|

OXYMORONS - 02

PART -- 04
31
dry
ice = "Dry ice" is nothing but frozen carbon dioxide.
"Kuru buz", donmuş karbon
dioksitten başka birşey değildir...
A block of dry ice has a surface temperature of -78.5 degrees C.
Bir kuru buz bloğu -78.5
santigrad derece yüzey ısısına sahiptir...
As it melts it turns directly into carbon dioxide gas.
Eridikçe/erirken doğrudan
karbon dioksit gazına dönüşür...
These features of dry ice render it nicely suitable for sending something frozen
across the country.
Kuru buzun bu özellikleri,
ülkenin bir yerinden bir yerine birşeyler göndermek için onu gayet uygun
kılar... Pack anything
you want to send frozen in dry ice and there will be no messy liquid left when
it reaches its destination.
Donmuş durumda göndermek
istediğiniz herhangi bir şeyi kuru buz içinde paketleyiniz; gideceği yere
ulaştığında geride sıvı bulaşık bırakmayacaktır...
[Tümceyi şöyle okuyunuz: Pack
+
(anything + you want to send frozen)
+
in dry ice... Yani, "you want to send frozen" bölümü, "anything" sözcüğünü
nityeleyen bir sıfat-tümceliktir.]
[kuru + buz = kuru buz]
32
dry
pond = A pond is a
permanent pool of water. A "dry" pond, on the other hand, temporarily fills up
with water after heavy rains but is dry during most of the year.
Küçük bir gölcük,
kalıcı bir su birikintisi demektir. Öte yandan, "kuru" bir gölcük ise, yoğun
yağış ardından geçici olarak su ile dolar, ancak yılın büyük bir bölümünde kuru durumdadır...
[kuru + gölcük, havuz = kuru/kurumuş gölcük]
33
dry
snow = There are many different kinds of snow. The main difference
between snow types is how much water a certain volume of snow holds.
Pekçok farklı kar çeşidi
vardır. Kar tipleri arasındaki başlıca fark, belli bir kar kütlesinin ne ölçüde
su tuttuğudur (=içerdiğidir)...
Snow-makers often talk about dry snow and wet snow.
Kar yapımcıları
(=firmaları), çoğu zaman "kuru kar" ve "ıslak/yaş kar" deyimlerini
kullanırlar... Dry snow
has a relatively low amount of water, so it is very light and powdery.
Kuru kar nisbeten az
miktarda su içerir; bu yüzden çok hafif ve toz halindedir...
This type of snow is excellent for skiing because skis glide over it easily
without getting stuck in wet slush.
Bu tip kar kayak yapmak
için mükemmeldir, çünkü üzerinde kayaklar sulu kara saplanmadan kolayca
kayabilir...
[kuru + kar = kuru kar]
34
dull
knife = How to remove
gum: Ciklet
(yapışığı) nasıl çıkarılır:
For washable clothing, try scraping off any excess gum with a dull knife and
then rubbing the area with ice until the remaining gum rolls off into a ball.
Yıkanabilir giysiler
için, kör bir bıçakla ciklet fazlalıklarını kazıyarak çıkarmayı deneyiniz; sonra, geri
kalan ciklet (parçaları) top halinde yuvarlanıp toplanıncaya kadar o kısmı buz
ile ovunuz... All knives
used should be as sharp as possible. A sharp knife requires less force and is
safer to use than a dull knife.
Kullanımdaki bütün bıçaklar olabildiğince keskin olmalıdır. Keskin bir bıçak
daha az güc (kullanılmasını) gerektirir ve kör bir bıçak kullanımına kıyasla
daha emniyetlidir...
["all knives used" = "all knives
that are used" = kullanılan bütün bıçaklar... Yani, "used"
sözcüğü, tekbaşına bir kısaltılmış sıfat-tümceliktir.]
[keskin olmayan, keskinliğini yitirmiş + bıçak = kör bıçak] [=ucu kütleşmiş veya
ağzı kör kavramlarını kapsayan "dull" sözcüğü için eşanlamlı: "blunt"]
35
dull
needle = Having the
wrong type of needle in your sewing machine or a bent or dull needle can cause
problems.
Dikiş makinenizde yanlış iğne tipi veya eğrilmiş veya kör bir iğne bulunması
sorunlara yol açabilir...
[küt + iğne = kör iğne, küt iğne]
36
educated
guess = Definition: a
guess based on knowledge and experience, making it more likely to be correct.
Tanım: Doğru olmasını daha olası kılacak şekilde, bilgi ve deneyime dayalı bir
tahmin (kestirme)... [DİKKAT: Örnekte de
gördüğünüz gibi, İngilizce yazım kurallarında, Türkçe'dekinin aksine, iki nokta
üstüste işaretinden sonra genellikle büyük harf başlamaz.]
Clearly, my assertion is nothing
but guesswork. But it is an educated guess.
Besbellidir ki (bu) savım, tahmine dayalı olmaktan öte girmiyor. Ancak, bir
"educated guess" tir (Türkçesi??)...
Türkçe karşılığı olup olmadığını
bilmediğim bu deyim, açıkçası biraz da bilim yöntemindeki hipotez
kavramını andırıyor. İngilizce açıklayalım:
Hypothesis: An educated guess or proposed explanation for the phenomena
observed or question posed.
Gözlemlenen olgular veya ortaya
konulan bir soru için bir "educated guess" veya önerilen açıklama...
There is a difference between an educated guess and a blind guess.
Bir "educated guess" ile
körlemesine bir tahmin arasında fark vardır...
We might use prior knowledge, past
experience, or do research on the topic before making an educated guess.
Bir "educated guess" yapmadan,
daha önceki bilgilerimizden, geçmişteki deneyimlerimizden yararlanabilir veya
konuya ilişkin araştırma yapabiliriz...
"Educated guess" = Türkçesi??
37
expected
surprise = She
surprises me everytime I go visit her; but it is a sort of "expected surprise"
-- I’ve come to expect the unexpected.
Kendisini her ziyarete
gidişimde beni şaşırtıyor; ama bu bir tür "beklenen bir sürpriz". Umulmadık
şeylerle karşılaşmayı öğrendim (karşılaşmayı bekler hale gelmiş bulunuyorum)...
My new apartment isn't too bad. There were the usual expected surprises, but
really nothing too horrible.
Yeni dairem pek kötü
sayılmaz. Herzamanki beklenmedik sürprizler (yine) vardı, ama çok da berbat
şeylerle karşılaşmadım...
[beklenen + sürpriz]
38
false
hope = No doctor would
want to give false hope, and yet they would not want you to walk away with a
feeling that there is nothing to be done for pancreatic cancer.
Hiçbir doktor sahte
umut vermek istemeyecektir, ama pankreas kanseri için yapılacak hiçbirşey
olmadığı duygusuyla çıkıp gitmenizi de istemeyeceklerdir...
Please hear me out. My
intentions were never to deceive, nor to give false hope.
Lütfen sözlerimi sonuna
kadar dinle. Amacım ne aldatmak (yalan/yanıltıcı şeyler söylemek) nede sahte umut vermekti...
There always comes a time when one is awakened from false hopes.
Ergeç bir zaman gelir,
kişi sahte umutlarından uyanır...
[sahte + umut = sahte umut, yanıltılı umut, boş hayal]
39
fast
snail = Delivery by
Snail (50 cents), Fast Snail ($1.00) or by cargo ($3.00). No responsibility
accepted for damage or loss if sent by snail.
Posta ile gönderimlerde
hasar veya kayıplardan sorumluluk kabul edilmez...
AÇIKLAMA: Uçak postası ve e-posta
dünyasında, eski posta hizmetlerine yakıştırılan terim "snail post" ("salyangoz
postası") olmuştur. Kaçınılmaz biçimde de, ortaya "hızlı salyangoz postası"
deyimi çıkmıştır. Tabiatıyla, kastedilen ve anlaşılan, "acil posta hizmeti"
kavramıdır.
40
firm
pillow = Choosing a
pillow is very much a matter of personal preference; please state whether you
prefer a SOFT, MEDIUM or FIRM pillow before placing your order.
Yastık seçmek son
derece kişisel bir tercih meselesidir; lütfen siparişinizi verirken YUMUŞAK,
ORTA veya SERT yastık tercihinizi belirtiniz...

Eveet, dostlar... 10 numaradaki örneğimizi, biraz değiştirerek bir
atasözümüzle
taçlandıralım:
Soften
a shrewd bride on a hard pillow.
Huysuz gelini sert döşekte yumuşatırlar...
[Yoksam, böyle bir atasözü yok muydu yav?! Hem ayrıca, "pillow" döşek değil,
yastık demektir.]

PART -- 05
41
flying
fish = We are told by
people who have been out on tropical waters, that a certain species of fish --
called "flying fish" -- leap from the water and "fly" through the air.
Apparently, they can easily be identified by their huge "flying fins"... But can fish really fly? I suppose not. But, according to the
travellers' reports, flying fish are capable of jumping out of the water and
gliding through the air as far as 100 metres. Most "flights", however, are much shorter.
[uçmakta olan, uçan + balık]
certain
= belli, muayyen...
species
= tür, biyolojk tür...
to leap
= sıçramak...
apparently
= Bu sözcüğü rastladığınız heryerde Türkçe'ye "Öyle anlaşılıyor ki,
anlaşıldığına göre" şeklinde çeviriniz...
fin
= yüzgeç...
I suppose not.
= I don't suppose so...
to glide
= havada planör gibi kayarak ve süzülerek yol almak..
42
freezer
burn =
(Gerçi, bahtsız devenin
çölde başına gelenleri bilirsiniz, ama bu birazcık farklı...)
Frostbite occurs when water in your skin and just under it gets so cold it
freezes, forming sharp-edged crystals that poke through cell membranes, giving
you tremendous pain. When you touch stuff like liquid nitrogen or even dry ice
(which is pure karbon dioxide, as we saw earlier in this series) the process
happens so fast and hurts so much that it is sometimes called a BURN.
sharp-edged
/ecd/
= keskin kenarlı...
to poke
= sokmak, dürtmek...
Another kind of "burn" happens in the freezer, especially to meats left in there without some kind of airtight covering. Many freezers today
have cold, dry air circulating inside them, which speeds up the process. Water
evaporates at all temperatures, and as water molecules escape from the ice
surface and fly into the air, the meat (or any other food item) left uncovered
will eventually dry out and shrivel up. Meats turn brown when this happens. It
really looks as if the stuff has been burning, even though it has been in the
freezer.
[buz yanığı; buzdolabı yanığı?]
airtight
= hava geçirmez...
to shrivel up
= kupkuru büzüşmek...
43
friendly
enemy = Whom would you
prefer to accompany you on a hazardous journey? A friendly enemy or a hostile
friend?
Tehlikeli bir yolculukta size kimin eşlik etmesini isterdiniz? Dostluk gösteren
bir düşmanınızın mı, yoksa düşmanca davranan bir dostunuzun mu?
[Bana soracak olursanız, başınızın
belaya girmesini istemiyorsanız, yanınıza kimseyi almayın, yalnız dolaşın...]
44
friendly
fire = In modern
warfare, a significant number of soldiers get killed or wounded as the result of
friendly fire. It is certainly a most tragic and unpalatable situation for all
sides. Instances of accidental killing or wounding of one's own troops, however,
are neither few nor far between.
[dost kuvvetler tarafından kaza veya yanlış anlaşılma sonucu açılan ateş]
unpalatable
= yenilmez yutulmaz; kabul edilemez... "Palate" = damak sözcüğünden...
instance
= örnek...
troops
= askeri birlikler...
to be few and far
between
= sayıca az ve çok seyrek aralıklarla görülen...
are neither few nor
far between
= "Ne sayıca azdırlar, nede seyrek görülürler" = Sayıca çokturlar ve
sık görülürler...
45
future
history = That further
development of artificial intelligence and of robotics will have a tremendous
impact on the future history of humanity cannot be disputed.
Yapay us ve robot
bilimlerinde daha ileri boyutlarda gelişmenin, insanlığın gelecekteki tarihi
üzerinde çok büyük etkileri olacağı tartışılamaz...
ADVANCED GRAMMAR: Burada "that" ile
başlayan bir ad-tümceliği, "will have" fiil grubunun öznesi olarak kullandığıma
dikkat ediniz.

Eveet, dostlar... 45 numaradaki örneğimizi, bir "mock heroics"
örneği ile taçlandıralım:
Have you
read İzbul's "The Dreadful Future History of the Planet Earth"?
İzbul'un "Yeryüzü
Gezegeni'nin Gelecekteki Ürkünç Tarihi" başlıklı kitabını okudunuz mu?
[Böyle bir kitap yazmış
değilim -- şimdilik...]
It takes the reader on a brainstorming journey through the pages of future.
Okuyucuyu geleceğin
sayfaları
içinde, beyinlerde fırtına yaratacak bir yolculuğa çıkarıyor.
[Breh! Breh!]
It is an attempt to foretell the future of our species, making rather
pessimistic predictions based on present-day trends.
Bu, türümüzün
geleceğine yönelik kehanetlerde bulunan bir girişim ve günümüz yönelimlerine dayandırarak
oldukça karamsar kestirimlerde bulunuyor.

PART -- 06
46
gentle
turbulance = In this
experiment, the air stream creates a gentle turbulence in the tube and pushes
the floating foreign material to one end.
Bu deneyde, hava akımı
tüpün içinde hafif bir çalkantı oluşturarak, yüzer durumdaki yabancı maddeleri
(tüpün) bir ucuna iter. [Uyarı: Hayali bir deney sunuyorum]...
The passengers were beginning to stir; the earlier imperceptible gentle
turbulence was now much stronger.
Yolcular kıpırdanmağa
başlamışlardı; daha önceki belli belirsiz yumuşak türbülans şimdi çok daha
kuvvetliydi... [imperceptible /İM-pö-CEP-tibl/
= "to perceive" (algılamak) fiilinden]
[hafif, yumuşak, nazik, ılımlı + çalkantı, türbülans]
47
genuine(ly)
fake = We must suppose
that some of the stories people tell us on the so-called "reality shows" are
disturbingly real, while others are genuinely fake.
Sözümona "realite shov"
larda insanların bizlere anlattıkları hikayelerden bazılarının rahatsız edici
derecede gerçek, bazılarının ise tamamen uydurma olduklarını kabul etmek
zorundayız... I bought my
genuinely fake Rolex from a street peddler downtown.
Hakiki sahte Rolex saatimi
çarşıda bir işportacıdan satın aldım...
[gerçek, gerçekten + sahte, uydurma = 1. gerçekmiş gibi yutturmağa çalışma; 2.
sahte olduğunu saklamama, gibi iki çelişik anlamda kullanılabiliyor]
48
giant
(gigantic) microorganism
= In my dream, I was swimming through a stream of brownish blackish water so foul that I
could make out the movements of giant microorganisms in it, huge amoebas and
paramecia.
giant
= ad veya sıfat, okunuşu
/CAYNT/...
gigantic
= sıfat, okunuşu
/cay-GEN-tik/...
foul
=
/FAUL/ kalın /l/ ile; (burada) kokuşmuş,
pis...
to make out
= görebilmek, dış hatlarını seçebilmek, gördüklerine bir anlam
verebilmek...
[İtiraf
etmeliyim ki, kendi tümcemi kendim Türkçe'ye çeviremedim. Hem çevirsem, psikiatr
okuyucularımız hakkımda yanlış kanaatlere varabilirlerdi.]
[dev, devasa + mikroorganizma]
49
good
grief =
grief /GRİ:F/ = keder,
yas... AÇIKLAMA: "Good grief!" şeklinde bir ünlem bulunduğunu, ençok da, "O good
grief!" şekliyle, Peanuts kadrosundan Charlie Brown tarafından kullanıldığını
bilirsiniz: Tıpkı benzeri ünlemler gibi, bağlamın gelişine göre, "Aman Tanrım"
dan "Yok yahu!" ya kadar pekçok duygu iletimini kapsayabilir.
Bu "bağlamın gelişi" konusuna aşağıda
değineceğim.
Ne var
ki, pragmatist Anglo-Amerikan zekası "Good
Grievin’"
[good grieving]
başlığı altında pratik bir yaşam felsefesi geliştirmekte de gecikmemiştir; bir
hayli de insancıl yönü vardır: "Keder" olgusu ve olayının, yıkıcı bir duygu
yumağı olmaktan çıkarılıp, olabildiğince yıkımsız atlatılabilecek, bir hayli de
yapıcı ve öğretici bir döneme dönüştürülmesi... Bu amaçla kitaplar yazılıyor,
kurslar düzenleniyor. Bir yakınını yitirmek yada bir ilişkinin bitmesi ile
düşülen "tarifsiz kederlerin" olumlu bir "hayatla barışma" dönemine
dönüştürülmesi amaçlanıyor. Kısacası:
Grief is
difficult, but it can be managed well... To manage it well is to experience
“good grief”, as opposed to “bad grief”... Grief can be painful for the body and
the soul and yet if this grief is well managed, the experience may lead to a
"good grief experience" and an eventual return to normal life.
50
grounded
airplane =
Unutmayınız: İngilizce'nin en yaratıcı
yönlerinden birisi, punduna getirip hertürlü adı fiil olarak da
kullanabileceğinizdir. Burada da "ground" adından yapılan "to ground" fiilini
işbaşında görüyoruz... The company reclaims parts from grounded
airplanes.
Şirket, uçuş hayatına son
verilmiş uçaklardan yedek parça çıkarıyor...
I saw a photograph of dozens of grounded airplanes, awaiting the day they will
be dismantled...
Demonte edilecekleri günü
bekleyen, hizmet dışı bırakılmış düzinelerle uçak olan bir fotoğraf gördüm...
He had in his eyes the
wistful look of a grounded pilot.
Gözlerinde, artık uçmasına izin verilmeyen bir pilotun özlem dolu bakışları
vardı... [Breh, breh! Bu örnek tümce yazmak işi wallah beni birgün ya şair
edecek ya romancı!]

49 numaradaki örneğimizde sözünü ettiğimiz "bağlam,
sözün/metnin gelişi" üzerinde biraz duralım:
Geçenlerde bir üyemiz soruyordu:
"the justification of
barbarous means by holy ends"
sözünü Türkçe'ye nasıl çevirebiliriz?
Biliyorsunuz, ünlü özdeyiş şu şekildedir: "The ends justify the means."
Bu söz, biraz hoşgörür yaklaşımla şöyle yorumlanabilir:
(Yüce) Amaçlar, (biraz
tartışılabilecek nitelikteki) araçlara (da) haklılık kazandırır.
Zalimlerin ağzında ise, zulmü savunma aracı olur:
Hedefe varmak için her
yol mübahtır.
Dolayısıyla, "''the justification of barbarous means by holy ends" şeklindeki
sözü şöyle çevirebiliriz:
"kutsal amaçlar bahanesi ile barbarca
yolların haklı gösterilmesi" [eleştiri, aşağılama]
veya,
"barbarca yolların
kutsal amaçlar tarafından haklı kılınması"... (biraz hoşgörü)
Kısacası, bir sözün kullanıldığı bağlam (olay veya yazılı metin) tarafımızdan
bilinmedikçe, nasıl bir anlam veya nüansın geçerli olduğuna sağlıklı bir karar
veremeyiz.

Üzülerek Bir
Not:
Okuyucularımızdan aldığım iletileri değerlendirerek, çok emek verdiğim
bu konunun kendilerine genelde "çok ağır" geldiği ve yeterince
yararlanılmadığı sonucuna vardım. O nedenle, yayınına burada son
veriyorum. Konuya ilişkin "mufassal" bir liste için, aşağıdaki adrese
bakabilirsiniz.
http://www.oxymoronlist.com/
Son sözüm, keşke bizler de,
gelişmiş toplumlar ölçüsünde kendi dilimize ilgi duyuyor ve bilinçle
sahip çıkıyor olabilsek...
BÖLÜM
- 01


DİĞER
YARDIMCI KAYNAKLAR
ANASAYFA
TESTLER
OKUMA
EĞLENCE
|