Doç. Dr. Yalçın İzbul

Free Bilingual E-Zine

PRACTICAL ENGLISH FOR TURKS

YAHOO Uluslararası İngilizce Öğretim Grupları

2003 - 2005 DÜNYA BİRİNCİSİ !!

New Series # 013

November 14, 2005

 

 MESAJ

 E-KİTAP

 

 FOREIGN NEWS 

Hormone Raises Hope of Victory in War on Obesity (Tekrar hatırlatıyorum: gazete manşetlerinin kendine özgü ifadelerini genel gramer açısından örnek almayınız)

hormone Okunuşu: /HO:-MOUN/... Hatırlatıyorum: Verdiğim telaffuzlar RP (received pronunciation; BBC English, Queen's English) dir. Dolayısıyla, örneğin Amerikan İngilizce'sinde belirgin şekilde telaffuz edilecek /r/ seslerini göstermiyorum... Kalın KAPİTAL yazıyla birincil vurguyu; normal KAPİTAL ile ikincil vurguyu; küçük harflerle vurgusuz heceleri gösteriyorum. Örneğin, yukardaki sözcüğü DÜM-TEK düzeninde okuyacaksınız... to raise hopes = umutları arttırmak... (Tekil kullanımda article alabilir/almayabilir de: "The ceasefire has raised (a, the) hope of a solution")...  obesity /o-BES-ıti/ veya /o-Bİ:-sıti:/ = obesite, aşırı şişmanlık... obese /o-Bİ:S/ = aşırı şişman... (Bunların okunuşu, sırasıyla: tek-DÜM-teke, tek-DÜÜM-tekee, tek-DÜÜM) -- Tamam, gülmek serbest; ama biliniz ki vurguları yanlış vurursanız, siz dersiniz "Çanakkale Boğazı," onlar anlar "Yandı k**ımın ağzı"...

Scientists have discovered a hormone that suppresses appetite, raising hopes of new treatments in the fight against obesity, according to a study published today.

to suppress = baskılamak, bastırmak. ÖRNEK: I am sure Nicholas Sarkozy would love to call in the army to suppress the rebellion (=başkaldırı, isyan)... appetite /Æ-pi-TAYT/ = iştah...  treatment = (Burada) tedavi... To treat fiili ve treatment sözcüğünün genel dilde ayrıca "muamele etmek" anlamı olduğunu ASLA unutmayınız.

Örneğin; "The doctor treated her badly," tümcesinin anlamı, "Ona kötü davrandı," dır...

Peki, "Kötü tedavi etti." kavramı için ne kullanacağız? Yanıt çok basit: Hiçbir hekim hastasını bile bile "kötü tedavi" etmez...

Görevini kötüye kullanmak kavramı için "malpractice"; yanlış tedavi için "medical mistreatment" kullanınız.

The hormone, named obestatin, halved food intake in rats and resulted in the animals losing a fifth of their body weight.

to halve = yarıya indirmek, ikiye bölmek... Burada: "Farelerde yedikleri miktarı yarıya indirdi."... to result in = ---- ile sonuçlanmak, ----a yol açmak...  a fifth (of) = beşte biri... DİKKAT: a half, a third, a quarter, a fifth, a sixth, a tenth, a twentieth, a thirtieth, a hundredth, a millionth...

The World Health Organisation estimates there are some 300 million obese adults worldwide. In the UK, more than a fifth of the adult population is obese and a further half of men and a third of women are classified as overweight. Obesity is a major risk factor linked to heart disease, diabetes and premature death.

WHO = Dünya Sağlık Örgütü... to estimate /ES-ti-MEYT/ = kestirmek, tahmin etmek, hesaplamak... (İşkembe-i kübradan değil; belli verilere dayandırarak)... [DİKKAT: Ad durumu okunuşu /ES-timit/. Aynı durum bütün -ate ile biten fiiller için geçerlidir.]...

premature okunuşu /primı-ÇUI/. Esasen "mature" sözcüğünü "MEY-çır" diye okuyanların ağzına biber sürün, bi daha yapmasınlar; doğrusu: /mı-ÇUI/.

Finding ways to combat this obesity epidemic has been a priority for many health researchers. Part of the work revolves around understanding the hormones that regulate body weight and food intake.

to combat = 1) mücadele etmek; 2) muharebe etmek... priority = öncelik...  to revolve around = etrafında dönmek... Eski "altıpatlar" ların adı neden "revolver" dir sanıyordunuz ki...

We knew before that a hormone called ghrelin that was produced into the gut and then secreted into the bloodstream, stimulates eating. The new work shows us that a new hormone, aptly called obestatin, is encoded by the same gene but exerts opposing effects -- it inhibits food intake.

before = Burada: "daha önceleri, eskiden"... gut = İlginç bir sözcüktür: Özelde "bağırsak" demekse de kimi zaman "sindirim sistemi" gibi belirsiz bir genelleme ile de karşımıza çıkabilir... Bir de "cesaret" ile ilgili yaygın anlamını unutmayalım: "You haven't got the guts!" -- Sende o yürek nerdeee?!... [Bizim yüreğimizde -- ama onların "abdomen" (mide-karın) bölgesinde bir yerlerde...]

to secrete /si-KRİ:T/ = salgılamak... Aman DİKKAT! Bunun "gizlilikle" filan hiç alakası yok. "secret" çok farklı bir sözcük, okunuşu da çok farklı: /SİK-rit/... aptly = yerinde bir ifade ile, taşı gediğine koyarak... to exert = zorlamak, zorla yaptırmak... to inhibit = bastırmak...  inhibition = dışarı vuramadığımız çekingenlik ve sıkılganlıklarımız...

This is a completely unexpected finding and it's really extraordinary to think the hormone had been sitting there in plain sight until these authors discovered it.

a completely unexpected finding = beklenmedik tamamen yepyeni bir bulgu... had been "sitting" there = Burada mecazi okuyacaksınız: "orada öylesine duruyormuş"... in plain sight = düpedüz gözümüzün önünde; kolayca görülebilecek yerde/tarzda...

from The Manchester Guardian, www.guardian.co.uk (November 11, 2005)

 DOMESTIC NEWS

Professor Murdered

Professor Göksel Kalaycı of the Istanbul University faculty of Medicine was murdered on Friday by unknown assailants in the teaching hospital's parking lot on Friday.

to assail = saldırıda bulunmak... assailant /ı-SEY-lınt= saldıran kişi, saldırgan... (DİKKAT: "devamlı/karakter olarak saldırgan = aggressive" anlamında değil)...  teaching hospital = eğitim hastanesi... parking lot = park yeri... NOT: Fazla merak iyi değildir: "lot" ne anlama geliyor diye lüzumsuz bilgilerle uğraşmayınız (etimolojist değilseniz); kalıp olarak bu pratik bilgiyi dağarcığınıza atınız, yeter...

According to reports, Kalaycı, who was head of the department of general surgery, was getting out of a car when he was shot.

"was" = Maalesef ölüm gerçekleşmiş olduğu için, "idi" (past tense) kullanılmaktadır... general surgery /CE-nırıl-SÖ:-cıri/ = genel cerrahi...  to be shot = vurulmak... "He was shot at," olsaydı, "Kendisine ateş edildi ama isabet ettirilemedi," anlamı taşıyacaktı...

DİKKAT: surgeon /SÖ:-cın/ = cerrah, operatör...  surgery /SÖ:-cıri/ = (ad) 1. cerrahlık eylemi, ameliyat, operasyon; 2. cerrah muayenehanesi veya küçük cerrahi müdahele odası... surgical /SÖ:-cikıl/ = (sıfat) cerrahî; ÖRNEK: surgical intervention /SÖ:-cikılintı-VEN-şın/ = cerrahi müdahele...

He sustained multiple gunshot wounds and could not be saved. The assailant or assailants were said to have left the area by taxi.

to sustain a wound/wounds = yaralanmak, yara almak... "to sustain" fiilinin bin türlü anlamı vardır; buradaki kullanımı kalıp olarak öğreniniz... are said to have + past participle = -------mış oldukları söyleniyor...

Istanbul Police Chief Celalettin Cerrah, who arrived at the scene shortly after the crime was committed, said they were collecting witness statements and that an investigation was under way.

shortly after = hemen ardından, az süre sonra... to commit a crime = suç işlemek...  to be under way = devam ediyor olmak...

to commit fiilinin (ki daha bir sürü anlamları var) bu grup anlamlarına dikkat ediniz: to commit murder = cinayet işlemek... to commit suicide = intihar etmek... to commit adultery /i-DAL-tıri/ = zinada bulunmak...

Istanbul Doctors' Association President Gençay Gürsoy said Kalaycı was shot by the relative of a patient. “We have lost Professor Kalaycı. We are all upset. Kalaycı's murder is a huge loss to medicine. He was my classmate, so I'm especially upset about it,” he said.

relative = akraba... to be upset = üzgün olmak, "altüst" olmak...

"mate" çok ilginç bir sözcüktür... to mate = çiftleşmek (yalnız hayvanlar için)... (İnsanlar için -- rica ederim efendim -- "to make love" =aşk yapmak...) Ancak, öte yandan, "mate" "eş" demektir; ancak bu anlamı biraz "tarihsel" kalmıştır; bunun yerine çağdaş dilde "spouse" kullanılır ki, gerek "husband" gerek "wife" sözcüklerini kapsar...

Dipdiri çağdaş anlamı ise "arkadaş" kavramıdır: schoolmate, classmate... Hele ki de, "SOULMATE"!! = Elmamın öteki yarısı, ruh arkadaşım, ruhumun öteki yarısı... Breh!...

Police later substantiated Gürsoy's statements, saying they believed the attack was perpetrated by the relative of a patient.

to substantiate = doğrulamak... DİKKAT: "substance" = madde, kavramını bilirsiniz. "Doğrulamak, teyid etmek" şeklindeki anlam, "et, but, madde kazandırmak / kallavi (= substantial) hale getirmek" kavramından geliyor... to perpetrate /PÖ:-pı-TREYT/ = Lütfen bu fiili de "to perpetrate a crime" kalıbında öğreniniz; şimdilik yeter...

from The Turkish Daily News, http://www.turkishdailynews.com.tr/  (November 12, 2005)

[All passages are subject to modification in keeping with this Ezine's TESL -- teaching of English as a second language -- policies.]

 

 CD

 TANITIM

 

 MESAJ

 E-KİTAP

 

Turkish Proverbs

  Battı balık yan gider.

English Equivalent:

In for a penny, in for a pound.

Ne alaka? derseniz, İngiliz atasözünün anlamı: "Once you have decided to gamble or take a chance, you might as well go the whole way and take all the risks, not just some." = Madem riske giriyorsun, bari tam gir ki kazancın da ona göre yüksek olsun... (Bununla birlikte, bizim atasözü epeyce kötümser -- biraz da "intihar" boyutlarında -- bir hava taşıyor... However, the Turkish proverb is somewhat pessimistic about the outcome -- and a little suicidal, too).

might as well = "bunu da yapsam aynı şey; bari öyle yapayım" kavramı ile Türkçe'ye çoğu yerde "bari" sözcüğümüzle çeviri verir:

There's nothing going on here; I guess I might as well go home now. = Burada bir "atraksiyon" yok...
Since you can't keep your mind on your work, you might as well go home and get some rest.
= Madem işine konsantre olamıyorsun, evine git de dinlen bari biraz...

  Yalancının mumu yatsıya kadar yanar.

Meaning: A liar's candle goes out quite early in the evening. In other words, a lie is bound to be exposed pretty soon.

Near Equivalent:

Cheats never prosper. Yani, yalancılar, hilekarlar (zaman içinde) başarı sağlayamaz, asla biryerlere ulaşamazlar.

to cheat = aldatmak, hile yapmak... (Burada ad durumu kullanılıyor)... to prosper = zenginlemek, refaha kavuşmak, işleri tıkırında olmak...

NOT: Dikkat ederseniz, İngilizce çevirisini anlamı önplana çıkararak farklı biçimde yaptım. İnternette gördüğüm çoğu sitede, "candle burns only until the evening / the bedtime / the prayer time" gibi çeviriler verilmiş. Bu çeviriler yabancı okuyucunun zihninde farklı yorumlara yol açacak mahiyetteler.

  Para parayı çeker.  çekmek = to attract, to pull, to bring in...

English Equivalents:

Money makes money.  = Nekadar çok paranız varsa, kazancınız da o ölçüde artar.

Money breeds money.  to breed /BRİ:D/ = genelde hayvanlar için biyolojik anlamda "çoğaltma, yetiştirme" anlamında kullanılır; "to breed race horses" gibi.

  Sabreden derviş muradına ermiş.

English Equivalent:

Everything comes to him who waits.

NOT: Sabır "traşı" çekenlere, biliyorsunuz, verilecek en güzel cevap: "Sabreden derviş, sıkıntısından gebermiş"...

  Geç olsun da güç olmasın. 

English equivalent:

Better late than never.

  Sona kalan dona kalır.   don = (a) freeze... However, there is also an expression, "donakalmak," which means "to become unable to act or speak through surprise, disappointment, fear and etc."

English Equivalents:

Early bird catches the worm.  (= Erken davranan ödülü** kapar.)
First come, first served.
(Anlamı: Lütfen sırayı bozmayınız. Geliş sıranıza göre hizmet alacaksınız... Tabii, sona kalanlar da donakalacaklardır.)

DİKKAT: worm = kurt(cuk) (=solucan benzeri); kuşun ödülü başka ne olacaktı ki...

  Söz gümüşse sükut altındır.

English Equivalents:

Speech is silver, (but) silence is gold (golden).
If speech is silver, silence is gold (golden).

Tıpkı, "İki dinle bir konuş," ve "Su büyüğün sus küçüğün," gibi faşizan toplumun sözümona düşünsel dayanaklarından...

  Su akarken testiyi doldurmalı... Çeşme akarken testini doldur... Çeşme akarken küpünü doldur... vb.

English Equivalents:

Make hay while the sun shines. to make hay = hasat yapmak
Gather ye rosebuds while ye may.
 rosebuds = gül tomurcukları.

Türkçesi de İngilizcesi de pratik bir öğüt veriyor görüntüsünde (çaktırmadan) oportunizm felsefesinin harcına harç katıyor...

Herneyse... "Gather ye ......" aslında bir atasözü değil. 17yy İngiliz şairi Robert Herrick'in “To the Virgins, to Make Much of Time,” başlıklı şiirinin ilk mısraı. Gençliğinizi dolu dolu yaşamağa bakın, diyor. Güzelliğine dayanamayıp buraya aldım:

Gather ye rosebuds while ye may,
Old Time is still a-flying;
And this same flower that smiles today
Tomorrow will be dying.

Derebilirken der tomurcuk güllerini /  Sevgili bildik Zaman hep uçmakta /  Gördüğün bu çiçek, gülümseyen bugün /  Yarın bakacaksın can çekişmekte...

Başlığını da çevirelim şimdi şiirin: "Bakir ve Bakirelere (Öğüt): (Çarçur etmeyin, Değerini bilin,) Olabildiğince tadını çıkarın Zamanın (=Gençliğinizin)..."

Ununu elemiş, eleğini asmış bu ağabeyinizin sözüne itimat buyrunuz: Zamanı geldiğinde ruh dinginliğine ulaşmanın tek yolu bu...

 

 CD

 TANITIM

 
 

 

Sınavlara bu kaynaktan hazırlanan adaylar, diğerlerine fark atıyor:

"ESSENTIAL  ENGLISH  FOR  TURKS"

 
 

Doğru Kaynak !!

 

 

Kampanyaları İnceleyiniz

 

   BİLGİ 

 

 

         

 

 

 

Dergimizi beğeniyorsanız, lütfen dostlarınıza da öneriniz,

iletiniz, gönderiniz... Teşekkürler, Sayın Üyeler...

WEB SİTEMİZ:

ANASAYFA        TESTLER        OKUMA        EĞLENCE        ALMANAK

KAYNAKLAR     FIKRA     KARİKATÜR     KONUŞMA      İSTER İNAN

*  *  *  *  *

Listemize Katılmak için: http://groups.yahoo.com/group/pratik-ingilizce

Veya Doğrudan Bana e-Posta Atınız: --> İzbul

Listemizden Ayrılmak İçin:  pratik-ingilizce-unsubscribe@yahoogroups.com