Doç. Dr. Yalçın İzbul

Free Bilingual E-Zine

PRACTICAL ENGLISH FOR TURKS

YAHOO Turkland "Schools & Education" GROUPS

"A UNIQUE & INIMITABLE SUCCESS !!"

TRAGI-COMIC & CURIOUS

NEWS FROM AROUND THE WORLD

"REALITY SHOW"

TC&CN Series # 002

May 20, 2006

 
 
 

 BELIEVE IT OR NOT !!

LEGLESS CLIMBER CONQUERS EVEREST

Takma Bacaklı Dağcı Everest'i Fethetti

NOT: Diyeceksiniz ki, "takma bacaklı" şeklindeki çeviri nereden çıktı? Peki ne diyecektik? "Bacaksız Dağcı" mı? "Bacakları Olmayan Dağcı" mı?... Aslında en güzel çeviri, "Azmin Zaferi"...

A climber who lost both legs to frostbite has conquered Mount Everest.

climber = "klaym-bır" şeklinde okuyanların ağzına en acı biberlerden sürünüz; sevaba girersiniz. Doğrusu: /KLAY-mı/... frostbite = "soğuktan donma" (genel anlamda dokularda, fakat özellikle el/ayak gibi uzuvlarda soğuk'a maruz kalma nedeniyle oluşan kalıcı hasar)... to lose = Buradaki anlamda, fiille birlikte kullanılan "to" ilgecini (preposition) not ediniz... to conquer /K@N-kı/ = fethetmek... Mehmet the Conqueror /K@N-kırı(r)/ = Fatih Sultan Mehmet (GB İngilizcesinden dahi, sonda hafif bir /r/ sesi telaffuz edebilirsiniz)...  conquest /K@N-kwist/ = fetih...

Mountain guide Mark Inglis, 47, took 40 days to reach the top of the world's highest peak, reports the Mirror.

peak /Pİ:K/ = doruk, zirve... [DİKKAT: "ZİRVE toplantısı" için = summit meeting ]

One of his carbon fibre false legs broke during the climb but Mark repaired it. He had taken a spare set of limbs and parts just in case.

spare set = yedek set... limb /LİMM/ = kol/bacak gibi bir "uzuv". (Örneğin, hayvanlarda kol veya bacak yerine geçen organlar için de kullanılan bir sözcüktür: animal limbs, octopus limbs) (Tıp dilinde: "ekstremite")... just in case = hani olur da diye; ne olur ne olmaz diye...

His delighted wife Anne said: "He dreamed of this all of his life. He's over the moon."

delighted = çok memnun... ( "Turkish delight" -- "Türk lokumu"nun ne anlama geldiğini anladınız mı şimdi? "Türklerin mutluluk veren, memnun bırakan şeyi"...) to dream of = hayalini kurmak... He's over the moon. = Mutluluktan uçuyor... (Mutluluk böyledir işte; Türkçe'de uçurur, İngilizce'de Ay'a kadar gönderir.)

Mark, from New Zealand, lost his legs below the knees and nearly died when he was trapped in a storm climbing his country's highest peak Mount Cook in 1982.

to be trapped = sıkışıp kalmak... Burada "trapped in a storm" "fırtınaya yakalanmak" anlamındadır... (trap = "tuzak, kapan" sözcüğünden geliyor.) DİKKAT: "pusu" kavramı karşılığı ise = ambush, to ambush... [ABD Başkanı Bush'a herhangi bir gönderme amaçlanmamıştır. Nitekim, sözcüğün okunuşu /ÆM-buş/ şeklindedir.]

But he went on to become a ski guide and has a silver medal for cycling in the Sydney Paralympics.

cycling /SAYK-ling/ = bisiklet sporu... paralympics = özürlüler olimpiyadı... [NOT: "ski" sözcüğünün telaffuzu için, lütfen Levent Kırca'nın "Jet-Ski" başlıklı parodisine müracaat ediniz.]

17th May 2006

GRAMMAR NOTE:

to go + Ving = bir eylemi yapmaya devam etmek, sürdürmek...

to go + mastar (the infinitive) = bir eylemi yapmaya geçmek, yapmaya başlamak...

Örnek Cümle: For the next half hour, he went on talking about the country in general; he then went on to talk about its economy in particular. = Yarım saat kadar ülke hakkında genelde konuşmayı sürdürdü; sonra özellikle ekonomisi hakkında konuşmaya geçti (=başladı). [Not: "for the next half an hour" çok daha az yaygın bir kullanımdır.]

 

 BELIEVE IT OR NOT !!

MONKEYS HAMMER NOEL IN TEQUILA SESSION

Maymunlar - Çekiç(lemek) - Noel(i) - Tekila - ???

Yav, bu başlık ne demek ola ki??

Çözmeğe başlayalım: The Arctic Monkeys = Ünlü pop grubu... Noel Gallagher = Eski "Oasis" pop grubunun bas gitarcısı, ünlü müzik adamı... Tequila session = Rakı faslı nasıl olursa bu da Tekila faslı... Uzun sözün kısası, Tekila masasında, Noel kardeşimiz masanın altına kaykıldığında, Monkeys grubu üyeleri hala dipdiri ayık imişler...

Noel was so smashed after a tequila session with the young Sheffield lads that girlfriend Sara MacDonald had to help him home.

smashed = aşırı sarhoş... lad /LÆD/ = genç delikanlı...  lass, lassy /LÆS/ , /LÆS-i/  = genç kız (15-17 yaş gibi) -- (Her iki sözcük de biraz tarihsel, biraz diyeleksel kıvamdadır -- dağarcığınıza atınız, ama emin olmadıkça kullanmayınız)...

Noel explained: “I ended up in their aftershow and the bass player goes to the bar and comes back with this tray of tequilas.

aftershow = konser sonrası partisi... I ended up in ----- = sonunda kendimi orada buldum; bir de baktım ki oradayım...

“I thought ‘I can’t be drinking that, it’s nearly two in the morning'."
"İçemem yahu ben bunu" diye düşündüm; saat neredeyse sabahın ikisi."

“I was speaking to my missus through semaphore to get her off the dancefloor and rescue me."
Karımla işaret diliyle (colloq.) konuşuyordum, dans pistinden gelip beni kurtarması için... (DİKKAT: "missus" diyeleksel ve (alt)sınıfsal niteliktedir. "Bizim hatun" türündeki bu deyimi orta sınıftan bir beyefendi ancak teklifsiz bir ortamda şakaya vurarak kullanabilir.)

“She came over saying ‘we’ve got to go home’ and I was acting all surprised, saying ‘What, already?’ I can’t remember getting home.”

I was acting all surprised = Şaşırmış nımarası yapıyordum... What, already? = Ne? Daha şimdiden mi? O kadar oldu mu? I can't remember getting home. = Eve nasıl gittiğimi hatırlamıyorum...

17th May 2006

 

 BELIEVE IT OR NOT !!

A PASSIONATE KISS CAN CURE HAYFEVER

İhtiraslı Bir Öpücük Saman Nezlesini Tedavi Edebilir

A new study says a passionate 30-minute kiss can help relieve the misery of hayfever.

ihtiraslı öpücük -- tutkulu, tutku dolu öpücük : "tasfiyeci" olmaksızın "öztürkçeci" olmanın "avantaj ve dezavantajlarını" irdeleyiniz...

hay /HEY/ = saman, hasat... fever /Fİ:-vı/ = ateş (vücudun "ateşli" hali); "humma" (dolayısıyla Türkçe^deki "hummalı faaliyet" anlamına benzer deyimlerde de rastlayabilirsiniz... GRAMER NOTU: can help relieve = "help" fiilinden sonra "yalın mastar" ("to" suz) kullanılması doğal ve yaygındır...

misery /-zıri/ veya /MİZ-ri/ = mutsuzluk, çaresizlik ve umutsuzluk hali... to relieve /rı-Lİ:V/ = gidermek, hafifletmek... [to re-live /Rİ:-liv/ = "yeniden yaaşamak" ile karıştırmayınız.]

Researchers found kissing relaxes the sufferer and reduces production of histamine which triggers hayfever, reports the Mirror.

to trigger = tetiklemek... [trigger-happy = tetiği çekip insanları vurmakta kendini firenlemeyen; en küçük gerekçede silahını ateşlemeğe hazır.]

A team at Satou Hospital in Japan told 24 men and women with hayfever to spend 30 minutes kissing their partners while listening to soft music.

The experiment was repeated with cuddles but not kisses. Blood samples showed a significant drop in antibodies fighting the allergens after the kissing session but no response at all to cuddling.

cuddle = kucaklama, sımsıkı göğsüne bastırma... Tüylü oyuncak ayıcık, köpecik ve kediciklerin önemli özelliği "cuddly" olmalarıdır; yani "sarılıp kucaklamanın haz vermesi"... Bazı hanımların kıllı ayıcıklarda da aynı hazzı buldukları söylenir... blood samples = kan numuneleri... at all = "hiç de", "hiç de bile" deyimlerimizle çeviriniz...

The same happened in patients with atopic dermatitis, a skin condition also triggered by allergies.

patients with -------- = ---------'lı hastalar... İlgece (with) dikkat ediniz... condition= Buradaki bağlamda Türkçe'ye genellikle "hastalık / rahatsızlık" gibi sözcüklerle çeviri verir... GRAMER NOTU: Virgül kullanımına dikkat ediniz. ".... , which is ..." yapısından kısaltmadır. Çevirisi: "..... , ki ..."

Research leader Dr Hajime Kimata said: "These results indicate for the first time that kissing may alleviate allergic responses."

to alleviate /æ--vieyt/ = hafifletme, biraz giderme...

5th May 2006

 BELIEVE IT OR NOT !!

HOW DO BABIES ACQUIRE LANGUAGE

Bebekler Dil Becerilerini Nasıl Kazanıyor

NOT: Diyeceksiniz ki, "dil becerileri" şeklindeki çeviri nereden çıktı? Cesaretiniz varsa, "dil / konuşma" (langage / parole) arasında bir tercih yapın ve kendinizi dilbilimin en sıcak tartışmasının ortasında bulun...

A baby is to be filmed every day for the next three years to understand how he learns to talk.

to be + mastar (the infinitive) = gelecek zaman bilidirir: is + to be filmed (to be + pasif mastar) = filme kaydedilecek... to understand = anlamak için... (Mastarlar çoğu zaman bu şekilde "amaç bildirmek" işleviyle kullanılır.)

learn to talk = Çünkü "learn" fiili, kendisinden sonra bir eylemden söz edilecekse, bunun mastar halini gerektirir (pekçok fiil gibi). [Yani bunun, bir önceki mastarda gördüğümüz "amaç bildirmek" işleviyle hiçbir ilişkisi yok.]

Professor Deb Roy of Massachusetts Institute of Technology is recording his son's development to shed light on how babies acquire language.

to shed light on = üzerine ışık tutmak (genellikle, burada olduğu gibi, mecazi)

"As every proud parent knows, there's no such thing as too many images and videos you can take of your newborn," Professor Roy told a press conference.

Zor bir cümle... "Her ana-babanın bildiği gibi, bebeğinizin fotoğraflarını çekmeğe, onu filme almağa doyamazsınız." Cümleyi yeniden inceleyerek, anlamını irdeleyiniz.

Until now, environmental influences on development have been very difficult to test because scientists have been unable to observe a baby for long enough in its home environment.

environmental influences = çevresel etkiler... ["environmental conditioning" = çevresel koşullama / koşullanma] [Karşıtanlamlı: "genetic makeup" = genetic yapı... "congenital" /kın-CE-nitl/ = doğuştan, "fıtraten"...]

to observe (for) long enough = yeterli süre gözlemlemek... ("for" kullanılmaması daha yaygın)

The project started recording nine months ago when Professor Roy's newborn son left hospital.

newborn = yenidoğan, yenidoğmuş... Bu cümlenin en ilginç yönü, "şahıslandırma" (personification) yapılarak, "proje kaydetmeğe başladı" şeklinde bir ifade kullanılmış olmasıdır. Bunu Türkçe'ye, "Proje çerçevesinde kayıtlar tutulmağa başlandı" şeklinde edilgen yapıile çevirmek daha doğrudur.

Since then a "big brother" network of 14 microphones and 11 omni-directional cameras has been recording his son's waking hours.

since then = o zamandan buzamana; o günden bugüne... omni-directional = her yöne dönebilen... "big brother" network = gözetleme ağı... omni-directional = her yöne dönebilen... sleeping hours X waking hours = uykuda geçen X uyanık durumda geçen saatler...

19th May 2006

This week's stories are from http://www.ananova.com/... All passages are subject to modification in keeping with this Ezine's TESL -- teaching of English as a second language -- policies.]

 
 
 

 

   Dergimizi beğeniyorsanız, lütfen dostlarınıza da

   öneriniz, iletiniz, gönderiniz...

 

   Teşekkürler, Sayın Üyeler...

 

 

Listemize Katılmak için: http://groups.yahoo.com/group/pratik-ingilizce

Veya Doğrudan Bana e-Posta Atınız: --> İzbul

Listemizden Ayrılmak İçin:  pratik-ingilizce-unsubscribe@yahoogroups.com

 

       

WEB SİTEMİZ:

ANASAYFA     TESTLER     OKUMA   EĞLENCE

ALMANAK   KAYNAKLAR   FIKRA    KONUŞMA

KARİKATÜR   İSTER İNAN   BİLMECE   DERGİ

 

 

   Onu daha önceleri tanımamış olduğunuz için

   çok, çok, çok üzüleceksiniz:

 

ESSENTIAL  ENGLISH

FOR  TURKS

 
 

Doğru Kaynak !!

 

 

Kampanyaları İnceleyiniz

 

   BİLGİ