Doç. Dr. Yalçın İzbul

Free Bilingual E-Zine

PRACTICAL ENGLISH FOR TURKS

YAHOO Uluslararası İngilizce Öğretim Grupları

2003 - 2005 DÜNYA BİRİNCİSİ !!

New Series # 004

September 11, 2005

 

 MESAJ

 E-KİTAP

 

 

JUST GET OFF

MY BACK !!

 

(Story in

Section Three)

 

 NEWS HEADLINES

Ecstasy Increases Risk of Infection, Says Study (Bir Araştırmaya göre, Ecstasy Enfeksiyon Riskini Arttırıyor)

UYARI: Gazete manşetlerinin kendine özgü "telegraphic style", telgraf üslubunu, özellikle sınav İngilizcesi için örnek almayınız...

It might enhance empathy, trigger a euphoric state and reduce inhibitions, but ecstasy can also put your health at serious risk, according to new research.

study = araştırma... to enhance = arttırmak... might enhance = arttırıyor olabilir... ["present" olasılık (=geniş zaman); Üzgünüm ama, eğer halâ "might", "may" in past tense'idir aşamasında takılı-kalmışsanız; alacağınız daha çok yol var demektir]...

[Diğer bir nokta: Çeviri yaparken, "simple" ve "continuous" ayrımına fazla takılmayın; kulağınıza doğru geleni seçin: Örneğin kendinizi burada, "might enhance -- might be enhancing" = "arttırabilir -- arttırıyor olabilir" ayrımına sıkışmış hissetmeyin; her iki dilde de doğal olanı seçin. Dillerin "simple" ve "continuous" kavramları birebir çakışmaz.]

sympathy = uyuma yol açan duygular (Dikkat: Türkçe'de "Aman ne sevimli ve canayakın" kavramı önplana çıkarken, İngilizce'de "karşısındakinin durumunu anlama, acıma" duyguları önplandadır)... antipathy = ters, düşmanca duygular... apathy = olumlu yada olumsuz duygu veya tavır yokluğu, ilgilenmeme...  empathy = duygularını anlama, kendini onun yerine koyma, onunla özdeşleşme... (Takdir edersiniz ki, hekimin hastaya, yargıcın sanığa, hocanın da öğrenciye, antipati kadar, sempati duyması da görevlerini layıkıyla yerine getirememelerine yol açar. Kısacası, benden sempati filan beklemeyin; Ben soğuk ve katı bir hocayım!)

to trigger = tetiklemek, başlatmak...  euphoria, euphoric = (Gerçi bu yaşa kadar tadmadı iseniz, bundan sonra da fayda etmez, ama yine de söyleyeyim) coşku, vecd, zafer sarhoşluğu, tam anlamıyla "uçmak" (hatta genelde "fazla yüksekten uçmak" -- Not: Bu duyguyu cinsel bağlamda düşünmeyiniz; gerçi o kanaldan da öforiye ulaşılabilirse de).... to put sth at (serious) risk = (ciddi surette) risk altına sokmak...

Thomas Connor, of Trinity College Dublin, told the British Association science festival that laboratory studies had shown the drug, also known as MDMA, could suppress the immune system and, therefore, be a factor in increasing the risk of infection.

to suppress the immune system /im-YUN/ = bağışıklık sistemini baskılamak... could suppress = baskılıyor olması mümkün... ["present" durum (= geniş zaman); Üzgünüm ama, eğer halâ "could", "can" in past tense'idir aşamasında takılı-kalmışsanız; dört paragraf önce "might" için yazdıklarım aynen geçerli)...

GENEL AÇIKLAMA: "could, should, would, might": Bu dört yardımcı fiilin,  1  "can, shall, will, may" yardımcı fiillerinin "past" formu işlevini karşıladığı durumlar vardır; Ama ayrıca,  2  kendileri de "present" anlamlı bağımsız birer yardımcı fiil olarak görev yapabilirler. Örneğin yukarda, "might enhance" tercihi, "may enhance" tercihine göre olasılığın o derece kesin olmadığını dile getiriyor ve henüz kanıtlanmamış bir konudaki bilimsel yargı için daha uygun bir tercihtir...

"There was a case report published this year of a young man in his 20s who presented with, basically, shingles of the eye. This is something that is extremely rare in young people.  It is never seen unless somebody is very seriously immunocompromised, as in an Aids patient.

case report = olgu sunumu, vak'a takdimi... to present (+ with + tıbbi neden, hastalık veya yaralanma) (fiilin okunuşu /pri-ZENT/ = (sözü edilen neden, hastalık veya yaralanma ile) hastaneye, acile, doktora gelmek veya getirilmek... shingles of the eyes = göz bölgelerinde sinir uçları iltihabı (zona); Türkçe terimi bilmiyorum, özürlerimle... extremely rare = son derece ender, fevkalade ender... to compromise, to be compromised = Bu fiile önemle dikkatinizi çekerim: Genel dildeki anlamı "uzlaşmak, yarı yolda buluşmak" dır. Ancak, tıp dilinde (ve kısmen genel dilde de) "zor durumda bırakmak, tam gerçekleşmesine engel olmak, anomaliye yol açmak" anlamlarıyla kullanılır.

"The striking thing was... the only thing that could have been a predisposing factor was that this person was a regular ecstasy user."

striking = çarpıcı, dikkat çekici... predisposing factor = "predispozan etmen", yatkın/eğilimli kılan şey... a regular user = sürekli kullanan, müptela...

Tümcenin yapısına gelince, buradaki kişinin konuşma tarzından bir yansıma: Konuşmacı "Çarpıcı olan şey şu idi ki" şeklinde bir giriş yaptıktan sonra duraklıyor ve yeni tümcesine geçiyor. İngilizce'de de, ikinci "was" sözcüğünden sonra, bunun daha önce yarım bırakılmış girişin genişletilerek yeniden ifadesi olduğunu belirtecek bir "es" vermek gerekir...

The Manchester Guardian, www.guardian.co.uk (September 8, 2005)

Walla, dostlar, bööle bol biberli tıbbi uyarıları okuyup etkilenmemek mümkün mü -- de; şu fani dünyada, akşam olmuş, güneş batmış, içmeyip de ne halt edeceksin...

 TOP NATIONAL NEWS

Turkish industrial output falls in July:
The increase in industrial output for the January to July period in 2005 is well down on that of the previous year. Industrial output in Turkland fell by 0.3 percent in July, according to figures released by the State Statistics Institute (DIE) Thursday.

industrial output = "sanayi üretimi"... ("Input" = girdi...) January to July = January-July... well down on X = X'e göre çok aşağılarda... that = Burada, daha önce geçen "increase" sözcüğünün yerine geçiyor. Daha önce bu dergide pekçok kereler yer verdiğim bu yapıya örnekler:

The land area of Turkland is twice the size of that of England.

The roads in Turkland are a lot more dangerous than those in England.

 increase/fall by xx% = ilgeç (preposition) kullanımına dikkat... to release = (burada) yayınlamak [ama, kitap vb yayını için = to publish]...

The July results reversed a long term trend of steady increases, and was a marked difference to the industrial output figures for July of 2004, when there was an overall rise of 12.2 percent.

to reverse = tersine çevirmek... marked /MA:KD/ ("d" ile okuyunuz) = belirgin... markedly /MA:-kidli/ = belirgin şekilde, belirgin derecede... overall = toptan değerlendirildiğinde, hepsini kapsayan...

The DIE also amended its figure for the industrial output for June, with the initial figure of 1.6 percent being revised upward to 1.8 percent.
Turkland’s industrial output has risen by 3.7 percent for the first seven months of the year, again well down on the increase of 13.3 percent for the January to July period for 2004.

to amend = değişiklik ve düzeltme yapmak...  with = burada "olmak üzere, olacak şekilde": "Haziran seviyesini, daha önceki %1.6'lık rakamı %1.8'e revize edecek şekilde, düzeltti... Tabiatıyla, Türkçe'de daha basit bir tümce kurmanın yolu: "... Haziran rakamını düzeltti ve  daha önceki %1.6'lık rakamı %1.8'e revize etti"...  to revise upward /ri-VAYZ/ = (ekon) yukarı revize etmek... to revise = (genel dil) yeniden gözden geçirerek değişiklik ve düzeltmeler yapmak...

The NTVMSNBC  http://www.ntvmsnbc.com/

[All passages are subject to modification in keeping with this Ezine's TESL -- teaching of English as a second language -- policies.]

 

 CD

 TANITIM

 

 MESAJ

 E-KİTAP

 

Turkish Proverbs

  Yağmurdan kaçarken doluya yakalandık.

English Equivalent (=eşdeğeri): ["Hani bunun Türkçe'sinde tava nerede; İngilizce'sinde yağmur nerede?" diye soracaklara, peşinen yanıt: "Eşdeğerlik" kavramını benzer durumlarda kullanılabilme açısından değerlendiriniz.]

Out of the frying pan into the fire. (=Tavadan çıktık, ateşe düştük).

frying pan /f-RAİ-ng-PÆN/ = tava... to fry = yağda kızartmak... to grill = ızgarada pişirmek... to boil = kaynatmak... to bake = fırında kızartmak/pişirmek... to roast /ROUST/ = ateşte kızartmak... to simmer /Sİ-mı/ = yemek kaynadıktan sonra hafif ateşte (kabarcık kabarcık) kaynatmağa devam etmek...  to burn = yakmak...

  Kuzguna yavrusu anka (şahin) görünür...

  Karga yavrusuna bakmış, "Benim ak pâk evladım," demiş...

English Equivalent:

All his geese are swans.

goose /gu:s/ = kaz (kümes hayvanı)... çoğulu kural dışı: geese /gi:s/... swan = kuğu...

  Ucuzdur vardır illeti; pahalıdır vardır hikmeti.

English Equivalent:

Cheap is dear in the long run.

dear /Dİ-ı/ = expensive = pahalı...  in the long run = uzun vadede...

(For foreign readers) illet /il-LET/ = disease, malady, stigma, nuisance...  hikmet = sebep, neden = reason, cause, divine reason... (This word may be used with somewhat religious or mystical overtones -- but it does not have any such connotation  in the above proverb.)

  Elini veren kolunu kaptırır.

English Equivalent:

Give them an inch and they'll take a mile.

İlginç, di mi: Biz (herzamanki gibi) vücudun azalarına kafayı takmışken, onlar da mal mülkle kafayı yemiş...

  Yüz güzelliği hamamdan eve, öz güzelliği Urum'dan Şam'a.

English Equivalent:

Beauty is but skin deep.

Her iki dilde de süper güzellikte birer atasözü...

For the Connoisseur: I still think we should hearken to what Jean Kerr (American comic writer and playwright, 1922-2003) once observed: "I'm tired of all this nonsense about beauty being only skin-deep. That's deep enough. What do you want, an adorable pancreas?"

NOT: Pekçok sitede, "Alma mazlumun ahını, çıkar aheste aheste." şeklindeki atasözümüz için şu karşılık öneriliyor: "Don't make a martyr sigh, you will pay for it by and by."

İngilizce'de böyle bir proverb mevcut değildir, dolayısıyla Türkçe'den çeviri kimliğinde sunulması yerinde olurdu. Çünkü, İngilizce tümce pek bir güzel olmuş, ama "mazlum" ve "ahını almak" gibi kavramları daha bir titizlikle irdelemek gerekiyor.

Şöyle bir çeviri-karşılık önermek isterim: Desist from provoking the innocent's malediction; else, you will pay for it by and by.

Ama, hep dediğim gibi:

 1.  Atasözlerimizin yabancı dillere çevirisi, eşdeğerlerinin saptanması gibi konular, keşke çok iyi dil bilen Türkologlarımız tarafından üstlenilse...

 2.  İnternet (harika ama), çok tehlikeli bir şekilde, yalan-yanlış bir sürü sözümona "bilgi" lerle lebaleb dolu. Bisürü üstüne vazife olmayan kişi bisürü bişiler yazıyo; bisürü kişi de bunlardan iktibas edip, bisürü başka kişiye satıyo... Çok dikkatli olmak gerekiyor...

 

 CD

 TANITIM

 
 

 

Onsuz boşa geçmiş yıllarınıza üzüleceksiniz !!

"ESSENTIAL  ENGLISH  FOR  TURKS"

 
 

Doğru Kaynak !!

 

 

Kampanyaları İnceleyiniz

 

   BİLGİ 

 

 
 

 MESAJ

 E-KİTAP

 

Interesting & Colourful Idioms

smell a rat  = kuşkulanmağa başlamak, işin içinde bir iş olduğu kanaatine varmak, işin içinde bir çapanoğlu sezmek, bir bityeniği sezmek

= to feel there is something wrong, though unable to define it clearly yet; begin to suspect or expect foul play; to have a nagging sense that something -- not clearly defined -- is amiss; to have reason for suspicion though unable to put one's finger on it

rat /RÆT/ = fare, lağım faresi... foul play = suç teşkil eden desise ve eylem (genellikle şiddet de içerir)... nagging = "içten içe kemiren", ısrarla rahatsız eden...  amiss /ı-MİS/ = yolunda olmayan, yolunda gitmeyen...

Dildeki hoş deyimlerden birisi ise -- yukardaki deyimle ilişkisi yok -- şudur: "a nagging wife" = vıdıvıdıcı eş (bayan)...

"Smell a rat" için örnekler:

Ahmet Bey: Didn't you say you'd closed the door? How come it is open?  Kapıyı kapattım dememiş miydin? Nasıl oluyo da açık şimdi?

Ayşe Hanım: I just can't understand it. 'Tis very odd (=strange). Definitely, there's something wrong here.
Walla, anlamıyorum. Çok tuhaf. Kesinlikle bir bityeniği var bunda.

Ahmet Bey: Frankly, I smell a rat, too. We'd better call the police.
Walla ben de kuşkulandım. Polis çağıralım en iyisi.

The tax officers smelled a rat when they went through the records, but could not come up with any concrete proof. concrete proof = somut kanıt...

There was a widespread conspiracy theory to the effect that the Pope had been poisoned by either the CIA or the KGB. There were quite a few people around in fact who smelled a rat in the Vatican.

conspiration theory /K@NS-pi-REY-şın-THİ-ıri/ = komplo teorisi... to the effect that = ---------- olduğunu gösteren; şu yolda/şekilde ki... to poison /POY-zın/ = zehirlemek... quite a few people around = ortalıkta/etrafta bir sürü insan... the Vatikan = herzaman "the" aldığına dikkat ediniz...

Tongue-in-Cheek  = şaka yaparak veya alaycı bir şekilde

This expression indicates that someone has just made a joke or isn't being serious. If someone says something "tongue-in-cheek," it means that he or she is jesting, kidding you. Şaka/latife yapmak, hafiften gırgır geçmek = to make a joke, to jest (with smb), to kid smb, to pull their leg...

The term "tongue-in-cheek" refers to a style of humour in which things are said only half seriously, or in a subtly mocking way. (From Wikipedia, the free encyclopedia)

humour /HYU-mı/ = mizah... subtly /SAT-li/ = ince, kabasaba olmayan bir ustalıkla; bir anlamda "yüzeysel" in karşıt anlamlısıdır: ince ve deruni, sığ zekalıların kolay kolay anlayamayacağı şekilde... to mock /M@K/ = alaya almak, dalga geçmek...

Tongue-in-cheek humour in fiction often takes the form of gentle parodies and irony is often part and parcel of it. Edebiyatta "tongue-in-cheek" mizahı çoğu zaman hafif parodiler şeklindedir ve kinaye genellikle bunun ayrılmaz bir parçasıdır.

Örnekler:

I didn't mean to offend her. I was simply making a tongue-in-cheek remark when I said that. to make a remark /ri-MA:K/ = bir söz söylemek, bir belirtmede bulunmak...

I'm not so sure if he wasn't speaking with tongue in cheek when he said İ.T. should join the State Opera Company. = Eminim ki bunu söylediğinde inceden inceye dalgasını geçiyordu...

I don't think she was being entirely tongue-in-cheek when she made that remark. entirely /in-TAYR-li/ = tümüyle, bütünüyle...

Bu arada, yazılışa dikkat ediniz ve "to keep one's tongue in CHECK" = "dilini tutmak, diline sahip olmak" deyimi ile karıştırmayınız.

Get Off Someone's Back = "in sırtımdan, düş yakamdan, beni rahat bırak, kendi halime bırak, bırak ki kendi yolumu çizebileyim..."

"Look! Get off my back, will ya!" Bana bak! Düş yakamdan, tamam mı! (ya = you)

= stop bothering, stop pestering, stop annoying or troubling
= to pester = "tebelleş" olarak, süreli rahatsız ederek, bıktırıp usandırmak...  to annoy = canını sıkmak (sinirlendirmek anlamında. Cansıkıntısı vermek anlamında "to bore" kullanılır)...

Örnekler:

Just get off her back and let her be. Give her a chance to prove she can stand on her own two feet and to get a life for herself. = Rahat bırak kızı, kendi hayatını kurmasına bir fırsat ver...

I wish my mom would get off my back about tidying up my room. Yaa, şu annem de ikide birde odanı topla deyip durmasa, yaa. (Bknz ne faideli örnekler veriyorum günlük yaşantınız için.)

Çok uzun bir tarihi olan ve arada büyük anlam değişmelerine uğramış olan "the monkey on one's back" kavramı, 1930'lardan itibaren uyuşturucu bağımlılığı için kullanılır olmuştur. "To get off someone's back" deyimi de bunun bir uzantısı: İnsanın hayatını karartan bir "yük" veya "yükümlülük" ten kurtulma isteğini dile getiriyor: İn sırtımdan, düş yakamdan, beni rahat bırak, kendi halime bırak, bırak ki kendi yolumu çizebileyim...

For the Connoisseur

Cahit (Birol Ünel) is a Bavarian Bukowski, drinking himself to death and picking fights between noodling piano bar versions of Talk Talk tunes in a blasted Hamburg. After having a little accident, he finds himself propositioned at a clinic by another patient, Sibel (Sibel Kekilli), who wants him to indulge her in a marriage of convenience so that her traditional Turkish family will get off her back and she can indulge in the sort of hedonistic wonderland that Cahit does. (passage by Walter Chaw)

HEAD-ON (Gegen die Wand) (2005), starring Birol Ünel, Sibel Kekilli, Catrin Striebeck, Güven Kıraç, written and directed by Fatih Akın.

From, http://www.filmfreakcentral.net/

http://www.filmfreakcentral.net/screenreviews/melindahead.htm

 

 CD

 TANITIM

         

 

 

 

Dergimizi beğeniyorsanız, lütfen dostlarınıza da öneriniz,

iletiniz, gönderiniz... Teşekkürler, Sayın Üyeler...

WEB SİTEMİZ:

ANASAYFA        TESTLER        OKUMA        EĞLENCE        ALMANAK

KAYNAKLAR     FIKRA     KARİKATÜR     KONUŞMA      İSTER İNAN

*  *  *  *  *

Listemize Katılmak için: http://groups.yahoo.com/group/pratik-ingilizce

Veya Doğrudan Bana e-Posta Atınız: --> İzbul

Listemizden Ayrılmak İçin:  pratik-ingilizce-unsubscribe@yahoogroups.com