Doç. Dr. Yalçın İzbul

Free Bilingual E-Zine

PRACTICAL ENGLISH FOR TURKS

YAHOO Uluslararası İngilizce Öğretim Grupları

2003 - 2006 DÜNYA BİRİNCİSİ !!

New Series # 027

April 11, 2006

 

 MESAJ

 E-KİTAP

 

 FOREIGN NEWS 

Violence Grips Nepal as Leadership Crisis Deepens  --  Liderlik Krizi Derinleşen Nepal Şiddetin Pençesinde [serbest çeviri -- birebir çeviride (=verbatim) "liderlik krizi derinleşirken" veya "derinleştikçe" demek gerekirdi]

to grip = sımsıkı yakalamak ve tutmak... to deepen = (derinleşmek, derinleştirmek. [Önek veya sonek olarak "en---" veya "---en" ile türetilen fiillere bir örnek. Başka örnekler, to encourage = cesaret vermek, teşvik etmek;  to broaden, to widen = genişlemek / genişletmek...]

Nepal today saw its third consecutive day of violent clashes between pro-democracy protesters and security forces as the country's long-simmering leadership crisis deepened.

today saw = Çeviri yaparken kendinizi fazla kasmayınız; "esas duruşta" çeviri biraz kabız olur... Burada, "bugün üçüncü gününü yaşıyor" çok daha doğal bir Türkçe olur. [Sınavlarda ise, benim gibi düşünmeyen "şekilci" hocalara düşebilirsiniz; aman dikkat!]... consecutive = /kın-SE-kitiv/ = ardışık, peşpeşe gelen. ["consequence / consequences" = "bir şeyin (kaçınılmaz) sonucu / sonuçları" sözcüğü de aynı kökten]... violent clashes = şiddetli çatışmalar... pro-democracy = demokrasi yanlısı. [pro X anti]... long-simmering = uzun zamandır içiniçin kaynayan...  to simmer = "kabarcık kabarcık" kaynamak veya kaynatmak. Örneğin çorbayı ilk kabarmadan sonra kısık ateşte hafif hafif kaynamaya bırakmak gibi...

VOCABULARY NOTE: "Consequence" kavramını "subsequence" kavramı ile karıştırmayınız. İkincisinde, yine "ardından gelme" durumu var, fakat "causality" yani "sebep-sonuç" ilişkisi zorunlu değildir: "I managed to enter that website only once; all my subsequent attempts failed." = O siteye yalnız bir kez girebildim; sonraki (ardından gelen) girişimlerimde giremedim.

Witnesses claimed police attacked crowds of protesters with rubber bullets, tear gas and batons to break up rallies in Kathmandu's Kalanki and Dhumbarahi districts.

witness = tanık. ["eye-witnesses" de diyebilirlerdi]... to claim = iddia etmek, öne sürmek, beyan etmek... rubber bullets = plastik mermi... Sizlerden özel bir ricam var. Lütfen bu sözcüğü "BA-LİT" şeklinde okuyanların ağzına biber sürünüz. Hem de en acısından. Bir daha yapmasınlar. Bu konuda özellikle Amerikan şiveleri kulağınızı yanıltıyor olabilir; çünkü orada /a/ sesine daha yakındır. Brit. için: /BUL-it/... tear gas = göz yaşartıcı gaz... baton /BÆ-ton/ (Fransızca edalı söyleyiniz; fakat farklı telaffuzları da vardır) = cop... Ayrıca, truncheon /TRAN-çın/ = cop (bknz. aşağıda Yorum 02)... to break up a rally = gösteri yürüyüşü veya nümayişi kırmak / dağıtmak... district = semt...

YORUM 01: Zavallı Nepal polisi, anlaşılan, sapan gibi kudretli bir silahtan yoksun...

YORUM 02: "Baton" ve "truncheon" farkını bilemeyeceğim. (555K'da, yani 5/5/1960'da saat 17'de Kızılay'da yediğim coptan sonra, başka deneyimim olmadı) Tabiatıyla, "baton" daha eski bir terim ve "cop öncesi" dönemden kalma "sopa" nüansını halâ yaşatıyor. Aziz Nesin'e sorsanız, aradaki farkı herhalde, "İthal kauçuktan tasarruf için, bizdeki copların demir yüzdesinin yüksek olmasına" bağlardı...

Demonstrators demanding the king relinquish control over the government staged similar protests in other suburbs. A curfew enforced over the weekend has been extended in many parts of the country.

GRAMER NOTU: demand (that) the king (should) relinquish "subjunctive" bir yapıdır. Bu tür yapılarda, yardımcı fiil çoğunluk düşürülür ve geride yalın mastar ("to"-suz) kalır... to relinquish = kendine ait bir hak veya erki bırakmak, "feragat" etmek... to stage = "sahnelemek, sahneye koymak" fiilinin buradaki kullanımını not ediniz: "to stage a demonstration" = "gösteri yürüyüşü/nümayiş düzenlemek/yapmak"... Türkçe'ye "sahnelemek" fiili ile çevirmeyiniz; anlamı değiştirmiş olursunuz... curfew /KÖ:-fyu/ = sokağa çıkma yasağı (kısıtlaması)... to enforce = âmir hüküm olarak koymak, zorla yaptırmak, "forse" etmek... to extend = uzatmak... [Bakınız nekadar ilginç: Eğer "extended to many parts..." deseydi, anlamı, "genişletildi" olacaktı.]

The Manchester Guardian, www.guardian.co.uk (April 10, 2005)

 DOMESTIC NEWS

Match-Weary Black Eagles Bite the Dust -- Maç Yorgunu Kara Kartallar Toprağı Öptü... [Tabii ki, "bite" öpmek değil "ısırmak"tır... Zaten, "bite the dust" deyiminin asıl anlamı da (çevirmene zeval olmaz, Beşiktaşlı dostlar kusura bakmasın ama) "tam yenildiler... yere serilip mevta oldular" demektir...] [NOT: Çok renkli deyimlerle oluşturulan spor gazeteciği dilini, ciddi yazışmalarınızda taklit etmeyiniz.]

Monday, April 10, 2005

After referee Cem Deda blew the starting whistle at 7:00 p.m. on Saturday. Signs of match-weariness were visible in the Black Eagles, possibly drained out of energy in the cup match at Antep in which they came from a goal down to win.

referee /refı-Rİ:/ = hakem; mesele kendisine "refere" edilen adam... to blow the starting whistle = başlama düdüğünü çalmak... signs = belirtiler... match-weariness = maç yorgunluğu / bıkkınlığı... drained out of energy = enerjisi boşalmış, pili tükenmiş... they came from a goal down to win = bir gol geride iken galibiyete yükseldiler...

Tigana's men looked dead on their feet from the very beginning, leaving gaping holes in the midfield and defense and a desperate Malatya moved into the vacuum.

looked dead on their feet = "ortalıkta cenaze gibi dolanıyorlardı"... from the very beginning = DİKKAT: "very" burada bir pekiştiricidir: "taaa başından itibaren", "en başından başlayarak"...  gaping holes in the midfield and defense = orta alanda ve defansta büyük boşluklar... desperate = çaresiz (ancak bu çaresizlik "bîçarelik" anlamında değil, "çaresizlikten herşeyi yapabilecek durumda" anlamındadır. Meksika'lı "desperado"lar gibi)...

The visitors were rewarded in the 21st minute when Galatasaray reject Evren Turhan scored for Malatya to break the deadlock that put his side 1-0 at halftime. After the break, Egyptian international striker Ahmed Hassan, equalized for the Eagles from a penalty kick. In the 62nd Mert Korkmaz, another Galatasaray reject, doubled the score for Malatya, also from the penalty spot. However, a lucky goal for the Eagles in the 91st by Gökhan Güleç sealed the score: Beşiktaş 2, Malatyaspor 2.

the visitors = rakip takım. ("the home side" = evsahibi takım)... were rewarded = Burada "hak ettikleri ödüle kavuştular" anlamında. Aynı fiil "leyhlerine penaltı verildi" gibi anlamlarda da kullanılır: "to be rewarded a penalty"... Galatasaray reject = Galatasaray'dan "gönderilmiş" oyuncu... to break the deadlock = beraberliği bozmak. ("deadlock" iki tarafın yenişemediği sürüp giden durumdur)... after the break = "ara" dan sonra (= "haftaymın ardından", "ikinci yarıda")... international = yurtdışında oynayan oyuncu... striker = hücum oyuncusu... penalty kick = penaltı vuruşu... penalty spot = penaltı noktası... sealed the score = skoru belirledi, perçinledi("mühürledi" kavramından)...

"İnönü Hell," was how the respectable sports daily, Fanatik, summed it all up on its front page on Sunday, with a photo of “savior” Güleç covering his face with his hands. It is also worthy to note that Beşiktaş fans turned against their own team, whistling throughout the second half as the Eagles struggled to get a shot on goal.

respectable sports daily = saygın günlük spor gazetesi... summed it all up = herşeyi özetledi... on its front page = ön sayfasında... savior = kurtarıcı ("to save" fiilinden)... worthy to note = kaydetmeğe değer... to get a shot on goal = kaleyi bulacak bir şut atmak...

The Turkish Daily News http://www.turkishdailynews.com

[All passages are subject to modification in keeping with this Ezine's TESL -- teaching of English as a second language -- policies.]

 

 CD

 TANITIM

 

 MESAJ

 E-KİTAP

 

Interesting & Useful Idioms

He/she doubles as... It doubles as...

Let's have a look at some usage examples first. Önce bazı kullanım örneklerine bakalım, bakalım... Bu deyimin ne anlama geldiğini örneklerimizden çıkarsamaya çalışalım:

He doubles as our wireless operator and cook and he is skilled at both. Kendisi hem telsiz operatörümüz hem de aşçımızdır, ki her ikisinde de büyük beceri sahibidir.

After graduation, she joined a small theater company in İstanbul, where she doubled as a costume designer and an actress. Mezuniyetten sonra, küçük bir tiyatro kumpanyasına katıldı; ve burada aynı anda hem kostüm dizayncısı hem de oyuncu konumundaydı.

She had doubled in her previous job as a theater critic, newspaper reporter, and editor before moving to the Yeni Borozan as a columnist. Yeni Borozan gazetesine geçmeden önce... (Demek ki "to double as" deyimi ile "ikiden fazla" şeyden de söz edebiliyoruz...)

The huge stone building doubled also as the town jail. Kocaman taş bina aynı zamanda kasaba hapishanesi olarak da görev yapıyordu.

This new anti-obesity drug causes so much diarrhea that it doubles as an anti-constipation drug. Bu yeni anti-obezite ilacı o denli yoğun bir ishale de yol açıyor ki, aynı zamanda kabızlık ilacı olarak da kullanılıyor.... [Mecbur muyum yani, hep gül ve karanfil kokan örnekler vermeğe?!]

He rented a small basement flat in Aşağı Ayrancı -- which he doubled as the magazine's "headquarters". [Burada fiilin geçişli kullanımını görüyoruz: "to double sth as" = birşeyi aynı zamanda ikinci bir fonksiyonla da kullanmak... Bir de, n'oolmuş yani; otobiyografik örnekler verilemez miymiş?!]

Fakat, şöyle bir cümleyle karşılaşırsanız, anlamı ne olacaktır?

He doubled with pain as if kicked by a mule. Can acısıyla, sanki katır çiftesi yemişçesine iki büklüm oldu...

veya,

They doubled the price. Fiatı iki katına çıkardılar. [Nitekim, "üç katına" olsaydı -- "They trebled the price."]

Bu çalışmamızdan çıkaracağımız ders ne olmalı? Yepyeni bir deyimle karşılaştığınızda çaresizliğe düşüp hemen sözlük karıştırmaya başlamayınız. Konunun gelişinden alacağınız ipuçları ile, önce bir bakınız, anlamı çözebiliyor musunuz? [Fazla uçmadan, lütfen!]

Mean + mastar 
--  kesin kararlı ve azimli olmak...

Well, I don't know what he meant, but I mean to find out.  Walla, acaba ne demek istemiş bilmiyorum, ama öğrenmeğe kesin kararlıyım.

I am pretty convinced that he means to do it as soon as he can. Elinden geldiğince çabuk yapmak istediğine eminim.

She defiantly replied that she meant to live her life just as she pleased. Meydan okuyan bir tavırla, hayatını kendi dilediği gibi yaşamak kararında olduğu şeklinde bir cevap verdi.

Be that as it may... veya daha az yaygın olarak Let that be as it may... [Eşanlamlı: even so... for all that... though there is a lot of truth in it... although it may be true...]  -- ANLAMI:  Os-suun... Madem ki öyle, n'apalım öyle ossun; hiç farketmez, ben yine de... İster öyle olsun ister böyle, ben yine de... Biliyorum, bunda bir gerçeklik payı var, ama... [Gramer açısından "subjunctive" yapılara girer. Ayrıca dikkat: "Os-suun" şeklindeki açıklamama rağmen, fazlaca "teklifsiz" bir ifade tarzı sayılamaz. Tam tersine, oldukça okkalı bir ifadedir.]

I have received not a word from you, although I have already written to you a dozen times. Be that as it may, I will continue writing to you, for you are the only one I care for in the whole wide world. [...çünkü bu koca dünyada benim için önemli olan tek kişi sensin.]

I have always been quite tolerant toward them, but be that as it may, I cannot show the same tolerance this time. Kendilerine karşı bugüne değin hep tolerans gösterdim; bu doğrudur, fakat bu kez aynı hoşgörüyü gösteremem.

I can understand that you were given strict orders not to let anyone pass. But, be that as it may, I still think you  should have let my friend under the circumstances. Kimseyi geçirmemen için sana kesin emir verilmiş olduğunu biliyorum. Yine de, buna rağmen, arkadaşıma bu koşullar altında izin vermeliydin.

Yes, I know it is a risky situation.. Be that as it may, you knew that when you volunteered for it.  Evet, biliyorum bu riskli bir durum. Ama bu göreve gönüllü olurken bunu biliyordun.

We are now quite close to this year's goal, but be that as it may, we still have some problems that must be solved.  Bu yılki hedefe artık oldukça yakınız; fakat öyle olsa da, halâ çözülmesi gereken bazı problemlerimiz var.

Come what may [Eşanlamlı: whatever happens...]  --  Ne olursa olsun / kaderimizde ne yazılıysa da (bu yoldan dönmemek)... [Gramer açısından "subjunctive" yapılara girer.]

We will go ahead with our plans, come what may. Her ne olursa olsun, planlarımızı yürütmeyi sürdüreceğiz.

It's good to know that, come what may, we are friends. Hertürlü şart altında bile dost olduğumuzu ve dost kalacağımızı bilmek iyi birşey / insanı rahatlatıyor.

I shall be there tonight -- come what may. Hiçbirşey beni yolumdan döndüremez. Bu gece orada olacağım.

[Verdiğim Türkçe karşılıklar ile ilgili bir not: "Bunun çevirisi bu mu olur" şeklinde tereddüte düştüğünüz durumlarda, unutmayınız ki cümleler de -- dildeki herşey gibi -- tam anlam ve hayatiyetlerini durumdan ve bağlamdan kazanırlar. Tek cümle ile verilen bir örnekte, sizin ve benim gözümüzde farklı durum ve sanaryolar oluşuyor olabilir.]

May the best man win.  --  Hakkeden taraf kazansın. [Genellikle bir müsabaka gibi durumlarda, örneğin hakem, vs. tarafından ifade olunan bir dilek. Gramer açısından "subjunctive" yapılara girer. Tabiatıyla, rakipler tarafından dile getirildiğinde, ses tonuna göre, gerçek nezaketten meydan okumaya veya dalga geçmeye kadar herşeyi ifade edebilir. ]

Are you both ready? Then may the best man win.

Is everyone ready? May the best man win.

Are we ready? Let the best man win! [Burada "let" daha iyi; ne de olsa rakipsiniz: "may" yumuşak kaçar...]

NOTE: "Let the best team / player / etc win," veya "Let the better man / team / player / etc win," gibi varyasyonlar yapabilirsiniz. Fakat, "Let the better / best woman win," sözünde çok dikkatli olmalısınız; çünkü sportif konulardan çok cinsel saraka (iğneleme) konulu olabilir.

That goes to show that...  --  Bu da bize gösteriyor ki...

After five years of the program, two years with Derviş and three years with the present government, there has not been any improvement in the common men's circumstances. That goes to show that the so-called intellectuals and experts don’t know their ass from any knothole on a tree. İki yılı Derviş ve üç yılı mevcut hükumet ile, programın beşinci yılında sıradan insanların koşullarında hiçbir iyileşme yok. Bu da gösteriyor ki, sözümona entel ve uzmanlar kendi kıçlarını herhangi bir budak deliğinden ayırt edemiyorlar.

[Bu paragrafı,  hertürlü sosyal vicdandan yoksun yorumlarıyla Goebbels'e rahmet okutan, üç "makro ekonomi" profesörüne adıyorum.]

to meter  --  ölçmek

Nothing meters the passing of time like one's old family photographs. Hiçbirşey ölçemez zamanın geçişini -- eski aile fotoğrafları kadar... ["to meter" fiilini örneklemek için bu nadir örnek cümleyi oluşturdum. O kadar nadir ki, isterseniz kendinize mal edip, uluslararası bir şiir müsabakasına girebilirsiniz.]

like manure and maggots veya like maggots and manure

Political parties usually get the leader they deserve, making a perfect fit, like manure and maggots.  Siyasi partiler genellikle hak ettikleri, mükemmel uyum sağlayan liderlere kavuşurlar; tıpkı gübre ve solucanlar gibi... ["maggot" İngilizce'de imge olarak solucana göre çok daha iğrenç nüanslar taşır: kurtçuk, sirke, çürümüş leşte görünen beyaz kurtçuklar, vs.]

heavy smoker... heavy drinker... big eater...

A "heavy smoker" means "someone who smokes a lot"... A "heavy drinker" is "someone who drinks a lot" = "someone who consumes enormous amounts alcohol" (the lucky bastard that he is)...

Birincisi, "çok sigara içen kişi"; ikincisi, "çok içki içen kişi" = "büyük miktarlarda alkol tüketen kişi" anlamındadır.
[Parantez içinde ne yazdığımı ise bana sormayınız. Anlayan anlar... Küfür değil, bir sevgi ve imrenme sözü, o kadarını söyleyeyim.]

Peki, "obez, çok yemek yiyen kişi" anlamına "a heavy eater" mı diyeceğiz?? Hayııır!! Doğrusu: A big eater.

     

Peki, Shirley Bassey ünlü şarkısında, "Hey big spender!!" nidasıyla ne tür bir "ortam kuşuna" sesleniyor? Çözünüz:

The minute you walked in the joint
I could see you were a man of distinction,
A real big spender: good looking, so refined.
Say, wouldn't you like to know
what's going on in my mind?
So let me get right to the point:
I don't pop my cork for every man I see
Hey big spender!
Hey big spender!
Hey big spender!
Spend a little time with me

the minute you walked in = içeri yürüyüp girdiğin anda... joint = bizdeki "Ahmet'in Yeri," "Cevat'ın Yeri" gibi mahal adlarına uygun düşecek bir anlamla, hafiften "karanlık", hafiften "heyecan verici", "hafiften sosyal kenarlak" eğlence yeri... a man of distinction = seçkin kişi... big spender = çok para harcayan adam... Say! = Hey! Baksana!... to get right to the point = doğrudan sadede gelmek...

Peki ya, "I don't pop my cork for every man I see"...

Bunu nasıl yorumlayacağız? İmgenin kaynağı belli: Şampanya şişesinin tapasını patlatarak açmak... Hatun kişinin ne demek istediği de belli: Ben öyle her önüne gelen erkeğe kapılıp kabullenecek kadın değilim.

Tapanın patlatılarak açılmasındaki cinsel sembolizm de belli. Örneğin, şarkıyı bir erkek şarkıcı söylüyor olsaydı, hiç tereddüte düşmezdik...

O halde geldik yorumun canalıcı noktasına.

1. "Lastikli söz" kavramını biz Türkçe'ye pek yakıştırırız; ama aslında her dilde duruma göre biraz edalı söylediğiniz her söz hemen lastikli bir anlam kazanacaktır.

2. Erkeklere tanıdığımız bu lastikli laf özgürlüğünü kadınlara neden tanımayacakmışız ki?

Melez güzelim Shirley'in bu süper şarkısının sözlerini baştan bir daha yorumlayınız şimdi... Ah, hele o dolgun üst dudağının ortasındaki alaycı çukurluk yok muydu!!... Ah be, ah be, cüzdanı dolu olmak varmıştı şu dünyada...

 

 CD

 TANITIM

 
 

 

Sınavlara bu kaynaktan hazırlanan adaylar,

diğer adaylara fark atıyor:

"ESSENTIAL  ENGLISH  FOR  TURKS"

 
 

Doğru Kaynak !!

 

 

Kampanyaları İnceleyiniz

 

   BİLGİ 

 

 

         

 

 

 

Dergimizi beğeniyorsanız, lütfen dostlarınıza da öneriniz,

iletiniz, gönderiniz... Teşekkürler, Sayın Üyeler...

WEB SİTEMİZ:

ANASAYFA        TESTLER        OKUMA        EĞLENCE        ALMANAK

KAYNAKLAR     FIKRA     KARİKATÜR     KONUŞMA      İSTER İNAN

*  *  *  *  *

Listemize Katılmak için: http://groups.yahoo.com/group/pratik-ingilizce

Veya Doğrudan Bana e-Posta Atınız: --> İzbul

Listemizden Ayrılmak İçin:  pratik-ingilizce-unsubscribe@yahoogroups.com