to save one's breath
=
to choose not to speak or say anything since this will be useless and
serve nothing...
boşuna nefes tüketmemek...
Just save your breath and don't bother talking to him. He never listens
to anyone.
Onunla
konuşmak zahmetine katlanıp da boşuna nefes tüketme. Kimseye kulak asmaz
o adam.
["bother" fiili
mastar da alabilir.]
He
came close to saying a few words against the plan, but then decided
to remain silent and save his breath since no one would listen to him
anyhow.
to come close to + Ving
= yapmak üzere veya neredeyse yapacak iken yapmamak veya vazgeçmek...
to remain silent = sessiz
kalmak ("to save one's breath" ile kısmen eşanlamlı)...
since no one would listen to him
anyway = çünkü zaten kimse ona kulak vermeyecekti... zaten
kimse ona kulak asmayacağı için...
Bu
deyimin mecazi olan/olmayan her iki anlamını birlikte örnekleyelim:
Tell'em to shut up'n save their breath for Saturday night because
they're going to need it if they think they're going to beat us. We're
in great shape and
we
are going to win.
Söyle
onlara çenelerini kapasınlar ve nefeslerini Cumartesi akşamına
saklasınlar. Bizi yeneceklerini düşünüyorlarsa buna ihtiyaçları olacak.
Biz çok formdayız ve biz kazanacağız.
tell'em = tell them...
shut up'n save = shut up
and save...
to save one's
(own) neck,
to save one's (own) skin
= to take
action to protect against or save oneself from some danger or threat
directed at one's person...
kendini kurtarmak, postu deldirtmemek...
["own" kullanılıp
kullanılmaması ile oluşan nüans aşağıda gösteriliyor.]
to take action = önlem
almak, eyleme geçmek...
He
betrayed his comrades to save his own neck.
Kendini
kurtarabilmek için yoldaşlarını ihanet edip ele verdi.
Galileo recanted his theory that the sun was the center of the universe,
not the earth, to save his neck and avoid being burnt at the stake.
to recant = hatalı ve
pişman olduğunu söyleyerek iddiasını geri almak...
To be burnt at the stake
= kazığa bağlanarak yakılmak...
to scratch one's back
[Gerçek uyuzlar için bir karşılıklı yardımlaşma çağrısı olabileceği
gibi, ciğeri beş para etmez, asalak ve kan emici, sosyal uyuz Ali
Dibocular için
de "gelin birbirimizin sırtını kaşıyalım" çağrısıdır.]
= do
someone a favour with the condition that they, too, do something for you
in return...
Sen benim sırtımı kaşı, ben de senin sırtını...
[Atalarımızın
dediği gibi, iki pislik bir hamama yakışır!]
in
return
= karşılığında...
There is a mutual understanding between the two: you scratch my back,
and I'll scratch yours. mutual
/MYU-çuıl/ = karşılıklı, ortak... between
the two
= (sözünü ettiğimiz) bu iki kişi arasında...
Scratch your (the) boss's (superviser's, professor's) back,
and he'll scratch yours.
Media bosses direct their employees to scratch the government’s back, knowing
that the government will scratch theirs in return.
Medya patronları,
çalışanlarını hükumetin sırtını kaşımağa yönlendiriyor; karşılığında
hükumetin de kendi sırtlarını kaşıyacağını bildikleri için...
(only)
skin-deep
= only on
the surface, not having any deep or honest meaning, superficial /SU-pı-Fİ-şıl/ ...
yalnızca yüzeyde, yüzeysel; derin veya içtenlikli bir anlamdan
yoksun...
Beauty is only skin deep.
[Atasözü]
= Fiziki
güzellik yüzeysel bir niteliktir; kişinin entellektüel, duygusal ve
ahlaki güzellikleri yanında önemsizdir.
You can't hope to make a meaningful anthropological study of a people if
your interest in their culture goes only skin deep.
Eğer
kültürlerine duyduğunuz ilgi sadece yüzeysel kalıyorsa...
a people
= bir "halk", belli bir nüfus veya kültür grubu... Örnek:
various
African peoples
= çeşitli Afrika "halkları" / nüfus veya kültür grupları... Buradaki
anlam, "people" sözcüğünün gramerde "sayılamaz" kabul edilen bildiğimiz
öteki
anlamından farklıdır ve "sayılabilen" bir birimdir.
to stab in the back
= to
do something that harms a trusting friend...
bir dostu arkasından vurmak, sırtından hançerlemek...
The minister feels that the party has stabbed him in the back when they
voted against the bill.
Bakan,
partisinin önergeye karşı oy vermekle kendisini sırtından
bıçakladıklarına inanıyor.
stick one's neck out
= to do
something dangerous or risky...
bir tehlikeyi veya riski göze alarak harekete geçmek...
A clever politician would want to be careful and never stick his neck
out too far.
Dikkatli
olmak ve fazla riske girmemek isteyecektir.
Such people never stick their neck out to try and help other people.
["neck"
veya "necks" olanaklı. İngilizce'yi Türkçe'nin mantığı veya gramerine
göre yargılamayınız. Bu konudan daha önce de söz ettik.]
to turn one's back on
someone
= to fail
or refuse to help someone when that person is in trouble despite
an implicit or explicit promise earlier in that direction...
daha önceden o yönde zımni veya açık bir vaade rağmen, sorun yaşayan
veya ihtiyaç duyan bir kimseye yardım eli uzatmamak; "sırtını dönmek"...
implicit =
ima edilen; "to imply" = "ima yoluyla belirtmek" fiilinden...
explicit = açıkça dile
getirilmiş...
Even his closest friends turned their back on him.
When the moment comes to act, the G8 usually turn their backs on the
world’s poor.
["their back / backs" -- her ikisi de olanaklı; "backs" biraz daha yaygındır, denilebilir.]
to turn one's stomach
=
to make one feel sick...
midesini kabartmak / bulandırmak... [Beğenmemek, onaylamamak nüansları olabilir]
That a large number of the victims of the occupation and the civil war
in Iraq are children turns people's stomachs.
Irak'taki işgal ve iç savaşın kurbanlarından pek çoğunun çocuklar
olması...
[Burada,
"that" ile başlayan bir isim-cümleciktir ve "to turn" fiilinin öznesidir.
Görüyorsunuz, gramerden kurtuluş yok.]
I
don’t see how anyone could find that film attractive. It, quite
literally, turned my stomach.
Anlamıyorum
walla, nasıl olur da birisi o filmi çekici bulabilir? Kelimenin tam
anlamıyla midemi döndürdü yahu.
(to be) yellow-bellied
= a
coward, cowardly, extremely timid...
korkak, aşırı ürkek...
When we say that a person is "yellow bellied" or has a "yellow streak",
we mean he is a coward.
He was ashamed of and disgusted at himself for having been such a
yellow-bellied coward.
to be ashamed of oneself = kendinden utanmak...
to be disgusted at oneself = kendinden tiksinmek...
In colloquial English, a fearful person is "yellow-bellied,"
"lily-livered," "faint-hearted," "spineless," "chicken," or "with cold
feet."
İşte sizlere eşanlamlı bir demet deyim...
NOT: Bu deyimde geçen
"belly" kavramı, midenin alt ve karnın üst bölümlerine işaret eden bir
kavramdır. Nitekim, yine "korkak" anlamına gelen "to have no guts" deyimi
de korkunun yerleşim alanı olarak "göbek" bölgesine işaret ediyor...
"Sarı" kavramı ise, "öd" kavramından kaynaklanıyor olabilir...