to get off someone's back
=
to stop bothering, criticising, nagging, hindering that person...
o kişiyi sürekli rahatsız etmeyi, eleştirmeyi, vıdıvıdı etmeyi,
engellemeyi bırakmak...
to nag
/NÆG/ = vıdıvıdı etmek...
to hinder
/HİN-dı/ = engellemek...
Hey, get off my back, will you? Why won't you get off my back?!
Kes
artık, tamam mı!
Düşsene sen yakamdan! Niye düşmüyorsun ki yakamdan?!
I wish that my wife would get off my back about trying to find a better
job.
Ah,
keşke karım bir son verse sürekli vıdıvıdı etmeye, daha iyi bir iş
bulmam için.
to get under one's skin
= to
irritate, to upset...
sinirine gitmek/dokunmak, asabını bozmak...
I
don't know what's wrong with that boy? He's getting under his dad's skin
with his laziness.
Nesi var
bu oğlanın bilmem. Tembelliği ile gerçekten babasının sinirine
dokunuyor..
My neighbours are really beginning to get under my skin with their
constant complaining about my practising the zurna.
Zurna
çalışmamdan sürekli şikayetleri ile komşularım gerçekten sinirime
dokunmağa başladılar.
Fakat
tabii, Frank Sinatra veya Ella Fitzgerald "I've got you under my skin,"
şarkısını söylediklerinde, anlam bambaşkadır: Sen benim içimdesin,
içimde kök saldın, damarlarımda dolaşıyorsun...
to hold one's breath
= stop
breathing for a brief moment due to fear or excitemet...
korku veya aşırı heyecanla soluğunu tutmak...
I held my breath and didn't move a muscle. I was petrified, so scared
that I really believed this "thing" was going to kill me.
petrified
= taş kesilmiş... scared
= çok korkar veya korkuyor durumda... NOT: "muscle" sözcüğünü "maskıl"
diye telaffuz edenlerin ağzına biber sürünüz; sevaptır. Doğrusu: /MAS-(ı)l/
I
held my breath as my father opened the envelope from the ÜSYM.
to jump down one's
throat
= to
become suddenly very angry with someone and show extreme reaction...
birisine birden parlayan bir öfke ile tepki göstermek; "gagasına
binmek"...
When a friend of hers called for her on our phone instead of hers this
morning, I really jumped down my daughter's throat.
I think you boys have jumped down your friend's throat for the wrong
reasons.
Ama, anlam
herzaman böyle mecazi-mecazi olacak değil ya!
The poor little blind frog jumped down a huge snake's throat and
committed suicide!
Zavallı
küçük kör kurbağa kocaman bir yılanın ağzının içine atladı ve intihar
etti...
to jump out of one's
skin
= to
suddenly become greatly frightened or be taken by great surprise...
ansızın çok korkmak veya şaşkınlıkla sıçramak...
He opened the trunk and almost jumped out of his skin when he saw the
snake lying coiled in it.
Sandığı
açtı ve orada kıvrılmış yatan yılanı görünce korkuyla sıçradı.
coiled
= zemberek yayı yahut bir halat usulü kendi üzerine kıvrılmış veya
kangal durumunda... Yılan kavramı için güzel bir sözcüktür, çünkü
"sinsice beklemede fakat zembereğinden boşalmağa hazır bir gerilim
içinde" nüansını verebiliyor.
She nearly jumped out of her skin when the doorbell rang. Then she
forced herself to take a deep, calming breath and decided to open it.
nearly
= neredeyse, hemen hemen (bir aşağıda örnekteki "almost" ile
eşanlamlı)...
forced herself
= kendini zorladı...
The two boys almost jumped out of their skin when the man suddenly
opened his mouth and spoke. The dead man had become alive!
Adam
ansızın ağzını açıp konuşunca, çocuklar korku ve şaşkınlıkla sıçradılar.
Ölü dirilmişti!
their skin
= ifadeye dikkat ediniz: ***"their skins" diyemezsiniz; insanın kaç tane
"derisi" vardır ki?!
to keep body and soul
together
= to
keep/remain alive, to survive...
hayatta kalmak, ("ruhunu ve vücudunu birarada tutmak" kavramından)...
We can barely keep body and soul together on what my husband earns.
Kocamın
kazancıyla ucu ucuna yaşıyoruz.
It was very cold during the winter but somehow the earthquake victims
were able to keep body and soul together and survived.
...
depremzedeler bir biçimde hayatta kalmayı başardılar.
neck and neck
= equal
or nearly equal in a race or contest; tied or almost tied...
bir yarış veya yarışmada başabaş veya neredeyse berabere olmak...
(It was) a win
(victory)... a defeat... a tie.
= Galibiyet, yenilgi, beraberlik...
The two parties came neck to neck in last year's elections.
Başabaş
oy aldılar.
As they approached the finish line they were neck and neck.
Bitiş
çizgisine yaklaşırken başabaş durumdaydılar.
It was a neck and neck race for the two horses, but Rüzgarın Oğlu still
had an edge. Rüzgarın
Oğlu halâ biraz öndeydi.
Deyimin bu cümlede sıfat niteliğinde olduğuna dikkat ediniz.
"to have an edge (on smb/sth)"
deyimini not ediniz = rekabette/yarışta biraz önde olmak, biraz
avantajlı durumda olmak...
pain in the neck
= a
tiresome, bothersome, irritating, annoying, boresome, burdensome,
exasperating, irksome, tedious, vexing, wearisome person or event...
sinir bozucu, can sıkan, rahatsızlık veren bir kişi veya durum...
tiring = yorucu...
tiresome = bıktırıcı,
usandırıcı... "I am tired." = Yorgunum... I'm tired of you! = Bıktım
senden! "I'm sick'n tired of it!" = Bıktım usandım bundan! [to
be sick and tired (of smb/sth) = bıkmış usanmış olmak]
Oh, he's a real pain in the neck! / He's a real pain in the neck to
everybody around him. / He's a real pain in the neck sometimes!
Oh, what pain in the neck!
I
really hate having to wait in stop and go traffic. What pain in the
neck.
"stop and go traffic" =
ifadeyi not ediniz.
to pat somebody on the
back
=
to show praise or appreciation...
genelde beğeni ifadesi olarak sırtına "pat pat" vurmak; bazen de
"idare etmek için" sahte bir tavır da olabilir...
The teacher came to his desk. She looked over his paper and patted him
on the back.
I
wish Gerets would pat him on the back and say, "Hakan, you have been too
long under stress and strain. What you need is a rest and a holiday".
Ah,
keşke Gerets böyle birşey yapsa artık...
I think a lot of wives deserve a "pat on the back" for putting up with
their husband.
("husbands" da olanaklı. Fakat maalesef, yukarda "their skin"
için söylediklerimi hatırlayacak olursanız, bu konu epeyce çetrefil.)
NOT: "to pat
on the shoulder" deyimi de yukardaki kullanılabilir; ancak o deyimin
ayrıca "omzuna/omzunu tıklatmak" anlamı da vardır.
to rub elbows with someone,
to rub shoulders with someone
= be in
the same place, meet and mix with socially...
"dirsek sürtüştürmek" kavramından aynı çevreyi paylaşmak, dostluk
etmek (ancak, çoğu zaman züppece bir davranış veya "çıkar birliği" vb gibi olumsuz bir
nüans taşır)...
The conference provided an exciting opportunity for our students to run
elbows with some of the top men in the field.
Kongre,
öğrencilerimizin bu alanda önde gelen bazı kişilerde biraraya gelmeleri
için çok iyi bir fırsat oldu.
He goes down south to Bodrum every summer, hoping to rub shoulders with
the rich and famous.
Zengin
ve ünlü çevrelerden dost edinmeyi umut ederek yazları Bodrum'da
geçiriyor.
The reason why most of these young girls come to the Antalya Golden
Orange Festival is that they hope to get a chance to rub elbows with a
number of talent hunters.
Bu genç
kızların çoğunun Antalya Altın Portakal Festivaline gelme nedenleri,
birkaç artist avcısı ile tanışmak umudu.
NOT: Bu idiom hakkında ilginç bir
gerçek: Klavyede "b" ve "n" harfleri yanyana olduğu için,
yanlışlıkla "to rub" yerine
"to run" şeklinde yazıldığında da geçerli bir anlam veriyor.
Ah, o karışan harfler...