NEWS HEADLINES
Brown Pledges No Return to Old Labour
Brown, Eski İşçi Partisi
[ilkelerine] Dönüş Olmayacağını Kesin Bir Dille İfade Etti
[to pledge
/PLEC/,
/PLEC-iz/,
/PLECD/ = söz vermek, vadetmek (yemin değerinde] [Not: Gordon
Brown, halen Blair kabinesinde maliye bakanı olup, çoğu kimse
tarafından 2009 seçimleri için Blair'in halefi olarak
değerlendirilmektedir]
Gordon Brown will explicitly exclude a return to "old Labour" under
his leadership when he addresses the party conference in Brighton
today.
explicitly /iks-PLİ-sitli/
= açık açık (+ üstüne bastıra bastıra nüansı da var)... Tersi:
implicitly /im-PLİ-sitli/
= ima yoluyla...
to exclude /iks-KLU:D/
= dışında tutmak, hariç tutmak... Tersi:
to include
/in-KLU:D/
= kapsamak, içermek...
exclusive club
= "members only"... Çünkü,
exclusive
= "etrafını câmi, ağyarını mâni"... Yani, "kendisi gibi olanları,
çevresini, yakınlarını kapsayan, fakat yabancıları, düşmanları
dışlayan"...
exclusive interview
= "özel görüşme"... Çünkü, diğer gazete veya gazetecileri "hariç"
bırakan bir görüşme gerçekleştirdik...
inclusive
= içerici, kapsayıcı... Örnek: "all-inclusive vacations" = "herşey
dahil tatiller"... "All prices are per person based on 4 people
sharing and are inclusive of return charter flights from Antalya." =
Bütün fiatlar dört kişilik grupta kişi başına olup, Antalya'dan dönüş
ücretini de kapsamaktadır...
"old Labour"
= Konunun gelişinden "İşçi Partisi eski ilkeleri veya dönemi"
kastedildiğini anlıyoruz.
the
Labour Party = İngiliz
İşçi Partisi... Biliyorsunuz, "labour" sözcüğü gerek, "işçi,
ağır işçi, amele" gerekse "emek" anlamlarını kapsayabiliyor...
(Ayrıca, çok yerinde bir seçimle, "doğum sancısı" anlamı da vardır)....
party
conference Parti
kongresi... Umarım "conference" sözcüğünü, Türkçe'de "tek kişinin
konuşması" şeklinde kullanılan "konferans" kavramı ile artık
karıştırmıyorsunuz... O anlamda konferans =
lecture -- ki,
üniversitede verilen dersler için de bu sözcük geçerlidir...
After a weekend which saw the chancellor tacitly endorsed by the most
Blairite members of the cabinet as the only possible successor to the
prime minister, Mr Brown will today promise to fight on as New Labour.
the
chancellor
/ÇÆN-sılı/ =
the
chancellor of the exchequer
/iks-ÇE-kı/ = maliye bakanı (İngiltere)...
tacitly
/TÆ-sitli/ = açık açık dile getirmeksizin, sözcüklere
dökmeksizin, zımnî... ÖRNEK: "a tacit agreement" = sözcüklere
dökülmemiş olmasına rağmen iki tarafın da uyduğu bir anlaşma
(anlayış)...
to
endorse
= onaylamak... Tümcenin ilk bölümünün anlamı: "Maliye Bakanının,
Kabinenin en Blair'ci üyeleri tarafından (bile) (sessizce, açıkça dile
getirilmeksizin) Başbakanın olası tek halefi olarak onaylandığı
görülen bir haftasonu(nun) ardından"...
successor
= DİKKAT... DİKKAT... "to succeed" fiilinin iki farklı anlamı olduğunu
ASLA unutmayınız: 1. başarılı olmak, başarmak... 2. yerine geçmek,
halefi olmak... ÖRNEKLER: "the successor to the throne" = tahtın
vârisi... "Successive storms had weakened the bridge." = Ardarda gelen
fırtınalar köprüyü zayıflatmıştı...
to fight
on
= kavgayı, savaşı, uğraşı sürdürmek...
But, in a phrase which will be seen as conciliation to his support
base on the left and with the unions, he will also say that New Labour
itself must be "renewed".
concliation
= uzlaşma, barışma...
support base
= destek tabanı...
to renew
= yenilemek... Mealen açıklama: Soldaki destek tabanı ve İşçi
sendikalarını da fazla küstürmemek için bir uzlaşma ve barışma cümlesi
olarak değerlendirilecek bir söz kullanarak, "Yeni İşçi" Partisinin de
"yenilenmesi" gerektiğini söyleyecek...
He will say: "When commentators tell you the next election will be old
Labour versus new Conservatives, tell them the truth. "The next
election must, and will be, New Labour renewed against a Conservative
party today incapable of renewal."
ÇEVİRİSİ:
Yorumcular size bir sonraki seçimin eski İşçi Partisi ile yeni(lenmiş)
Muhafazakarlar arasında geçeceğini söylediklerinde, sizler de onlara
gerçeği söyleyiniz: Bir dahaki seçimler, yenilenmiş "Yeni İşçi
Partisi" ile, günümüzün yenilenme imkanına sahip olmayan Muhafazakar
Partisi arasında olmak zorundadır ve olacaktır...
The Manchester
Guardian,
www.guardian.co.uk
(September 26, 2005)
TOP NATIONAL NEWS
Swedish State Radio Cancels Turkish Broadcasts
İsveç
Devlet Radyosu Türkçe Yayınalara Son Verdi
[Dikkat ederseniz "cancel" sözcüğü için
genel karşılık olan "iptal" sözcüğü burada aynı anlamı
karşılamayacaktır]
Following close on the heels of a decision by Danish state radion,
Swedish state radio has announced a plan to take Turkish language
broadcasts off the air.
following close on the heels
= hemen arkasından takibederek...
heel
= topuk...
to take off
the air = yayından
kaldırmak... (ÇÜNKÜ:
to air
= yayınlamak...
"on air"
= "şu anda yayında"... Bu kavramlar, dilde daha önceden var olan "dile
getirmek, ifade etmek, çevreye yaymak" kavramlarının çağımızdaki
türevleri)
The planning board for the Swedish state radio had this to say about
the cancellation of the Turkish language broadcasts: "For certain Arab
and Kurdish groups living in Sweden, Turkish is a very politically
sensitive language. Broadcast in Turkish can have a negative affect
over these people. For this reason, it is necessary to cancel these
broadcasts."
planning
board
= planlama kurulu veya komitesi...
had this to say
= "söyleyecek şu sözleri vardı"... = şunları söyledi...
certain
= muayyen, belli, bazı...
politically sensitive
= siyasi açıdan duyarlı...
Hürriyet Gazetesi İnternet Sitesi:
http://www.hurriyetim.com.tr
[NOT: "Arab" sözcüğü
ile atıfta bulunulan nüfus, NTVMSBC haber bülteninde "Asuriler"
(Süryaniler) olarak
belirtilmiştir.]
Yoruma gerek
var mı?...
EU'nun
sersemkafa Baltık ülkelerinden haddini bilmez Kıbrıs Rumlarına kadar
en kıtipiyoz ülkelerinin bile şamar oğlanı durumuna düşürülmüş
durumdayız...
Yine de,
hiç olmazsa bunlar, diğer çoğu gibi ikiyüzlü davranmıyor, açık ve net
konuşuyorlar...
Şamar oğlanı
gibi davranırsan, şamar oğlanı muamelesi görürsün...
Kırk yıllık, Kissinger
marka "Yeşil Kuşak" planının o günden bu güne içimizdeki destekçileri sayesinde bugün
düşürülmüş olduğumuz durum işte bu...
Şımartılmış
utanmazlıkları, Ata'mızın resimlerinin devlet dairelerinden
kaldırılması taleplerine kadar yansıdı. Askerimizin bölücü
terröristlere karşı meşru mücadelesini "saldırganlık" olarak
nitelediler...
Kırkbeş yıl
önce, genç bir öğrenci olarak yurtdışına çıktım... Askeri ve
diplomatik zaferlerini sosyal/kültürel devrimleri ile pekiştirmiş,
yüzü BATI'ya dönük ATATÜRK Cumhuriyeti'nin biz gençleri
gittiğimiz her ülkede başımız dimdik, saygı görüyor, övülüyor, öğünüyorduk...
O zamanlar yalvarta
yalvarta kendimizi davet ettirebileceğimiz
EU'nun kapısında, şimdi yalvar yakar hüngürsümük bir ülke konumundayız...
Herzaman söylerim: Ulu ağaca baltayı vurmuşlar, "Neyleyim, sapı
bendendir," demiş...
Ört, ki
ölem...