|

Interesting &
Useful Idioms

He/she doubles as... It doubles as...
Let's have a
look at some usage examples first.
Önce bazı
kullanım örneklerine bakalım, bakalım... Bu deyimin ne
anlama geldiğini örneklerimizden çıkarsamaya çalışalım:
He doubles as
our wireless operator and cook and he is skilled at both.
Kendisi hem
telsiz operatörümüz hem de aşçımızdır, ki her ikisinde de büyük beceri
sahibidir.
After
graduation, she joined a small theater company in İstanbul, where she
doubled as a costume designer and an actress.
Mezuniyetten
sonra, küçük bir tiyatro kumpanyasına katıldı; ve burada aynı anda hem
kostüm dizayncısı hem de oyuncu konumundaydı.
She had doubled
in her previous job as a theater critic, newspaper reporter, and
editor before moving to the Yeni Borozan as a columnist.
Yeni Borozan
gazetesine geçmeden önce...
(Demek ki "to double as" deyimi ile "ikiden fazla" şeyden de söz
edebiliyoruz...)
The huge stone
buiding doubled also as the town jail.
Kocaman taş bina
aynı zamanda kasaba hapishanesi olarak da görev yapıyordu.
This new
anti-obesity drug causes so much diarrhea that it doubles as an
anti-constipation drug.
Bu yeni
anti-obezite ilacı o denli yoğun bir ishale de yol açıyor ki, aynı
zamanda kabızlık ilacı olarak da kullanılıyor....
[Mecbur muyum
yani, hep gül ve karanfil kokan örnekler vermeğe?!]
He rented a
small basement flat in Aşağı Ayrancı -- which he doubled as the
magazine's "headquarters".
[Burada fiilin
geçişli kullanımını görüyoruz: "to double sth as" = birşeyi
aynı zamanda ikinci bir fonksiyonla da kullanmak... Bir de, n'oolmuş
yani; otobiyografik örnekler verilemez miymiş?!]
Fakat, şöyle bir
cümleyle karşılaşırsanız, anlamı ne olacaktır?
He doubled with
pain as if kicked by a mule.
Can acısıyla,
sanki katır çiftesi yemişçesine iki büklüm oldu...
veya,
They doubled the
price.
Fiatı iki katına çıkardılar.
[Nitekim, "üç katına" olsaydı -- "They trebled the price."]
Bu çalışmamızdan
çıkaracağımız ders ne olmalı? Yepyeni bir deyimle karşılaştığınızda
çaresizliğe düşüp hemen sözlük karıştırmaya başlamayınız. Konunun
gelişinden alacağınız ipuçları ile, önce bir bakınız, anlamı
çözebiliyor musunuz?
[Fazla uçmadan,
lütfen!]
Mean + mastar
-- kesin
kararlı ve azimli olmak...
Well, I don't
know what he meant, but I mean to find out.
Walla, acaba ne demek
istemiş bilmiyorum, ama öğrenmeğe kesin kararlıyım.
I am pretty
convinced that he means to do it as soon as he can.
Elinden
geldiğince çabuk yapmak istediğine eminim.
She defiantly
replied that she meant to live her life just as she pleased.
Meydan okuyan
bir tavırla, hayatını kendi
dilediği gibi yaşamak kararında olduğu şeklinde bir cevap verdi.
Be that as it may...
veya daha az
yaygın olarak
Let that be as it may... [Eşanlamlı: even so... for all that...
though there is a lot of truth in it... although it may be true...]
-- ANLAMI:
Os-suun... Madem ki öyle, n'apalım öyle ossun; hiç farketmez, ben yine
de... İster öyle olsun ister böyle, ben yine de... Biliyorum, bunda
bir gerçeklik payı var, ama...
[Gramer
açısından "subjunctive" yapılara girer. Ayrıca dikkat: "Os-suun"
şeklindeki açıklamama rağmen, fazlaca "teklifsiz" bir ifade tarzı sayılamaz.
Tam tersine, oldukça okkalı bir ifadedir.]
I have received
not a word from you, although I have already written to you a dozen
times. Be that as it may, I will continue writing to you, for you are
the only one I care for in the whole wide world.
[...çünkü bu
koca dünyada benim için önemli olan tek kişi sensin.]
I have always
been quite tolerant toward them, but be that as it may, I cannot show
the same tolerance this time.
Kendilerine
karşı bugüne değin hep tolerans gösterdim; bu doğrudur, fakat bu
kez aynı hoşgörüyü gösteremem.
I can understand
that you were given strict orders not to let anyone pass. But, be that
as it may, I still think you should have let my friend under the
circumstances.
Kimseyi
geçirmemen için sana kesin emir verilmiş olduğunu biliyorum. Yine de,
buna rağmen, arkadaşıma bu koşullar altında izin vermeliydin.
Yes, I know it
is a risky situation.. Be that as it may, you knew that when you
volunteered for it.
Evet, biliyorum
bu riskli bir durum. Ama bu göreve gönüllü olurken bunu biliyordun.
We are now quite
close to this year's goal, but be that as it may, we still have some
problems that must be solved.
Bu yılki hedefe
artık oldukça yakınız; fakat öyle olsa da, halâ çözülmesi gereken bazı
problemlerimiz var.
Come what may [Eşanlamlı: whatever
happens...]
-- Ne
olursa olsun / kaderimizde ne yazılıysa da (bu yoldan dönmemek)...
[Gramer açısından "subjunctive" yapılara girer.]
We will go ahead
with our plans, come what may.
Her ne olursa
olsun, planlarımızı yürütmeyi sürdüreceğiz.
It's good to
know that, come what may, we are friends.
Hertürlü şart
altında bile dost olduğumuzu ve dost kalacağımızı bilmek iyi birşey /
insanı rahatlatıyor.
I shall be there
tonight -- come what may.
Hiçbirşey beni
yolumdan döndüremez. Bu gece orada olacağım.

[Verdiğim Türkçe
karşılıklar ile ilgili bir not: "Bunun çevirisi bu mu olur" şeklinde
tereddüte düştüğünüz durumlarda, unutmayınız ki cümleler de -- dildeki
herşey gibi -- tam anlam
ve hayatiyetlerini durumdan ve bağlamdan kazanırlar. Tek cümle ile
verilen bir örnekte, sizin ve benim
gözümüzde farklı durum ve sanaryolar oluşuyor olabilir.]

May the best man win.
--
Hakkeden taraf kazansın.
[Genellikle bir müsabaka gibi durumlarda, örneğin hakem, vs.
tarafından ifade olunan bir dilek. Gramer açısından "subjunctive"
yapılara girer. Tabiatıyla, rakipler tarafından dile getirildiğinde,
ses tonuna göre, gerçek nezaketten meydan okumaya veya dalga geçmeye
kadar herşeyi ifade edebilir. ]
Are you both
ready? Then may the best man win.
Is everyone
ready? May the best man win.
Are we ready?
Let the best man win!
[Burada "let"
daha iyi; ne de olsa rakipsiniz: "may" yumuşak kaçar...]
NOTE: "Let the
best team / player / etc win," veya "Let the better man / team /
player / etc win," gibi varyasyonlar yapabilirsiniz. Fakat, "Let the
better / best woman win," sözünde çok dikkatli olmalısınız;
çünkü sportif konulardan çok cinsel saraka (iğneleme) konulu olabilir.

That goes to show that...
-- Bu da
bize gösteriyor ki...
After five years
of the program, two years with Derviş and three years with the present
government, there has not been any improvement in the common men's
circumstances. That goes to show that the so-called intellectuals
and experts don’t know their ass from any knothole on a tree.
İki yılı Derviş
ve üç yılı mevcut hükumet ile, programın beşinci yılında sıradan
insanların koşullarında hiçbir iyileşme yok. Bu da gösteriyor ki, sözümona entel ve uzmanlar kendi kıçlarını herhangi bir budak
deliğinden ayırt edemiyorlar.
[Bu paragrafı,
hertürlü sosyal vicdandan yoksun yorumlarıyla Goebbels'e rahmet okutan,
üç "makro ekonomi" profesörüne adıyorum.]

to meter
-- ölçmek
Nothing
meters the passing of time like one's old family photographs.
Hiçbirşey
ölçemez zamanın geçişini -- eski aile fotoğrafları kadar...
["to meter"
fiilini örneklemek için bu nadir örnek cümleyi oluşturdum. O kadar nadir ki,
isterseniz kendinize mal edip, uluslararası bir şiir müsabakasına
girebilirsiniz.]

like
manure and maggots
veya
like maggots and
manure
Political
parties usually get the leader they deserve, making a perfect fit,
like manure and maggots.
Siyasi partiler
genellikle hak ettikleri, mükemmel uyum sağlayan liderlere kavuşurlar;
tıpkı gübre ve solucanlar gibi...
["maggot"
İngilizce'de imge olarak solucana göre çok daha iğrenç nüanslar taşır:
kurtçuk, sirke, çürümüş leşte görünen beyaz kurtçuklar, vs.]

heavy smoker... heavy drinker... big eater...
A "heavy
smoker" means "someone who smokes a lot"... A "heavy
drinker" is "someone who drinks a lot" = "someone who consumes
enormous amounts alcohol" (the lucky bastard that he is)...
Birincisi, "çok sigara içen kişi"; ikincisi, "çok içki içen kişi" = "büyük
miktarlarda alkol tüketen kişi" anlamındadır.
[Parantez içinde ne
yazdığımı ise bana sormayınız. Anlayan anlar... Küfür değil, bir sevgi
ve imrenme sözü, o kadarını söyleyeyim.]
Peki, "obez, çok yemek yiyen kişi" anlamına "a heavy eater" mı
diyeceğiz?? Hayııır!! Doğrusu: A big eater.

Peki, Shirley Bassey ünlü şarkısında, "Hey big spender!!"
nidasıyla ne tür bir "ortam kuşuna" sesleniyor? Çözünüz:
The minute you
walked in the joint
I could see you were a man of distinction,
A real big spender: good looking, so refined.
Say, wouldn't you like to know
what's going on in my mind?
So let me get right to the point:
I don't pop my cork for every man I see
Hey big spender!
Hey big spender!
Hey big spender!
Spend a little time with me
the minute you walked in
= içeri yürüyüp girdiğin anda...
joint = bizdeki
"Ahmet'in Yeri," "Cevat'ın Yeri" gibi mahal adlarına uygun düşecek bir
anlamla, hafiften "karanlık", hafiften "heyecan verici",
"hafiften
sosyal kenarlak" eğlence yeri...
a man of distinction =
seçkin kişi... big spender
= çok para harcayan adam...
Say! = Hey! Baksana!...
to get right to the point = doğrudan sadede gelmek...
Peki ya,
"I don't pop my cork for every man I see"...
Bunu nasıl
yorumlayacağız? İmgenin kaynağı belli: Şampanya şişesinin tapasını
patlatarak açmak... Hatun kişinin ne demek istediği de belli: Ben öyle
her önüne gelen erkeğe kapılıp kabullenecek kadın değilim.
Tapanın
patlatılarak açılmasındaki cinsel sembolizm de belli. Örneğin, şarkıyı
bir erkek şarkıcı söylüyor olsaydı, hiç tereddüte düşmezdik...
O halde geldik
yorumun canalıcı noktasına.
1. "Lastikli
söz" kavramını biz Türkçe'ye pek yakıştırırız; ama aslında her dilde
duruma göre biraz edalı söylediğiniz her söz hemen lastikli bir anlam
kazanacaktır.
2. Erkeklere
tanıdığımız bu lastikli laf özgürlüğünü kadınlara neden
tanımayacakmışız ki?
Melez güzelim
Shirley'in bu süper şarkısının sözlerini baştan bir daha yorumlayınız şimdi...
Ah, hele o dolgun üst dudağının ortasındaki alaycı çukurluk yok
muydu!!... Ah be, ah be, cüzdanı dolu olmak varmıştı şu dünyada...

|