeği şu sözleriyle dile getirdi: "Bir böyle zafer daha kazanırsam, mahfoldum!!"

Yaaa, işte bööle...

 27  deafening silence = Isn't it funny that we hear no words from our old socialist friends about the widespread poverty that exists today in this country? This deafening silence tells us a lot, in fact. Tuhaf değil mi yahu, bizim eski solcuların bu ülkede şimdi mevcut olan yaygın fakirlik konusunda hiç çıtları çıkmıyor? Bu sağır sessizlik bize çok şeyler anlatıyor aslında... All we get from the CHP -- who were so voracious against this country intervening in Northern Iraq -- is now a deafening silence concerning the plight of the Turkomans. Bu ülkenin Kuzey Irak'a müdahele etmesine karşı bar bar bağıran CHP'den şimdi Türkmen'lerin içinde bulunduğu acıklı durum karşısında işittiğimiz tek şey sağır bir sessizlik...

NOT: Bu "deafening silence" deyimi, konuyu "kulakları sağır eden bir sessizlik = çok anlamlı sessizlik" şeklinde yorumlamak eğiliminde olan bizim duyarlığımız açısından anlaşılması zor bir deyim. Anlamı: "çıt yok, tam bir sessizlik, sağır duvarlar gibi..."

 28  death benefit = ölüm yardımı... industrial death benefit = sanayi kazasında ölenin ailesine verilen tazminat... The company offers a satisfactory retirement, disability and death benefit Plan. Şirket, tatminkar bir emeklilik planı ile sakatlık ve ölüm sigortası veriyor... [ölüm + yarar = ölüm tazminatı]

 29  definite maybe = Am I really -- sooner or later -- going to receive the Nobel prize? I think it is a definite maybe. Gerçekten er yada geç Nobel ödülünü alacak mıyım? Bunun yanıtı, sanırım, bu büyük olasılıkla mümkün...

NOT: Burada dikkat edilmesi nokta, "maybe" sözcüğünün tırnak içinde olup olmaması. Eğer tırnak içinde yazılmışsa, okunuşta vurgulanacak demektir ki, o takdirde anlam değişecektir: ÖRNEK: Is this the right plan for this organization? Well, the answer is a definite "maybe". Bu plan, bu örgütlenme için uygun bir plan mıdır? Walla, yanıt kesinlikle "olabilir veya olmayabilir"...

 30  devilish angel = What a devilish angel she is! Ah, ne şeytani bir melektir O!... What a devilish cute little angel she is! Ah, nekadar sevimli küçük yaramaz bir melek (bu küçük kız)... [şeytani + melek... Ancak, verdiğim ikinci örneğin daha yumuşak bir yorum önerdiğine dikkat ediniz]

NOT: Dikkat edilmesi nokta: Bizim kültürümüzde "melek" denilince -- gerçi örneğin Azrail Aleyhisselamı "erkek" tasavvur ederiz ama -- aklımıza öncelikle kadınlar gelir. Hurilerle karıştırıyoruz sanırım... "Melek gibi adam" dediğimizde de, aslında maço kültürümüzle adamı bayağı aşağılıyoruz demektir... Anglo-Amerikan kültüründe ise, "melek" kavramı her iki cins için de fark gözetilmeden kullanılır.



ADVANCED LEVEL:

Şekspir'in Romeo and Juliet oyunu, Perde 3, Sahne 2'de, Jülyet kızımız, Romeo'nun Tybalt'ı öldürmüş olduğunu öğrenince bakınız öfkesinden neler söylüyor:

JULIET

O serpent heart, hid with a flowering face!
Did ever dragon keep so fair a cave?
Beautiful tyrant! fiend angelical !
Dove-feather'd raven! wolvish-ravening lamb!


... a devilish angel, a raven
[kuzgun] disguised as a dove [güvercin] ! A lamb that kills like a wolf...

Eveet, dostlar... 10 numaradaki örneğimizi, biraz genişleterek taçlandıralım:

Bizler de şimdi Anglo-Amerikanlar gibi cins ayrımı yapmadan düşünelim bakalım; Varsa kaderimizde bir zalime düşmek, bir "şeytani melek" mi yeğleriz, yoksa "melek gibi bir şeytan" mı?

A devilish angel or an angelic devil ?

 

   BÖLÜM - 02  

 

DİĞER YARDIMCI KAYNAKLAR

ANASAYFA      TESTLER      OKUMA      EĞLENCE