Doç. Dr. Yalçın İzbul

Free Bilingual E-Zine

PRACTICAL ENGLISH FOR TURKS

YAHOO Uluslararası İngilizce Öğretim Grupları

2003 - 2006 DÜNYA BİRİNCİSİ !!

New Series # 024

March 8, 2006

 

 MESAJ

 E-KİTAP

 

IDIOMS Relating to

THE HUMAN BODY

 

İnsan vücudu ilgili birçok deyimin yer aldığı buradaki derleme, Türkçe karşılıklar ve örnek tümceler eklenerek, üyelerimiz için özel olarak hazırlanmıştır. Hertürlü çoğaltma, yayın veya İnternet aracılığıyla dağıtım telif hakları tarafımca saklıdır. Kaynak göstermek koşuluyla, kurs ve okullarda eğitim amacıyla kullanılabilir: Emeğe saygı lütfen.

 

Level : Upper Intermediate

  (to shout, yell, scream, vb) at the top of one's lungs  veya at the top of one's voice

= as loud as one can, with an extremely loud voice, very loudly... avazı çıktığı kadar, ciğerlerinin bütün gücüyle...

I yelled at the top of my voice to catch their attention. Dikkatlerini çekebilmek için avazım çıktığı kadar bağırdım.

Suddenly, all of the babies in the nursery began crying in unison at the top of their lungs. Birden, yuvadaki bütün bebekler ciğerlerinin var gücüyle koro halinde ağlamağa başladılar. in unison /YU-nisın/ = hepbirlikte uyum içinde... walk in unison... sing in unison (=harmony)...

The crowd were yelling curses at the top of their voices. They dragged him out of the house and shot him on the spot. Kalabalık bar bar küfür yağdırıyordu. Evden dışarı sürekleyip çıkardılar ve oracıkta vurdular. (Umarım, örneklerime bakıp, ruh hallerim üzerine fikir yürütmüyorsunuzdur!) curses = küfürler, lanetler... on the spot = hemen oracıkta; "spot piyasa" hesabı...

  (there be) bad blood between

= existence of a poor relationship, anger, animosity (düşmanlık) etc due to past problems... geçmişteki bir olay veya olaylardan dolayı aralarında kin ve düşmanlık olmak... there be = "there is, there are, there have/has been, there will be, there may/can be, etc için cenerik ad.

There has always ben a lot of bad blood between the two neighbours. (Bu) iki komşu arasında hep bir husumet olagelmiştir.

There is a deep-rooted bad blood between the two countries. İki ülke arasında kökleri derinlere giden bir düşmanlık var.

No, I will not invite him to my birthday party. There's a lot of bad blood between us, didn't you know? Yaşgünü partime (tabii ki) çağırmayacağım. Aramızda büyük garaz olduğunu bilmiyor musun?

  behind one's back

= said or done when one is not present; not openly or onto one's face but in one's absence... arkasından (açıkça yüzüne karşı değil)...

I hear that you've been talking about me behind my back. İşittiğime göre arkamdan benim hakkımda konuşuyormuşsun.

You want me to believe that my best friend is making fun of me behind my back? En iyi arkadaşımın arkamdan benimle alay ettiğine inanmamı mı bekliyorsun? (DİKKAT: Burada soruyu ses tonu ile yapıyoruz.)

Nobody likes people talking behind their back. Kimse sevmez arkalarından konuşan insanları. (DİKKAT: "his or her" şeklindeki ifadelerin yerine "their" günümüzde artık çok daha yaygındır.)

  Blood is thicker than water.  (Atasözü)

= Family members are closer to one another than to outsiders... Your family would not let you down in difficult times like your friends might. Family relationships are the strongest of all relationships... Akrabalık bağının getirdiği yakınlık başkalarıyla olan ilişkilerde yoktur; akraba akrabayı kollar... let smb down = arka çıkmamak, ihtiyaç anında yanında olmamak, ihanet boyutlarında ilgisiz ve kayıtsız kalmak.

I am very family-oriented and believe that blood is thicker than water. Dünyamın merkezinde ailem vardır ve akrabalığın yerini hiçbirşeyin tutmayacağına inanırım.

     

Blood is thicker than water. Yes, but surely liquor

is thicker than any blood.

(Hematolojik gerçekler filan bir yana, bu da

benden dünya alkol edebiyatına bir armağan olsun.)

  blood -- to run cold

= to become absolutely horrified or terrified... dehşet veya korkudan kanı donmak...

My blood ran cold when I saw the man raise his gun. Adamın silahını doğrulttuğunu görünce korkudan kanım dondu. to raise = kaldırmak, yükseltmek.

Her blood ran cold when she glanced into the rear view mirror. A man was sitting in the back seat. rear view mirror = arabanın dikiz aynası... the back seat = arabanın arka koltuğu.

  to break one's neck

= do all one possibly can, try one's hardest... elinden gelen herşeyi yapmak, büyük gayret ve özveri göstermek...

I have goals, but I’m no longer going to break my neck to achieve them. Amaçlarım var (tabii ki), ama bundan böyle onları elde edeceğim diye kendimi paralamayacağım.

Why should I break my neck to do something for such ingrateful people. Neden kendimi paralayayım ki böylesi kadir bilmez insanlar için?!

Tabiatıyla, yukarda verdiğim mecazi anlamı dışında, "ortopedik" anlamda, "to dislocate the bones of one’s neck", yani "boynunu kırmak" anlamı da geçerlidir. İşte size acıklı bir aşk hikayesi:

Your dad saying he will break my neck if he ever saw me with you again means it's time for me to say goodbye, I guess. Eh, sanırım babanın bir daha beni seninle görürse boynumu koparacağını söylemesi benim için hadi artık eyvallah deme zamanı anlamına geliyor...

  breathe down one's neck

= follow closely, pursue relentlessly... "ensesinde olmak", aman vermeden takip etmek; tepesine dikilmek... to pursue /pö-SYU/ = takip etmek, peşinde / takibinde olmak... relentlessly = aman vermeksizin, ara vermeksizin, acımasızca.

Well, yes. You must show an interest in your daughter's schoolwork, but this doesn't mean that you have to breathe down the teacher's neck all the time. Walla, tamam; kızınızın okul durumuile ilgilenmelisiniz; ama bu demek değildir ki sürekli öğretmenin tepesine dikilesiniz!

The boss has been breathing down my neck all day. Patron bir saniye rahat vermedi bugün; hep tepemdeydi.

The Euro is breathing down the Dollar's neck again. Yuro yine doların tepesine dikilmiş alaşağı etmeğe hazırlanıyor.

NOT: "to breathe" /BRİ:TH/ fiil formu ile, "breath" /BRETH/ ad formunun gerek yazılış gerek telaffuzda farklı olduğunu not ediniz.

  (to have, get, give, vb) butterflies in one's stomach

= a feeling of excitement or anxiety in the stomach... "içim heyecan veya tedirginlikle kıpır kıpır", "midemde kelebekler uçuşuyor"...

I go there every day with butterflies in my stomach. It never gets any easier. Hergün oraya için heyecan ve korku içinde kıpır kıpır gidiyorum. Hiç değişmiyor bu.

As I climbed the stairs I began to get butterflies in my stomach. Merdivenleri tırmanırken içimde büyük bir tedirginlik kıpırdanmağa başladı.

Her mouth was dry. There were butterflies fluttering in her stomach. Her knees were shaking so much it was hard to walk about on the stage. Ağzı kupkuruydu. Midesinde kelebekcikler uçuşuyordu. Dizleri öylesine titriyordu ki, sahnede zorlukla yürüyebiliyordu.

The little boy had butterflies in his stomach when he stood up to read the poem. Şiiri okumak için ayağa kalktığında küçük çocuğun içi kıpır kıpırdı.

  (to give, turn, show, vb) (the) cold shoulder

= to behave or treat in an unfriendly manner... soğuk davranmak, dostça davranmamak, dirsek çevirmek...

His classmates gave him the cold shoulder after the incident. Bu olaydan sonra sınıf arkadaşları ona soğuk davranmağa başlamışlardı.

Isn't it obvious why Turkland is giving Belgium the cold shoulder? Türkiye'nin Belçika'ya neden soğuk davrandığı besbelli değil mi?

Is Europe Giving Ankara the Cold Shoulder? Avrupa Ankara'ya soğuk mu davranıyor, dirsek mi çeviriyor?

  (to be one's) flesh and blood

= a close relative... yakın akraba, "kendi kanından ve canından"...

"You are my pride and joy, you are my flesh and blood, you are my baby boy." Şarkı sözleri: Gururumsun, neş'emsin; kanımsın canımsın; sevgili yavrucak oğlumsun."

Ne var ki, aynı deyim, bizdeki "ben de etten kemikten yapılmayım" deyimimizdeki "beşer" kavramını da iletebilir. İşte size vak'ayı âdiyeden bir savunma:

I may be an imam, but it doesn't mean I'm immune to pretty women. I'm only flesh and blood, after all. İmam olabilirim, ama güzel kadınlara karşı bağışıklığım var demek değildir bu. Etten kemikten insanım ben de, nede olsa.

Let's wind up with a proverb:  Bir atasözü ile bitirelim: ("wind up" işi, sözü, o günkü toplantıyı vs bağlayıp bitirmek deyimini not ediniz.)

To err is human.

Beşerdir, şaşar.

Another version goes,

Bir başka versiyon şöyle der:

("go" fiilinin yukardaki kullanımını not ediniz)

"To err is human: to forgive, divine."

Mealen: İnsan olmak demek hatalar yapmak, günahlar işlemek demektir. Bağışlayıcı olmak (ise) Tanrı'nın niteliğidir ve insanlar da bağışlayıcı olduklarında Tanrı'nın izinden gidiyorlar demektir.  (NOT: İngiliz şair Alexander Pope'un (1688-1744) “An Essay on Criticism” başlıklı şiirinde geçen bu söz giderek atasözü niteliği kazanmıştır.)

Efendim? "To err" fiili garibinize mi gitti? Fiil köklerini tanıma melekeniz "error" veriyor olmasın!

To be continued...

 CD

 TANITIM

 
 

 

Sınavlara bu kaynaktan hazırlanan adaylar,

diğer adaylara fark atıyor:

"ESSENTIAL  ENGLISH  FOR  TURKS"

 
 

Doğru Kaynak !!

 

 

Kampanyaları İnceleyiniz

 

   BİLGİ 

 

 

         

 

 

 

Dergimizi beğeniyorsanız, lütfen dostlarınıza da öneriniz,

iletiniz, gönderiniz... Teşekkürler, Sayın Üyeler...

WEB SİTEMİZ:

ANASAYFA        TESTLER        OKUMA        EĞLENCE        ALMANAK

KAYNAKLAR     FIKRA     KARİKATÜR     KONUŞMA      İSTER İNAN

*  *  *  *  *

Listemize Katılmak için: http://groups.yahoo.com/group/pratik-ingilizce

Veya Doğrudan Bana e-Posta Atınız: --> İzbul

Listemizden Ayrılmak İçin:  pratik-ingilizce-unsubscribe@yahoogroups.com