Doç. Dr. Yalçın İzbul

Free Bilingual E-Zine

PRACTICAL ENGLISH FOR TURKS

YAHOO Uluslararası İngilizce Öğretim Grupları

2003 - 2005 DÜNYA BİRİNCİSİ !!

New Series # 005

September 18, 2005

 

 

 

 TOP NATIONAL NEWS

Turkish Parliament to Convene for Extraordinary Session
Meclis Olağanüstü Oturum için Toplanacak (Bir başka deyim: "emergency session")

DİKKAT: Gazete manşetlerinde mastar (the infinitive) kullanımı ile gelecek zaman (future tense) ifade edilir. Uygulamanın kökeni, gelecek zaman belirten bir yapı olan "to be + mastar" yapısıdır. Kısaltma amacı ile "telegraphic style" kullanıldığı için, buradaki "is to convene" ifadesi, "to convene" şeklinde doğrudan mastara indirgenmiştir.

Turkland’s parliament is to interrupt its summer recess for an extraordinary sitting to debate the recent upsurge in terrorist activity.

to interrupt = ara vermek, kesintiye uğratmak... summer recess /ri-SES/ = yaz tatili, yaz arası (okullar için de kullanabilirsiniz)... sitting = oturum... to debate = meclis "görüşmeleri" için bu fiil kullanılır. İngiliz parlamentosundaki oturma ve konuşma düzenini gözünüzde canlandırırsanız nedeni anlaşılmış olur. Heryerde, bizdeki gibi, kürsüdeki kendi kendine konuşurken, salondaki üçbeş milletvekili de kendi aralarında laflamakla, diğerleri de kuliste oylamayı beklemekle yetinmiyor... upsurge = hızlı artış ("yukarı" ve "geniş kapsamlı hızlı hareket, büyük ve güçlü dalga" kavramından)...

 The Speaker of the Grand National Assembly agreed to a petition presented by the opposition Republican People’s Party (CHP) Thursday and the Parliament will reconvene on Monday

the Speaker = meclis başkanı...  petition /pe--şın/ = (toplu; ve genelde toplumu, sosyal/siyasal hayatı ilgilendiren) dilekçe... to present /pri-ZENT/ (vurguya dikkat) = sunmak... to reconvene /Rİ-kın-Vİ:N/ = yeniden toplanmak ("yeniden" kavramı belirgin olduğu için, "re-" öneki üstünde ikincil vurgu var)...

“Parliament has been called to meet on Monday at 15:00 to discuss the proposal by the CHP,” Mr. Speaker said in a written statement. The parliament was scheduled to resume normal sitting on October 1.

proposal = teklif, öneri...  written statement = yazılı beyan, bildirge...  was scheduled /ŞE-cyuld/ = programlanmıştı... to resume /riz-YU:M/ = yeniden başlamak; bıraktığı yerden devam etmek...

The NTVMSNBC  http://www.ntvmsnbc.com/

Addendum by İzbul

This emergency session appears to be unlikely to materialize, since The AKP has already declared their decision not to support the initiative. The CHP has now to seek the cooperation of all opposition parties, which are not known for acting in unison or with discipline. Almost every single deputy outside of the AKP needs to be present on Monday in Parliament for the petition to succeed.
(Source: http://www.turkishdailynews.com.tr/article.php?enewsid=23669 )

to be unlikely = muhtemel olmamak... to materialize = gerçekleşmek... initiative = girişim... in unison = uyum içinde, birlikte... deputy = milletvekili...

Meclise girmeyip, kulislerde laflamayı tercih edecek değerli milletvekillerimiz aralarında acaba neler konuşacaklardır?

Ne de olsa, mütareke medyasının bu hafta odaklandığı gözde sorunsal, Gamze Özçelik'in hangi ahvalde bafilenmiş olduğu...

Ne de olsa, bu hafta sonunu yalnızca 2 şehit 4 yaralı vererek atlattık. (Pazar, 15:00 itibariyle...)

ASKER VURULUNCA DEĞİL, UNUTULUNCA ÖLÜR:

With the hope that you might feel, share and act upon the pain of others; so that you might not stand alone when terror inflicts the same onto you.

Lütfen TIKLAYINIZ (Ayrı pencere açılacaktır); yabancı devlet adamlarına lütfen bir e-kart da siz gönderiniz.

Başkalarının acısını hissedebilmeniz, paylaşabilmeniz, gereğini yapmanız umuduyla; ki, terrör aynı yarayı size de açtığında yalnız kalmayasınız...

 FOREIGN PRESS

China Will Soon Be World's Biggest Exporter

China's explosive rise to economic superpower status was confirmed yesterday by the west's leading thinktank in a new report predicting that it would leapfrog the United States and Germany within five years to become the world's biggest exporter.

explosive rise = "patlarcasına" hızlı yükseliş... to confirm = doğrulamak, teyid etmek... leading = önde gelen... to predict = (eldeki verilere dayandırarak) tahmin etmek, kehanette bulunmak... to leapfrog = hoş ve gerçekten tasvirkar bir sözcük... to leap = sıçramak; frog = kurbağa... (Küçücük bir not: Yabancı dilde hayvan adları geçen deyim ve deyişlerde her kültürün hayvanlara farklı nüanslar yüklediğini unutmayınız. Biz kendi dilimizde hemen her hayvan adını küfür olarak kullandığımız için, en azından Anglo-Sakson kültürlerinin sempatik yaklaşımlarını değerlendiremiyoruz.)

Despite growing social strains and international concerns, the Organisation for Economic Cooperation and Development said there would be no let-up in China's breakneck growth.

social strains = toplumsal gerilimler... concerns = "ilgi" ve "endişe" nüanslarını bünyesinde barındıran bu sözcükte, bağlama göre (according to the context) biri yada diğeri ağır basar. Burada "endişe, tedirginlik" nüansı önplanda... let-up = gevşeme, hız kesme, ara verme... DİKKAT: Bu deyim çok değişik bağlamlarda karşınıza çıkabilir; bağlama göre değerlendiriniz; bilin ama emin olmadıkça kullanmaktan sakının derim. İşte bir başka örnek: "I watched for a let-up in the waves, turned the boat around when an opportunity presented and rowed hard for the shore."... breakneck growth = İşte son derece hoş ve tasvirkar bir deyim daha...  bir iki örnek daha verip, yorumunu size bırakıyorum: "The car was moving at (a) breakneck speed." "It all happened at such breakneck speed that I barely had time to get out." (= Kendimi ucu ucuna dışarı atabildim)

It already accounts for 6% of world exports and its potential to supply the globe with low-cost manufactured goods has caused tensions in the global trading system, exemplified by the recent "bra wars" row. The OECD said China's share was on course to rise to 10% by 2010, by which time it would overtake the US.

account for = nedenini açıklamak, hesabını vermek; burada "oluşturuyor" şeklinde çevirebilirsiniz... global trading system = küresel ticaret düzeni... ("küresel" dedim, ama sanıyorum "global" sözcüğü de dilimize biraz farklı bir nüansla girmiş bulunuyor: Ossun! Zenginlik zenginliktir)... to exemplify = örneklemek ("e" ile yazıldığına dikkat ediniz)... "bra wars" = "sütyen savaşları"... by which time it would overtake the US = ki o zamana değin ABD'yi yakalayıp geçmiş olacak...

The Manchester Guardian, www.guardian.co.uk (September 17, 2005)

[All passages are subject to modification in keeping with this Ezine's TESL -- teaching of English as a second language -- policies.]

 

 
 

 MESAJ

 E-KİTAP

 

Turkish Proverbs

  Kötü haber tez yayılır.

English Equivalent (=eşdeğeri):

Bad news travels fast... Ill news travels apace... Ill news runs apace...

ill = önek olarak kullanılabilir: olumsuz nüanslar getirir: ill-treatment = kötü muamele, ill-feelings = düşmanca duygular; I can ill afford it. = Param yetmez......

apace /ı-PEYS/ = fast, with speed, speedily, hızlı, hızla... Tıpkı, "aside, abroad, aflame, afresh, asleep... etc" gibi, "a--" öneki ile yapılmış bir zarf (adverb)... Bu grup sözcükler ilgilendirici (linking) fiiller ile sıfat niteliği ile de kullanılabilir (predicate adjective).

  Bir elin nesi var; iki elin sesi var.

English Equivalent:

Many hands make light work. = Birden fazla kişinin çalışıyor olması işi hafifletir...

Near-equivalent:

Four eyes are better than two. "Gözlük takmak iyidir," demiyor herhalde!!

(Unutmayınız: "Eşdeğerlik" kavramını, benzer durumlarda kullanılma olanağı açısından tanımlıyoruz. [Şu anda aklıma gelmiyor ama, Türkçe atasözündeki "dayanışma" ("solidarity") kavramını İngilizce'de daha iyi ileten başka atasözleri de belki bulunabilir.]

hands = Burada "kişi, insan, personel" anlamına yorumlayınız... Bu kavram özellikle denizcilikte önplandadır: "All hands must keep this fact in mind... All hands must assist in the deployment of the lifeboats... All hands must be on deck by seven a.m..." deployment = genelde "konuşlandırma" kavramı ile çevirdiğimiz bu sözcük, burada tahlisiye sandallarının denize indirilmesi anlamında...

  Ner(e)de çokluk, orada bokluk!  Buyrun bakalım; bir yukardakinin tam tersini savlayan bir atasözü

English Equivalent:

Too many cooks spoil the broth.

to spoil = bozmak, berbat etmek... broth /BROTH/ = hafif çorba kıvamında et suyu, balık suyu, sebze suyu...  in the long run = uzun vadede...

Çağrışım: brothel /BROTH-ıl/ = "genelev" sözcüğü eski İngilizce'de (OE) "kötüye düşmek" benzeri bir kavram taşıyan tamamen farklı bir kökten gelir. Yani, "posası çıkmışlık" la falan ilgisi yok.

  Gönül kimi severse, güzel odur.

English Equivalent:

Beauty is in the eye of the beholder.

to behold (beheld - beheld) = görmek, bakmak ve görmek...

  Güneş giren eve doktor girmez.

English near-equivalent:

An apple a day keeps the doctor away. = Günde bir elma, doktoru uzak tutar.

Doğrudur; aslına bakılırsa soğan yada bir diş sarmısak herkesi uzak tutar... An onion a day -- or better, a clove of garlic -- keeps everyone away...

an apple a day : Learning a word a day... Living on less than a dollar a day... İlgeç (preposition) kullanmak gerekmediğine dikkat ediniz. Peki, "in, on, during..." kullansak kıyamet mi kopar? Eh, anlam biraz değişir: "Gün içinde/boyunca bir elma... vb" demek gibi birşey...

Şu güzel reklam tümcesini de not ediniz:

Drinka  Pinta  Day

Hergün Bir Şişe Süt İçiniz

Okunuşu: /DRİNK-ı-PAYT-ı-DEY/... "Pint" /PAYNT/ kavramı için şişe sütünü ölçü alabilirsiniz. Ama "aslan sütü" daha güvenilir bir ölçüdür: Unutmayınız: "You're not alcoholic unless you drink over a pint a day."

Any Suggestions for an Equivalent?

One beautifully worded, deeply sardonic Turkish proverb says,

Kelin melhemi olsa kendi başına sürer...

Translated:

If a baldie knew a remedy, he'd rub it on his own scalp.

Meaning, "If anyone (who suffers the same himself) had a solution for a malady or for any unwanted situation, he would have first solved his own problem."

Any offers for an equivalent proverb in English will be greatly appreciated.

 

 CD

 TANITIM

 
 

 

Onsuz boşa geçmiş yıllarınıza üzüleceksiniz !!

"ESSENTIAL  ENGLISH  FOR  TURKS"

 
 

Doğru Kaynak !!

 

 

Kampanyaları İnceleyiniz

 

   BİLGİ 

 

 
 

 MESAJ

 E-KİTAP

 

Interesting & Colourful Idioms

pay through the nose

When you pay through the nose for something, that means you are paying a very high price for it, paying too high a price for it, or paying far more than the thing is worth. It is also quite probable that you have been ripped off... to be ripped off = kazıklanmak...

Örnekler:

Considering this is a rare collectors piece, you must be prepared to pay through the nose in order to have it. Bunun ender rastlanan bir kolleksiyon(cu) parçası olduğunu düşünecek (= dikkate alacak) olursak, ona sahip olabilmek için çok yüksek bir fiat ödemeye hazır olmanız gerekiyor.

Motorists in Turkey are used to pay through the nose to fill their tanks irrespective of the fact that oil prices may be rising or slumping in the international markets. Uluslararası piyasalarda petrol fiatları ister yükselişte ister çöküşte olsun, Türkiye'de araba kullananlar depolarını aşırı pahalı fiatlarla doldurmağa alışkındır...

No matter how strongly senior officials at the Ministry of Education may deny it, reports show that parents have again paid through the nose this year for their kids’ admissions. (Milli) Eğitim Bakanlığı üst yetkilileri nekadar kuvvetle inkar (= red) ediyor olsalar da, haberler gösteriyor ki bu yıl anne-babalar çocuklarının kaydı için yine çok yüksek ödemelerde bulundular...

See the footnote down below.

go to the dogs  = ciddi onarım veya restorasyon gerektirecek ölçüde eskimiş, yıpranmış veya virane hale gelmiş olmak

Have you seen the house lately? It's really gone to the dogs. Bu yakınlarda evi gördün mü? Gerçekten sapır sapır dökülüyo...

Ne var ki, bu deyimle çok güzel sözcük oyunları yapabilirsiniz. Örneğin, benim bir köpek maması fabrikam olsa, ürünlerimin reklamını şöyle yapardım:

We refuse to let pet food quality "Go to the Dogs"...

Tabii, deyimin "deyimsel" olmayan düpedüz anlamıyla da karşılaşabilirsiniz:

Municipality Council's vote lets a park go to the dogs: The Council have voted unanimously to spend up to TL15,000 to create İzmir's first dog park. (So I dreamed...)

unanimously /yu--nımısli/ = ittifakla... spend up to TLxxx = xxxTL'ye kadar harcamak (üstüne çıkmamak)... So I dreamed... = İşte öyle bir rüya gördüm...

let the cat out of the bag = bir kimsenin duymaması gereken bir haberi yada sırrı, veya sürpriz yapmak için saklanan bir durumu ağzından kaçırmak (yada bile bile söylemek)

= to disclose a secret, especially an important or pivotal one; to give away a surprise or secret before its time

Örnekler:

He wasn't supposed to know about the surprise birthday party, but someone let the cat out of the bag. = Sürpriz yaşgünü partisini güya bilmeyecekti, ama birisi çenesini tutamamış....

I wouldn't want to be the one who let the cat out of the bag, but let me tell this much: .......... = Çıtlatmış olan kişi ben olmak istemem, ama şu kadarını söyleyeyim ki, ............... .

Alright boys, all I want to know is -- which one of you let the cat out of the bag? = Pekala çocuklar, bütün bilmek istediğim şu: Hanginiz kaçırdı ağzından?

I knew he couldn't keep a secret, and would let the cat out of the bag, which he did. He went and told her everything. = Sır saklayamayacağını, baklayı ağzından çıkaracağını biliyordum, ki öyle de oldu. Gidip herşeyi ona anlatmış...

Yukardaki son tümcede örneklediğim ", which he/she/it did" yapısına dikkatinizi çekmek isterim. Yazıda mutlaka virgül kullanınız; konuşurken de Türkçe'deki "ki, nitekim öyle oldu" ifadesine benzer bir ses tonuyla, önceki bildirime bir "ekleme" tonunda söyleyiniz.

Örnekler:

The man was hired on the condition that he would stay away from the swimmimg pool, which he did for a while. Adam yüzme havuzundan uzak durması koşuluyla işe alınmıştı, ki bir süre buna uydu.

That party could only end in a fight, which it did. O eğlence olsa olsa kavgayla bitebilirdi, ki nitekim öyle de oldu.

Vocabulary Note

Yukarda kullandığım bir tümcede geçen önemli bir kalıbı irdeleyelim: He wasn't supposed to know about the surprise birthday party, but someone let the cat out of the bag.

to be supposed to do sth: 1) birşeyi yapması kendisinden bekleniliyor olmak; 2) bu yönde kendisine direktif verilmiş olmak; 3) -meli, -malı, zorunluluk; 4) varsayılmak, farzolunmak...

Örnekler:

I am supposed to go and see the boss this afternoon, but I don't really want to. = Gidip görmem gerekiyor, ama aslında istemiyorum.

The bungalows were supposed to be vacated by noon, but in practice nobody really complied. = Boşaltılmaları gerekiyordu, bekleniyordu, ama kimse buna uymuyordu...

I am surprised to hear that you've seen him today here in İzmir; he was supposed to be away in İstanbul on business. = Bugün onu burada İzmir'de görmüş olmana şaşırdım; iş için İstanbul'da olması gerekiyordu (=olması bekleniyordu; öyle varsayıyordum).

You keep asking me where she is. How am I supposed to know that? = Habire sorup duruyosun bana nerede olduğunu. Bunu nerden bileyim ben yav?

You damn well knew you weren't supposed to do that! = Cehennemin dibine kadar biliyodun bunu yapmaman gerektiğini!

One final note:

"Yav, hoca, ne demeğe bize böyle sert sert cümleler öğretiyosun?" diye sual edecek olursanız, gerçekçilik derim. Herkes herkesle kavgalı değil mi memlekette?

(Intermediate Reading)

The Best Gift I Was Ever Given

The best gift I ever received was a kitten given to me by a classmate of mine, whose cat had given birth to a litter of five. I visited the six-week-old little brownish bundle and fell in love with him at first sight. When I brought him home, he was so scared at first. Then he started following me everywhere. I took him to the vet when he turned six months old for his eunuch operation. I now understood what unconditional love was.

Then I learned that I was allergic to cats. I had to stay away from her, unable to give him the loving caresses he so much craved for. And, all out of love, I had to give him away.

litter = bir batında doğan kedi yavruları... brownish bundle = (burada) "kahverengimsi yumuş yumuş yumak"... to fall in love at first sight = ilk görüşte aşık olmak... tu turn ----- months/years old = -------- yaşına gelmek/girmek... eunuch /YU-nık/ = hadım, iğdiş... unconditional love = "karşılıksız" (= şartsız şurtsuz, anlamında) aşk... loving caresses = sevgi dolu okşamalar... to crave for = özlemini çekmek, çok istemek, aş ermek... out of love = İzninizle, az aşağıda size bir sorum olacak...

"eunuch operation" = Neyse ki az rastlanan, bana göre iğrenç bir deyim. "Eunuch" sözcüğünü örmeklemek için kullandım. Doğru deyimler: "Neutering a cat" -- castration in the male (removal of the testes), and spaying the female (removal of the ovaries and uterus).

Bir Büyük Uyarı: "eunuch" sözcüğünü, çoğunluk olumlu nüanslarla kullanılan "unique" sözcüğü ile karıştırmayınız: benzersiz, eşsiz, tek...

eunuch /YU-nık/    -----    unique /yu-Nİ:K/

Yani, adam hakkında, "He is /yu-Nİ:K/" demek isterken, "He is (a) /YU-nık/ " deyiverirseniz, yandı gülüm keten helvası!!...

Now a question for you: What does the expression "(all) out of love" mean? -- "I don't have any more love for you," or "I 'm doing this all out of my love for you"?

Footnote:

On the Expression "Paying Through the Nose"

Advanced Level Reading For the Word-Connoisseur:

There is a 17th-century slang term for money, rhino. In Greek, of course, "rhino" means "nose". It seems logical that these two were somehow connected, but what significance a nose might have had vis-à-vis money is simply not known.

vis-à-vis /-zı-Vİ:/ = (as a preposition -- ilgeç) 1) face to face with; opposite to; 2) compared with; 3)  in relation to... (As an adverb -- zarf) = face to face...

Popular folklore has it that the phrase dates back to 9th-century Ireland. Viking raiders would demand tribute from the local Irish and slit open the noses of anyone who refused to pay... At the least, we can say that the Vikings were among the first to practice rhinoplasty -- an operation that costs a lot of more money today...

Popular folklore has it that ... = Popüler folklor der ki... Rumour has it that ... = Söylentilere göre... Some interpreters have it that... = Bazı yorumculara göre...

to demand tribute = haraç, vergi, baç istemek... (DİKKAT: Bu sözcüğün ayrıca "övgü, sitayiş" anlamı da vardır)...  to slit open = kesici aletle yarmak, kesmek, açmak...

A Short Digression:

For Safari Enthusiasts

Rhinoceros: Massive powerful herbivorous odd-toed ungulate of southeast Asia and Africa having very thick skin and one or two horns on the snout.

The most obvious distinguishing characteric of the rhino is the big strong horn it has on its nose. The word rhinoceros comes from the Greek words rhino (nose) and keros (horn).

Did you know that rhinoceros horns, unlike those of other horned mammals, consist of densely compacted hair?

Well, "United we stand, divided we fall," as they say...

 

 CD

 TANITIM

         

 

 

 

Dergimizi beğeniyorsanız, lütfen dostlarınıza da öneriniz,

iletiniz, gönderiniz... Teşekkürler, Sayın Üyeler...

WEB SİTEMİZ:

ANASAYFA        TESTLER        OKUMA        EĞLENCE        ALMANAK

KAYNAKLAR     FIKRA     KARİKATÜR     KONUŞMA      İSTER İNAN

*  *  *  *  *

Listemize Katılmak için: http://groups.yahoo.com/group/pratik-ingilizce

Veya Doğrudan Bana e-Posta Atınız: --> İzbul

Listemizden Ayrılmak İçin:  pratik-ingilizce-unsubscribe@yahoogroups.com