Doç. Dr. Yalçın İzbul

Free Bilingual E-Zine

PRACTICAL ENGLISH FOR TURKS

YAHOO Uluslararası İngilizce Öğretim Grupları

2003 - 2006 DÜNYA BİRİNCİSİ !!

New Series # 020

January 28, 2006

 

 MESAJ

 E-KİTAP

 

 NEWS HEADLINES

One in Five Firms Break Law over Women's Pay (Her) Beş Şirketten Biri Kadın (Çalışanların) Ücretleri Konusunda Yasaları Çiğniyor [Özellikle manşetlerde, yerden kazanmak için "kırpılmış" gramer ve anlatım tarzı kullanıldığını unutmayınız. Örnek: "break the law"]

Almost one in five of the country's biggest employers are breaking the law by paying women significantly lower wages than their male colleagues, according to research by the Equal Opportunities Commission. A study by the commission of 870 employers, all of whom have reviewed their pay structures to check if they are paying equally, found that 16% are unlawfully discriminating against their female workers by paying them less than men to do the same job.

to break the law = yasayı çiğnemek...(Tersi: to obey the law / to abide by the law) significantly /sig-Nİ-fikıntli/ = önemli derecede, dikkati çeker ölçüde)... colleague /K@-li:g/ = meslektaş; burada "işdaş"... Equal Opportunities Commission /İ:-kuılopo-TÇYU-niti:zkı--şın/ = "Fırsat Eşitliği Komisyonu" ("eşit fırsatlar")... to review /riv-YU/ = gözden geçirmek, genel değerlendirme yapmak... unlawfully /IN-LO:-fıli/ = yasayı çiğneyerek, yasadışı olarak... to discriminate against /dis-KRİ-mi-NEYT-ı-GEYNST/ = ayrımcılık yapmak... HECE VURGULARINI GÖRMEZDEN GELMEYE DEVAM EDİNİZ BAKALIM... AĞLAMAYA DA -- "NEDEN ANLAMIYORLAR SÖYLEDİKLERİMİ" DİYE...

The EOC said that the true proportion was likely to be higher as these organisations were among the more enlightened employers, having voluntarily undertaken pay reviews. Jenny Watson, chair of the commission, told the Guardian: "It's bad enough that 16% have found a pay gap that could be the subject of legal challenge following their equal pay review - but even these figures mask the true extent of the problem".

true proportion /TÇRU:-prı-POU-şın/ = gerçek oran... to be likely = muhtemel olmak... ("was likely to be higher" = daha yüksek olması muhtemeldi; büyük olasılıkla daha yüksekti)... as (burada) = because, since = çünkü, olduğu için... "enlightened" = "aydın" (burada "çağdaş düşünen, eski köhne zihniyetlerden kurtulmuş" kastediliyor... voluntarily /volun-TÆ-rili/ = gönüllü olarak... to undertake /AN-dı-TEYK/ = üstlenmek; yapmayı yüklenmek; girişmek ve yapmak... "chair" = Çok ilginç di mi? Dili erkek-kadın eşitsizliğinden arındırma çalışmaları çerçevesinde ortaya atılan "chairwoman" ve "chairperson" aşamalarından sonra, birhayli yaygınlaşmış olan yeni bir uygulama... It is bad enough = "Yeterince kötü zaten"... gap /GÆP/ = Burada "fark, farklılık" olarak anlaşılmalı: Tabii, "büyük fark, uçurum boyutlarında fark" nüansı var... a/the subject of (a/the) legal challenge = dava konusu... [kullanılan ilgecin bizim düşünce dizgemize ters gelmesi nedeniyle, bu deyişi kalıp halinde öğreniniz]... to mask = maskelemek... the true extent of = gerçek boyutları...

A spokeswoman for the Department for Trade and Industry said: "We continue to make good progress on encouraging organisations to do equal pay reviews. "The government has set challenging targets, and the EOC data shows we are on our way to meeting these."

spokeswoman = (bayan) sözcü... to make progress = ilerleme kaydetmek... to encourage /in-KA-ric/ = teşvik etmek, cesaretlendirmek, yüreklendirmek... to do a review = bir genel gözden geçirme gerçekleştirmek... ("to make a review" deyimine göre çok daha yaygın; ancak bu ikincisi de giyotinlik bir ifade değil)... to set a target /TA:-git/ = hedef koymak... challenging /ÇÆ-lınciNG/ = üstesinden gelinmesi güçlükler taşıyan, zor, çaba gerektiren... data shows = Teknik anlamda Latince "datum" sözcüğünün çoğulu olan "data" sözcüğünün hem tekil hem çoğul olarak algılanabildiğine ve tekil fiil ile rahatlıkla kullanılabildiğine dikkat ediniz; fakat Türkçe'ye çevirisi "veriler gösteriyor ki" şeklinde olacaktır... to meet a target = hedeflenen noktaya varmak, gerçekleştirmek...

The Manchester Guardian, www.guardian.co.uk (January 27, 2006)

 TOP NATIONAL NEWS

Brace yourself America, Polat is on the way!

Kolla kendini Amerika! Polat geliyor!

Semih İdiz, January 26, 2006

Americans beware! It's payback time and Polat Alemdar is on the way. What's more, he means business. Serious business. He's ... James Bond, Arnie and Bruce all in one. And to top it all he was kissed by Sharon Stone recently, so his manhood is not in question. That makes him “a Turk” through and through.

Beware! = Dikkatli/temkinli ol/olun!... Seni/sizi (tehdide karşı) uyarıyorum!... What's more, = üstelik, üstüne üstlük... to mean business = işi ciddi tutmak, kararlı olmak... all in one = hepsi birarada... to top it all = hepsinin üstüne, üstüne üstlük... isnot in question = şüphe edilemez, sorgulanamaz, öyle olduğu kesin... through and through = tepeden tırnağa, boydanboya, tümüyle...

His motto puts things in perspective, anyway: “He who ponders his end can't be a hero.” ...... As for his mission, this is a straightforward one. To avenge the indignity suffered by the Turkish special forces personal arrested and hooded in Sulaimaniya by bad bad Col. Mayville of the U.S. 4th Infantry Division in 2004.

motto /MOT-tou/ = baş slogan, ana düstur... to put things in perspective = herşeyi genel tablodaki yerli yerine oturtmak, açıklık kazandırmak... anyway = zaten, her halükârda...  to ponder (upon) /P@N-dı/ = evire çevire düşünmek ve üzerine kafa yormak... as for ------- = -------'e gelince... straightforward = dobra, açık, besbelli, düpedüz ve gizlisi saklısı yok... to avenge /ı-VENC/ = intikamını almak... indignity /in-DİG-niti/ = onursuzluk, aşağılanma... to arrest = tutuklamak... to hood = "kukuleta geçirmek" kavramından burada "kafasına torba geçirmek"... Col. /KÖ:-nıl/ = colonel = albay... infantry division = piyade tümeni...

...... he wreaks havoc in northern Iraq where his enemy is clearly the United States and those who stand with the U.S. forces in that country. It's not hard to imagine -- based on the television series -- that rivers of blood flow throughout the film. Neither is it hard to imagine that a lot of this is American blood.

to wreak havoc /Rİ:K-HÆ-vık/ = büyük kargaşa yaratmak, ortalığı allak bullak etmek (ayrıca, "to cause havoc")... those who stand with = müttefikleri, taraftarları... DİKKAT: "Neither" ile başlatılan vurgulu son tümcenin "devrik tümce" düzeninde olduğuna dikkat ediniz...

..........................................

This brings to mind the time when "Midnight Express" was released in the West and Turkland tried to prevent the film -- which still influences perceptions around the world about this country even though its screen writer Oliver Stone has apologized for the fabrications it contains.

to release = (filmcilikte) filmi gösterime sokmak... perception = algılama, algı... even though = --------- olmasına rağmen, hernekadar --------- olsa da... screen writer = senarist... fabrication = uydurma, yalan... DİKKAT... DİKKAT... Demek ki Türkçe'den çeviri yaparken "fabrikasyon" sözcüğünü "fabrication" diye çevirirseniz yandı gülüm keten helvası... Doğrusu: "machine made" veya "manufactured". "El yapımı" ise "hand made" veya bitişik de olanaklı...

Ankara was told time and again at the time by one country after another in the West that to even think of having that film banned was unthinkable in a democracy...

Ankara was told time and again = Ankara'ya tekrar tekrar söylendi/söylenmişti... by one country after another = ardarda bütün ülkeler tarafından... DİKKAT... "even to think" yerine "to even think" son derece yaygındır. "split infinitive" (bölünmüş mastar) karşısında tüyleri diken diken olan klasik gramer polislerinin kulakları çınlasın...

In this sense, ... Polat Alemdar is also avenging "Midnight Express." So if there's any thought on the American side to attempt to have this film banned, it should be abandoned immediately because such an effort will merely rebound and promote the film even more -- given the maxim that even bad publicity is good publicity in such cases.

in this sense = bu anlamda... (DİKKAT: Çok kullanışlı bir başka tümce açılışı ise "In a sense, ..." = "Bir bakıma, bir açıdan")... merely /MİI-li/ = yalnızca, sadece... to rebound = geri tepmek... (Türkçe'ye girmiş midir bu sözcük? Pek tabii: Basketboldaki "ribaunt"!)... "given" = "-------'i düşündüğümüzde; ------- dikkate alındığında" şeklinde çeviriniz. (Olduğu gibi öğreniniz: Açıklaması burada çok uzun sürer; hem de fazla merak iyi değildir!!)...

The Turkish Daily News http://www.turkishdailynews.com

Eeee, Amerikalı dostlar, ne diyelim: Etme bulma dünyası... Alın afiyetle yiyin bakalım şimdi Süleymaniye'de tüy diktiğiniz haltı...

[All passages are subject to modification in keeping with this Ezine's TESL -- teaching of English as a second language -- policies.]

 

 CD

 TANITIM

 

 MESAJ

 E-KİTAP

 

Saydam Olmayan Deyim & Deyişler

Değerli Okuyucular,

Okurken veya dinlerken dikkatimi çeken, bizler için "saydam" olmayacağını düşündüğüm İngilizce deyim ve deyişleri bu hafta sizler için not etmeğe başladım... Bunları alışılmış deyimler sözlüklerinde bulmak pek olanaklı olmayabilir; çünkü anadil konuşanlar açısından farkedilip kaydedilmeleri sözkonusu olmayabilir. Bana yardımcı olursanız, ve sözlüklerde bulamadığınız deyiş ve kalıpları okuyucularımızla paylaşmak üzere bana gönderirseniz sevinirim.

Stay put!  Kıpırdamadan dur... Yerinden kıpırdama... Yerinden kımıldama... Orada öylece dur... Sakın biryere gitmeyesin...

Açıklaması: Fillerin V3 biçimi sıfat olarak da kullanılabilir. "Put, put, put" fiilinin V3 biçimi burada "konulan/konulmuş" (durumda) anlamı taşıyor. Stay burada ilişkilendirici fiiller (linking verbs) sınıflamasına girer ve sıfat alır. Yani, "Stay beautiful," demekle, "Stay put" demek arasında gramer açısından bir fark yoktur.  "Stay where you have been 'put'," tümcesinden kısaltma olarak da yorumlayabilirsiniz.

Örnekler:

Hakan Şükür Vows To Stay Put: He says he has pledged his future to Galatasaray and insists he is ready to stay for life. = Hakan yerinden kıpırdamamağa yemin ettiğini, geleceğini Galatasaray'a adadığını ve hiçbiryere gitmemekte ısrarlı olduğunu söyledi. [Yani, yandık!]

Despite all the new theories in modern times, fundamental classical physics constants stay put. Klasik fiziğin temel sabit değerleri değişmeden duruyor...

The Israeli Prime Minister Ariel Sharon said the Jewish settlements outside the Gazza strip will stay put.

When you feel the first tremours of an earthquake, the important decision to make is whether you stay put where you are or get out of the building as soon as you can. = acaba bulunduğumuz yerde durup kalalım mı, yoksa bir an önce kendimizi binanın dışına mı atalım...

  Depend upon it!  Emin olabilirsin... Kesinlikle güven buna... Hiç şüphen olmasın...

Tomorrow shall be his last day, depend upon it. = Yarın temizleyeceğim herifi, hiç şüphen olmasın...

When you see a young woman who rises early, sets the table and prepares her father's breakfast cheerfully, depend upon it, that she will make a good wife. = "Eğer gelmeyen attan / Söz dinlemeyen evlattan / Erken kalkmayan avrattan / Sakın haa kardeşim sakın" öğüdünün İngilizcesi... "Emin olabilirsin ki iyi bir avrat olacaktır..." (Latife ediyorum tabii. "to make a good wife" gayet düzgün bir deyimdir = iyi bir eş olmak.)

DİKKAT: Yukardaki kullanım, şimdi örnekleyeceğim, fiilin sözlük anlamından farklıdır: "Your life may depend upon it!" "Our futures depend upon it." Hayatın buna bağlı olabilir... Geleceğimiz buna bağlı olabilir... "You can depend upon me." Bana güvenebilirsin.

  to give oneself up for lost  "İşim bitik" kanaatine varmak, kurtulabileceğinden umudunu kesmek...

He saw two big ferocious lions running toward him and gave himself up for lost. ferocious = saldırgan ve ürkütücü...

He was desperately trying to row the boat ashore against the powerful current through the stormy sea. In the end he felt exhausted; lost all hope and gave himself up for lost. Just then a powerful light appeared through the darkness, and ...etc. to row the boat ashore = sahile doğru kürek çekmek... against the current = akıntıya karşı... exhausted = bitkin, tükenmiş...

  it came to pass that  olaylar öyle gelişti ki...  şu işe bakınız ki -------- olması gerçekleşti... how it comes to pass that  nasıl oluyo da oluyo?!...

After a year or two, it came to pass that the king's son rode through the forest and passed by the tower.

I can't understand how it came to pass that his true greatness was not recognized in his own time. Nasıl oldu da büyüklüğü yaşarken anlaşılmadı (veya anlaşılmamıştı) anlayamıyorum.

I just don't understand how it comes to pass that such an inept and blundering man should become a minister. Nasıl oldu da böylesi beceriksiz ve patavatsız bir adam bakan oldu anlayamıyorum.

  to take one at one's word  sözünü senet bilmek...

It has become more and more clear to me that there are reasons not to believe him. I am sorry that I took him at his word. (veya, "I'd taken") Gitgide anlaşılıyor ki kendisine inanmamak için pekçok nedenler var. Sözüne itimat edip güvenmiş olduğum için pişmanım.

I take you at your word. Pekala. Sana güveniyorum, sözünü senet kabul ediyorum.

I took him at his word that he knew nothing about the incident. But ........ Bu olay hakkında birşey bilmediği konusunda sözünü senet kabul ettim; ona güvendim. Ama ........

Evet, Değerli Okuyucular. Siz siz olunuz, kimsenin sözünü senet kabul etmeyiniz. Piyasada cirit atıyor protestolu senetler...

  As you love your life!  Eğer hayatını seviyorsan... Eğer yaşamak istiyorsan...

"All this must be spun into gold before morning, as you love your life." [Grimm Kardeşler'in "Rumpelstiltskin" adlı masalından] = Hayatta kalmak istiyorsan (=kelleni kaybetmek istemiyorsan) bütün bunlar yarın sabaha kadar eğirilip altın iplik haline getirilmeli...

Take heed that, as you love your life, you don't breathe a word of any sort of my being here. = Dikkat et, bir kelime etme benim burada olduğumdan, yoksa hayatın gider (=seni öldürürüm)...

  Finders keepers!  Kim bulduysa onundur (= ben buldum, benim oldu)...

"Finders keepers," said the girl and she slipped the ring into her pocket. "Ben buldum, benim oldu," dedi kız ve yüzüğü cebine atıverdi (=kaydırıverdi).

Bu sözün bir de şöyle bir versiyonu vardır: "Finders Keepers, Losers Weepers." ("Bulanın olur; yitiren de ağlar durur.") Arkadaşınızın düşürdüğü birşeyi, gözünün önünde bulup cebinize atarken, onu sinir etmek için kullanacağınız tümceler... Ama eğer arkadaşınız iriyarı kuvvetli birisi ise hiç tavsiye etmem...

  There isn't much of anything I wouldn't do for you.  Yapmayacağım şey yoktur... Duble olumsuzluktan bir büyük olumluluk...

There isn't much of anything she wouldn't do for me. = Onun hayatta benim için yapmayacağı şey pek yoktur...

There isn't much of anything I wouldn't do for you. = Senin için hayatta yapmayacağım şey yok...

Evet, sözler güzel de -- geçerli olsaydı,

insanlar hep

çifter çifter intihar ederlerdi...

 

 CD

 TANITIM

 
 

 

Sınavlara bu kaynaktan hazırlanan adaylar,

diğer adaylara fark atıyor:

"ESSENTIAL  ENGLISH  FOR  TURKS"

 
 

Doğru Kaynak !!

 

 

Kampanyaları İnceleyiniz

 

   BİLGİ 

 

 

         

 

 

 

Dergimizi beğeniyorsanız, lütfen dostlarınıza da öneriniz,

iletiniz, gönderiniz... Teşekkürler, Sayın Üyeler...

WEB SİTEMİZ:

ANASAYFA        TESTLER        OKUMA        EĞLENCE        ALMANAK

KAYNAKLAR     FIKRA     KARİKATÜR     KONUŞMA      İSTER İNAN

*  *  *  *  *

Listemize Katılmak için: http://groups.yahoo.com/group/pratik-ingilizce

Veya Doğrudan Bana e-Posta Atınız: --> İzbul

Listemizden Ayrılmak İçin:  pratik-ingilizce-unsubscribe@yahoogroups.com