Stay put!
Kıpırdamadan dur... Yerinden kıpırdama... Yerinden kımıldama... Orada
öylece dur... Sakın biryere gitmeyesin...
Açıklaması: Fillerin V3 biçimi sıfat olarak
da kullanılabilir. "Put, put, put" fiilinin V3
biçimi burada "konulan/konulmuş" (durumda) anlamı
taşıyor. Stay burada ilişkilendirici fiiller (linking
verbs) sınıflamasına girer ve sıfat alır. Yani, "Stay beautiful,"
demekle, "Stay put" demek arasında gramer açısından bir fark yoktur.
"Stay where you have been 'put',"
tümcesinden kısaltma olarak da yorumlayabilirsiniz.
Örnekler:
Hakan Şükür Vows To Stay
Put: He says he has pledged his future to Galatasaray and insists he
is ready to stay for life.
= Hakan
yerinden kıpırdamamağa yemin ettiğini, geleceğini Galatasaray'a
adadığını ve hiçbiryere gitmemekte ısrarlı olduğunu söyledi. [Yani,
yandık!]
Despite all the new
theories in modern times, fundamental classical physics constants stay
put.
Klasik
fiziğin temel sabit değerleri değişmeden duruyor...
The Israeli Prime Minister
Ariel Sharon said the Jewish settlements outside the Gazza strip will
stay put.
When you feel the first
tremours of an earthquake, the important decision to make is whether
you stay put where you are or get out of the building as soon as you
can. =
acaba bulunduğumuz yerde durup kalalım mı, yoksa bir an önce kendimizi
binanın dışına mı atalım...
Depend upon it!
Emin
olabilirsin... Kesinlikle güven buna... Hiç şüphen olmasın...
Tomorrow shall be his last
day, depend upon it.
=
Yarın
temizleyeceğim herifi, hiç şüphen olmasın...
When you see a young woman
who rises early, sets the table and prepares her father's breakfast
cheerfully, depend upon it, that she will make a good
wife. =
"Eğer gelmeyen attan / Söz dinlemeyen evlattan / Erken kalkmayan
avrattan / Sakın haa kardeşim sakın" öğüdünün İngilizcesi...
"Emin olabilirsin ki iyi bir avrat olacaktır..." (Latife ediyorum
tabii. "to make a good wife" gayet düzgün bir deyimdir = iyi bir eş
olmak.)
DİKKAT: Yukardaki kullanım, şimdi
örnekleyeceğim, fiilin sözlük anlamından farklıdır: "Your life may depend upon it!" "Our futures depend upon it."
Hayatın buna bağlı olabilir... Geleceğimiz buna bağlı olabilir...
"You can depend upon me."
Bana
güvenebilirsin.
to give oneself up for lost
"İşim bitik"
kanaatine varmak, kurtulabileceğinden umudunu kesmek...
He saw two big ferocious
lions running toward him and gave himself up for lost.
ferocious
= saldırgan ve ürkütücü...
He was desperately trying
to row the boat ashore against the powerful current through the stormy
sea. In the end he felt exhausted; lost all hope and gave himself up
for lost. Just then a powerful light appeared through the darkness,
and ...etc.
to row the boat ashore
= sahile doğru kürek çekmek...
against the current
= akıntıya karşı...
exhausted
= bitkin, tükenmiş...
it came to pass that
olaylar öyle
gelişti ki... şu işe bakınız ki -------- olması gerçekleşti...
how it comes to pass that
nasıl oluyo
da oluyo?!...
After a year or two, it
came to pass that the king's son rode through the forest and passed by
the tower.
I can't understand how it
came to pass that his true greatness was not recognized in his own
time.
Nasıl oldu da büyüklüğü yaşarken anlaşılmadı (veya anlaşılmamıştı)
anlayamıyorum.
I just don't understand
how it comes to pass that such an inept and blundering man should
become a minister.
Nasıl oldu da
böylesi beceriksiz ve patavatsız bir adam bakan oldu anlayamıyorum.
to take one at
one's word
sözünü senet
bilmek...
It has become more and
more clear to me that there are reasons not to believe him. I am sorry
that I took him at his word.
(veya, "I'd
taken")
Gitgide
anlaşılıyor ki kendisine inanmamak için pekçok nedenler var. Sözüne
itimat edip güvenmiş olduğum için pişmanım.
I take you at your word.
Pekala.
Sana güveniyorum, sözünü senet kabul ediyorum.
I took him at his word
that he knew nothing about the incident. But ........
Bu olay hakkında
birşey bilmediği konusunda sözünü senet kabul ettim; ona güvendim. Ama
........
Evet, Değerli Okuyucular.
Siz siz olunuz, kimsenin sözünü senet kabul etmeyiniz. Piyasada cirit atıyor protestolu senetler...
As you love your
life!
Eğer
hayatını seviyorsan... Eğer yaşamak istiyorsan...
"All this must be spun
into gold before morning, as you love your life."
[Grimm
Kardeşler'in "Rumpelstiltskin" adlı masalından] = Hayatta kalmak
istiyorsan (=kelleni kaybetmek istemiyorsan) bütün bunlar yarın sabaha
kadar eğirilip altın iplik haline getirilmeli...
Take heed that, as you
love your life, you don't breathe a word of any sort of my being here.
= Dikkat
et, bir kelime etme benim burada olduğumdan, yoksa hayatın gider
(=seni öldürürüm)...
Finders keepers!
Kim bulduysa
onundur (= ben buldum, benim oldu)...
"Finders keepers," said
the girl and she slipped the ring into her pocket.
"Ben buldum, benim oldu," dedi kız ve yüzüğü cebine atıverdi
(=kaydırıverdi).
Bu sözün bir de şöyle bir
versiyonu vardır: "Finders Keepers, Losers Weepers."
("Bulanın olur;
yitiren de ağlar durur.") Arkadaşınızın
düşürdüğü birşeyi, gözünün önünde bulup cebinize atarken, onu sinir
etmek için kullanacağınız tümceler... Ama eğer arkadaşınız iriyarı kuvvetli birisi
ise hiç tavsiye etmem...
There isn't much of anything I wouldn't do for you.
Yapmayacağım
şey yoktur... Duble olumsuzluktan bir büyük olumluluk...
There isn't much of
anything she wouldn't do for me.
= Onun hayatta
benim için yapmayacağı şey pek yoktur...
There isn't much of
anything I wouldn't do for you.
=
Senin için
hayatta yapmayacağım şey yok...