Doç. Dr. Yalçın İzbul

Free Bilingual E-Zine

PRACTICAL ENGLISH FOR TURKS

YAHOO Uluslararası İngilizce Öğretim Grupları

2003 - 2005 DÜNYA BİRİNCİSİ !!

New Series # 011

October 31, 2005

 

 MESAJ

 E-KİTAP

 

 DOMESTIC NEWS

Yurtiçi Haberler...

from http://www.hurriyetim.com.tr (October 30, 2005)

 

Motorola Deal Reached over Telsim Debt

Telsim Borcu Konusunda Motorola ile Anlaşmaya Ulaşıldı...

Gazete başlıklarının gramer açısından fazla ince eleyip sık dokunursa lime lime döküleceğini artık biliyorsunuz. Unutmayınız: "the telegraphic style"... deal = (burada) anlaşma... Nitekim, "It's a deal ." = "Tamam, anlaştık," der, tokalaşırsınız. Sözcüğün daha onlarca anlamı var, aman dikkat... to reach a deal = bir anlaşmaya/ uzlaşmaya ulaşmak...

DİKKAT... debt = borç... creditor / debtor = alacaklı / borçlu... DİKKAT... DİKKAT... /debt/, /debtor/ diye okuyanların ağzına biber sürünüz; bu fahiş /fa:-HİŞ/ yanlışı bir daha yapmasınlar. Doğru okunuş: /DET/ ve /DE-tı/...

A deal has been reached between the Turkish authorities and Motorola over the dispute of debts owed to the US telecom giant by Telsim -- Turkey's second largest mobile phone operator.

dispute = anlaşmazlık... to owe /OUW/ = borcu olmak... "You owe me ten liras." "You owe me an apology."... DİKKAT: "to own" = "sahip olmak" ile karıştırmayınız...

Turkish authorities took control of the company in 2004 after the agreement between Motorola and Telsim turned sour. "Under the deal, Motorola will be paid $500 million and will get 20% of the planned sale of Telsim if the price exceeds $2.5 million," said Ahmet Erturk, the head of the state deposit insurance fund (TMSF) reported the Anatolian news agency.

to take control of = yönetimini ele almak... to turn sour /au/ ile = arası açılmak, "bozulmak" ("ekşimek" kavramından)... under the deal = (sözü edilen) anlaşmaya göre...

Motorola agreed "to end all lawsuits it has opened against the company (Telsim) and Turkland as of today," he said.

lawsuit = hukuk davası... Oh, oh! Bana ağza biber sürmek için iki muhteşem fırsat daha: /lav/ ve /suit/ diye okuyanları sakın bağışlamayın; bu fahiş /fa:-HİŞ/ yanlışı bir daha yapmasınlar. Doğru okunuş: /LO:/ ve /SU:T/... as of today = bugün itibarıyla, bugünden başlayarak...  As of tomorrow, as of Monday, as of next week... etc... etc...

All Eyes Turn to Abuse at Home in Turkland

Türkiye'de Bütün Dikkatler "Evde Dayak" Konusuna Yöneldi...

This week's revelations from the Malatya Orphanage have turned all eyes in Turkland to the more general topic of violence within the family. Research carried out by the Turkish Republic Prime Ministerial Bureau on Families Supports indicates that the physical and verbal abuse of children is not limited to orphanges, but occurs widely in families also.

revelation /RE-vı-LEY-şın/ = açığa vurma, ifşa... (Dini anlamda ise "ilahi açıklama" = "vahiy" anlamındaki bu sözcük "to reveal" /ri-VİI-l/ fiilinden geliyor)...  orphan /O:-fın/ = öksüz, yetim (İngilizce ayrım yapmıyor -- sosyal antropoloji açısından incelenmeğe değer bir konu)... orphanage /O:-fınic/ = yetimhane... topic = konu... (Dikkat: Tıp dilinde "topical" sözcüğünün anlamı tamamen farklıdır = "lokal uygulanan")... violence = şiddet... to carry out = uygulamak, gerçekleştirmek... to indicate = göstermek, işaret etmek...  physical abuse = dayak... verbal abuse = küfür... to abuse = "kötüye-kullanma, istismar" kavramından... (Yaygın kullanılan bir başka sözcük ise "molestation" olup fizik anlamda taciz ile sınırlıdır)... is not limited to = ile sınırlı değil... to occur widely = geniş ölçekte vuku bulmak...

Research from the Bureau on Families show that 34% of families experience some form of physical violence at home, while a full 53% say that verbal abuse is common. Within this framework, 46% of children are thought to be at the receiving end of at least some of the violence at home, while 9% are the victims of sexual abuse.

some form of = şu yada bu biçimde... a full 53% = "tamı tamamına" %53ü... common = (burada) yaygın... within this framework = bu çerçeve içinde... are thought to be = oldukları düşünülüyor... to be at the receiving end = maruz kalan tarafta olmak... at least = en azından, hiç olmazsa...

LIST OF THE DAY

Günün (İlginçlikler) Listesi...

from www.guardian.co.uk (October 27, 2005)

17th-Century Tobacco Laws

17. yy Tütün Yasaları

Fırsatını bulmuşken bir daha anımsatayım: /to-BEY-ko/ ve /LAV/ diye okuyanların ağzına biber sürün; hem de en acısından... Doğru okunuş: /tı-BA-kou/ ve /LO:/, /LO:Z/... Birlikte: /tı-Ba-kı-LO:Z/

Bu kişiler, büyük olasılıkla, "potato" /pı-TEY-tou/ sözcüğünden kendilerince esinlenip, "tomato" sözcüğünü de yanlış okuyorlardır. Doğrusu /tı-MA-tou/... [NOT: Amerikanca'da bazı kuzey ve batı yöre ağızlarını veya kıta genelinde "ayak takımı" telaffuzunu bilinçli olarak izlemeyi kabul eden kimseler için, /tı-MEY-tou/ bağışlanabilir.]


Önce bir hatırlatma: İngilizce'de (ve Türkçe'de de) tarihsel olaylardan söz ederken veya başımızdan geçen bir olayı günlük sohbet ortamında anlatırken present tense kullanılması ne sıradışı nede kuraldışıdır.

 1.  1604 King James I raises import tax on tobacco 4,000%. to raise the import tax = gümrük vergisini yükseltmek...

 2.  1617 Death penalty for smoking in Mongolia. death penalty = idam cezası...

 3.  1624 Pope threatens excommunication for snuff use; sneezing thought too close to sexual ecstasy. excommunication = Kilise'den (=Hristiyanlıktan) tardetme... snuff = enfiye... (Çünkü, apşırmak cinsel coşkuya fazla yakın bir duygu veriyor kanısındaymış bu Papa hazretleri.)

 4.  1634 Greek Church bans tobacco claiming it intoxicated Noah. to ban tobacco = tütünü yasaklamak... to claim = iddia etmek, öne sürmek... to intoxicate = "serhoş" etmek... Noah /NO-ÆH/ = Nuh Peygamber...

 5.  1638 Tobacco use in China punishable by decapitation. decapitation = kellesini uçurmak, kellesini gövdesinden ayırmak... "per capita" = "kişi başına" terimi nereden geliyor sanıyordunuz ki: "kelle" başına...

 6.  1639 Smoking ban in New York.

 7.  1665 Smoking made compulsory at Eton to ward off plague. = İngilizlerin ünlü Eton Koleji'nde 1665 yılında tütün içimi zorunlu kılınmış; amaç: vebaya karşı korunma...

 

 CD

 TANITIM

 

 MESAJ

 E-KİTAP

 

Turkish Proverbs

  Ağaç yaş iken eğilir.

Tranlated: "A tree" (here meaning "timber") is (=can only be) bent when wet or damp. The proverb is to be appreciated  figuratively as is its English equivalent: [to be appreciated figuratively = mecazi olarak değerlendirilmek ve anlaşılmak... as is X = X'in de olduğu gibi]

You can't teach an old dog new tricks. (Çevirisi: Yaşlı bir köpeğe yeni numaralar öğretemezsiniz.)

  Ağlamayan çocuğa meme verilmez.

English Equivalents:

A quiet baby gets no suck. (Daha çok "to suck" = "emmek" anlamıyla fiil olarak tanıdığımız sözcüğün ad durumu burada "emzirilme" anlamı veriyor.)

It's the creaking wheel that gets the grease. (Çevirisi: Arabanın yalnızca gıcırdayan tekerleği yağlanır.)

grease = 1. "iç yağı, et yağı, kuyruk yağı" gibi niteliklerle tanımlayabileceğimiz, pişirmede de kullanılan hayvansal yağ; 2. ağır sanayi yağı, gres yağı... Sözcüğün okunuşu, tıpkı "Greece" /GRİ:S/ = "Yunanistan" gibi...

 

A LITTLE DIGRESSION

Küçük Bir "Saplama"

Sanmayınız ki, yukardaki telaffuz notunu komşumuz Greklere gıcıklık olsun için yazdım... Peki niye yazdım? Sizlere, İngilizce'de eski ve gayet zevksiz bir tekerlemeyi hatırlatmak istedim: "Germany got hungry, ate turkey fried in grease."... (Hungary, Macaristan)

Son zamanlarda, ülkemizin Anglo-Amerikanca'daki adından rahatsızlığımızı dile getiren pekçok kampanyalar dolaşıyor İnternet'te. Acı bir gülümseme ile hatırlıyorum: Neredeyse yarım yüzyıl geçmiş aradan. Anglo-Amerikan diyarlarında bu sıkıcı şakalara muhatap olan bir avuç öğrenciydik. Benim önerim, bildiğimiz o görkemli "a Turk ve Turks" sözcüklerinin yanıbaşına "Turkland" güzellemesinin de yerleştirilmesi için çaba göstermekti...

Etkili ve yetkili mercilere, gazete ve dergilere gönderdiğim arz-ı durum mektuplarından, ençok çöpsepetlerini boşaltan çaycılar bıkmıştır herhal...

Herneyse... Teselli bulacağımız bir husus var: Hayvan adları Anglo-Amerikan kültürlerinde bizdeki gibi küfür olarak algılanmaz; üstelik "hindi" de bayağı sempatik nüanslarla düşünülen, bir hayli de kutsal bir simge niteliğindedir...

"Grease" ise öyle mi, ama: "Vıcık vıcık"... Tıpkı komşumuz Grekler gibi...

Ama durunuz, ne züğürt tesellisi aramak ne de ırkçılıkla suçlamayınız hemen beni lütfen: Kimbilir belki de hala Truva'nın davasını güdüyorumdur yalnızca...

 

  Adamın (insanın) adı çıkacağına canı çıksın.  Give a dog a bad name and hang him.

  Adı(mız) çıkmış dokuza, inmez sekize (çıkmış beşe, inmez üçe).  Give a dog a bad name and hang him. This one is somewhat different from the one above, though. [though = Bu tip kullanımda "yine de", "bununla birlikte"] It may be used by the first person by way of complaint or even protest. [= Bununla birlikte, bu atasözümüz bir öncekinden biraz farklıdır: Tarafımızdan, uğradığımız muameleye karşı şikayet veya protesto olarak kullanılabilir.]

  Ahmak adam söz bulamayınca bahse girer.  A wager is a fool's argument.

  Bıçak yarası geçer, dil yarası geçmez.  Words cut more (deeper) than swords. bıçak = knife... yara = wound...

  Sütten ağzı yanan yoğurdu üfleyerek yer.   Once burnt twice shy. (= Bir kere yandımı, duble ürkek)... A burnt child dreads the fire... (to dread /DRED/ = çok korkuyor olmak, ödü kopmak derecesinde korkuyor olmak)

  Hediye atın dişine bakılmaz.  Don't look a gift horse in the mouth. Şaşılacak bir paralellik... Ama bir de aşağıda vereceğim örneğe bknz.

     

Bir Yanlış "Paralellik" Örneği

Çok ilginç bir durum: İnternet'te gördüğüm çoğu kaynakta aşağıdaki şu yanlış  özdeşleştirme tekrarlanmış:

***[Parayı veren düdüğü çalar. = He who pays the piper calls the tune.]

Çok büyük bir yanlışlık ve İnternet'te önüne gelenin birbirini kopyalamasının yol açabildiği büyük zarara bir örnek daha. Bu iki atasözü birbirlerinden çok farklı şeyler söylüyor.

  Parayı veren düdüğü çalar. = He who pays plays the pipe.  (= It is the person who has paid for (the purchase of) the pipe who plays it.)

  He who pays the piper calls the tune.  = Borucunun ücretini kim veriyorsa onun şarkısı çalınır.   (= Ücretini veren kişi kimse, borucu onun istediği şarkıyı çalar... Kısacası, "patronun borusu öter".)

Gördüğünüz gibi, yüzeysel bir sözcük benzerliği yüzünden ne derece yanlış bir yoruma varılmıştır.

Aslında İngilizce'deki bu atasözünün bir başka anlatımı da şöyledir: "Whose bread I eat, his song I sing." = Kimin ekmeğini yiyorsam, onun şarkısını söylerim...

Eh, bizdeki hikayeyi de bilirsiniz: Ne demiş Padişah hazretlerinin biçare soytarısı, boynunu büküp?

"Aman Hünkarım, ben patlıcanın değil, zat-ı şahanenizin dalkavuğuyum!"

Ne de güzel anlatıyor, basınımızdaki bildik kalemşörlerin durumunu!

 

 CD

 TANITIM

 
 

 

Onsuz boşa geçmiş yıllarınıza üzüleceksiniz !!

"ESSENTIAL  ENGLISH  FOR  TURKS"

 
 

Doğru Kaynak !!

 

 

Kampanyaları İnceleyiniz

 

   BİLGİ 

 

 

         

 

 

 

Dergimizi beğeniyorsanız, lütfen dostlarınıza da öneriniz,

iletiniz, gönderiniz... Teşekkürler, Sayın Üyeler...

WEB SİTEMİZ:

ANASAYFA        TESTLER        OKUMA        EĞLENCE        ALMANAK

KAYNAKLAR     FIKRA     KARİKATÜR     KONUŞMA      İSTER İNAN

*  *  *  *  *

Listemize Katılmak için: http://groups.yahoo.com/group/pratik-ingilizce

Veya Doğrudan Bana e-Posta Atınız: --> İzbul

Listemizden Ayrılmak İçin:  pratik-ingilizce-unsubscribe@yahoogroups.com