(to shout, yell, scream, vb)
at the top of one's
lungs
veya
at the top of one's
voice
= as loud
as one can, with an extremely loud voice, very loudly...
avazı çıktığı kadar, ciğerlerinin bütün gücüyle...
I
yelled at the top of my voice to catch their attention.
Dikkatlerini
çekebilmek için avazım çıktığı kadar bağırdım.
Suddenly, all of the babies in the nursery began crying in unison at the top of
their lungs.
Birden,
yuvadaki bütün bebekler ciğerlerinin var gücüyle koro halinde ağlamağa başladılar.
in unison /YU-nisın/
= hepbirlikte uyum içinde... walk in unison... sing in unison
(=harmony)...
The crowd were yelling curses at the top of their voices. They dragged
him out of the house and shot him on the spot.
Kalabalık bar
bar küfür yağdırıyordu. Evden dışarı sürekleyip çıkardılar ve oracıkta
vurdular. (Umarım,
örneklerime bakıp, ruh hallerim üzerine fikir yürütmüyorsunuzdur!)
curses = küfürler,
lanetler... on the spot =
hemen oracıkta; "spot piyasa" hesabı...
(there be)
bad blood between
=
existence of a poor relationship, anger, animosity (düşmanlık) etc due
to past problems...
geçmişteki bir olay veya olaylardan dolayı aralarında kin ve düşmanlık olmak...
there be
= "there is, there are, there have/has been, there will be, there
may/can be, etc için cenerik ad.
There has always ben a lot of bad blood between the two neighbours.
(Bu) iki
komşu arasında hep bir husumet olagelmiştir.
There is a deep-rooted bad blood between the two countries.
İki ülke
arasında kökleri derinlere giden bir düşmanlık var.
No, I will not invite him to my birthday party. There's a lot of bad
blood between us, didn't you know?
Yaşgünü
partime (tabii ki) çağırmayacağım. Aramızda büyük garaz olduğunu
bilmiyor musun?
behind one's back
= said or
done when one is not present; not openly or onto one's face but in one's
absence...
arkasından (açıkça yüzüne karşı değil)...
I
hear that you've been talking about me behind my back.
İşittiğime göre arkamdan benim hakkımda konuşuyormuşsun.
You want me to
believe that my best friend is making fun of me behind my back?
En iyi
arkadaşımın arkamdan benimle alay ettiğine inanmamı mı bekliyorsun?
(DİKKAT: Burada soruyu ses tonu ile yapıyoruz.)
Nobody likes
people talking behind their back.
Kimse sevmez
arkalarından konuşan insanları.
(DİKKAT: "his or her" şeklindeki ifadelerin yerine "their" günümüzde
artık çok daha yaygındır.)
Blood is thicker than
water.
(Atasözü)
= Family
members are closer to one another than to outsiders... Your family would
not let you down in difficult times like your friends might. Family
relationships are the strongest of all relationships...
Akrabalık bağının getirdiği yakınlık başkalarıyla olan ilişkilerde
yoktur; akraba akrabayı kollar...
let smb down
= arka çıkmamak, ihtiyaç anında yanında olmamak, ihanet boyutlarında
ilgisiz ve kayıtsız kalmak.
I am very
family-oriented and believe that blood is thicker than water.
Dünyamın
merkezinde ailem vardır ve akrabalığın yerini hiçbirşeyin tutmayacağına
inanırım.

Blood is thicker
than water. Yes, but surely liquor
is thicker than any blood.
(Hematolojik
gerçekler filan bir yana, bu da
benden dünya alkol edebiyatına bir
armağan olsun.)
blood -- to run
cold
= to
become absolutely horrified or terrified...
dehşet veya korkudan kanı donmak...
My blood ran cold
when I saw the man raise his gun.
Adamın silahını
doğrulttuğunu görünce korkudan kanım dondu.
to
raise = kaldırmak, yükseltmek.
Her blood ran cold
when she glanced into the rear view mirror. A man was sitting in the
back seat. rear
view mirror = arabanın dikiz aynası...
the back seat = arabanın
arka koltuğu.
to break one's neck
= do all
one possibly can, try one's hardest...
elinden gelen herşeyi yapmak, büyük gayret ve özveri göstermek...
I have goals, but
I’m no longer going to break my neck to achieve them.
Amaçlarım var
(tabii ki), ama bundan böyle onları elde edeceğim diye kendimi
paralamayacağım.
Why should I break
my neck to do something for such ingrateful people.
Neden kendimi
paralayayım ki böylesi kadir bilmez insanlar için?!
Tabiatıyla,
yukarda verdiğim mecazi anlamı dışında, "ortopedik" anlamda, "to
dislocate the bones of one’s neck", yani "boynunu kırmak" anlamı da
geçerlidir.
İşte size acıklı bir aşk hikayesi:
Your dad saying he
will break my neck if he ever saw me with you again means it's time for
me to say goodbye, I guess.
Eh, sanırım
babanın bir daha beni seninle görürse boynumu koparacağını söylemesi
benim için hadi artık eyvallah deme zamanı anlamına geliyor...
breathe down one's
neck
= follow
closely, pursue relentlessly...
"ensesinde olmak", aman vermeden takip etmek; tepesine dikilmek...
to pursue /pö-SYU/
= takip etmek, peşinde / takibinde olmak...
relentlessly = aman
vermeksizin, ara vermeksizin, acımasızca.
Well, yes. You
must show an interest in your daughter's schoolwork, but this doesn't
mean that you have to breathe down the teacher's neck all the time.
Walla, tamam;
kızınızın okul durumuile ilgilenmelisiniz; ama bu demek değildir ki
sürekli öğretmenin tepesine dikilesiniz!
The boss has been
breathing down my neck all day.
Patron bir saniye
rahat vermedi bugün; hep tepemdeydi.
The Euro is
breathing down the Dollar's neck again.
Yuro yine doların
tepesine dikilmiş alaşağı etmeğe hazırlanıyor.
NOT: "to breathe"
/BRİ:TH/ fiil formu ile, "breath" /BRETH/
ad formunun gerek yazılış gerek telaffuzda farklı olduğunu not ediniz.
(to have, get, give, vb)
butterflies in one's
stomach
= a
feeling of excitement or anxiety in the stomach...
"içim heyecan veya tedirginlikle kıpır kıpır", "midemde kelebekler
uçuşuyor"...
I go there every
day with butterflies in my stomach. It never gets any easier.
Hergün oraya için
heyecan ve korku içinde kıpır kıpır gidiyorum. Hiç değişmiyor bu.
As I climbed the
stairs I began to get butterflies in my stomach.
Merdivenleri
tırmanırken içimde büyük bir tedirginlik kıpırdanmağa başladı.
Her mouth was dry.
There were butterflies fluttering in her stomach. Her knees were shaking
so much it was hard to walk about on the stage.
Ağzı kupkuruydu.
Midesinde kelebekcikler uçuşuyordu. Dizleri öylesine titriyordu ki,
sahnede zorlukla yürüyebiliyordu.
The little boy had
butterflies in his stomach when he stood up to read the poem.
Şiiri okumak için
ayağa kalktığında küçük çocuğun içi kıpır kıpırdı.
(to give, turn, show, vb)
(the) cold
shoulder
= to
behave or treat in an unfriendly manner...
soğuk davranmak, dostça davranmamak, dirsek çevirmek...
His classmates
gave him the cold shoulder after the incident.
Bu olaydan sonra
sınıf arkadaşları ona soğuk davranmağa başlamışlardı.
Isn't it obvious
why Turkland is giving Belgium the cold shoulder?
Türkiye'nin
Belçika'ya neden soğuk davrandığı besbelli değil mi?
Is Europe Giving
Ankara the Cold Shoulder?
Avrupa Ankara'ya
soğuk mu davranıyor, dirsek mi çeviriyor?
(to be one's)
flesh and blood
= a close
relative...
yakın akraba, "kendi kanından ve canından"...
"You are my pride
and joy, you are my flesh and blood, you are my baby boy."
Şarkı sözleri:
Gururumsun, neş'emsin; kanımsın canımsın; sevgili yavrucak oğlumsun."
Ne var ki, aynı
deyim, bizdeki "ben de etten kemikten yapılmayım" deyimimizdeki "beşer"
kavramını da iletebilir. İşte size vak'ayı âdiyeden bir savunma:
I may be an imam,
but it doesn't mean I'm immune to pretty women. I'm only flesh and blood, after all.
İmam olabilirim,
ama güzel kadınlara karşı bağışıklığım var demek değildir bu. Etten
kemikten insanım ben de, nede olsa.
Let's wind up with
a proverb:
Bir atasözü ile
bitirelim:
("wind up" işi,
sözü, o günkü toplantıyı vs bağlayıp bitirmek deyimini not ediniz.)
To err is human.
Beşerdir, şaşar.
Another version goes,
Bir başka
versiyon şöyle der:
("go" fiilinin
yukardaki kullanımını not ediniz)
"To err is human:
to forgive, divine."
Mealen: İnsan olmak demek
hatalar yapmak, günahlar işlemek demektir. Bağışlayıcı olmak (ise)
Tanrı'nın niteliğidir ve insanlar da bağışlayıcı olduklarında Tanrı'nın
izinden gidiyorlar demektir. (NOT: İngiliz şair Alexander Pope'un
(1688-1744) “An Essay on Criticism” başlıklı şiirinde geçen bu söz
giderek atasözü niteliği kazanmıştır.)
Efendim? "To err" fiili
garibinize mi gitti? Fiil köklerini tanıma melekeniz "error" veriyor
olmasın!

To be continued...