Doç. Dr. Yalçın İzbul

Free Bilingual E-Zine

PRACTICAL ENGLISH FOR TURKS

YAHOO Uluslararası İngilizce Öğretim Grupları

2003 - 2005 DÜNYA BİRİNCİSİ !!

October 19, 2005

Series PF -- # 001

 

 

 

There ain't a single thing in a foreign tongue that ain't a catch 22 for the non-native speaker. -- the Sage İzbulismus, circa A.D. 2000.

İNGİLİZCE'NİN PÜF NOKTALARI - 001

 

This catch, and that catch, and all the catches in between...

O püf noktası, bu püf noktası ve aradaki bütün püf noktaları...

Kısa Açıklama: Yabancı bir dil bizler için heyecan verici, ama esrar ve tehlike dolu, yepyeni bir ortamdır. Anadili konuşanlar, suda balık misali, o ortamın (bizler için) bilinmezliklerini -- siz sormadıkça -- görmez, çözgülemez...

Pek bir kibarlardır da... Eksiklerinizi, yanlışlarınızı pek düzeltmezler. (Ama, hiç olmazsa, eğlenceli bulup, uluorta gülmezler de...)

Yıllardan beri, derslerimde yada çalışmalarımda varlığının farkına vardığım bu tür güçlükleri bir kenara not etmiştim. Şimdi bunları, Eğitim Setimin "onuncu ve sonuncu" kitabı olarak biraraya getirmeğe karar verdim. Önümüzdeki birkaç ay boyunca, bir bölümünü her hafta bu bültenlere taşıyıp sizlerle paylaşmağa çalışacağım.

Görüş ve önerileriniz kuşkusuz benim için çok önemli; ama her gramer kitabında cevabını bulabileceğiniz "simple present tense'i anlatır mısınız" türünden öneriler getirmeyiniz. Buradaki amacım çok farklı... Apayrı bir dil-kültür geleneğine sahip bizler için İngilizce'nin "esrar ve tehlike dolu" püf noktalarını yakalamak istiyorum...

Bunları belli bir konu veya bilgi düzeyi sıralamasına koymuyorum. Kimileri "elementary" düzeyde, kimileri ise ancak "highly advanced" düzeyde dil bilenlerin harcı olacak. Böylesi bence daha heyecanlı ve sürükleyici olacak.

Herzamanki selam, saygı ve sevgilerimle, Yalçın İzbul

Note: Catch 22 is a savagely funny, bitter, and terrifying novel by the American writer Joseph Heller, first published in 1961... It is  -- to my mind -- one of the most meaningful interpretative novels of the twentieth century.

Bir noktayı hiç unutmayınız: Arada bir EGO'nuzu yaralamayan bir hoca asla dostunuz değildir...

29 madde halinde dergimiz bünyesinde yayınlanmış olan bu dizi, Eğitim Seti'mizde yer alan İngilizce'nin Püf Noktaları (Şubat 2006 itibariyle toplam 95 madde) başlıklı kitabımızdan alınmıştır. Yayın haklarının tarafımıza ait olduğunu hatırlatmak isterim.

 

 

 MESAJ            E-KİTAP            CD

 

 

 

[Buradaki sıralama görüş ve önerileriniz içindir.

Kitaptaki sıralama farklıdır.]

 # 001

 AREN'T I?

Öyle değil mi?.. Öyle değil miyim?..

Birinci tekil kişi "ben" tarafından, kendi söylediklerine yönelik onay isteyen eklenti soru tipine ("kuyruk sorusu" -- tag questions) birkaç örnek verelim önce:

I wouldn't do such a thing, would I? Ben böyle birşey yapmam, öyle değil mi? (= Yapmayacağımı biliyorsun, değil mi?)

Well, I didn't do it, did I? Eee, sonuçta yapmadım, yaptım mı?]

I said I would not do it, didn't I? Yapmayacağımı söylemiştim, öyle değil mi? [Söylerken "would not" bölümünü vurgulayınız.]

I couldn't've [could not have] inflicted that pain on my own family, my dear friend, could I? O acıyı kendi aileme çektiremezdim, öyle değil mi, aziz dostum?

I am not so stupid after all, am I? Pek o kadar da aptal değilmişim meğerse, öyle değil mi? [Dikkat: "after all" Türkçe'ye zor çeviri verenlerden. Aşağıda irdeleyeceğim.]

Peki ya eklenti sorumuz "I am ........, am I not? şeklinde ise, kısaltılması nasıl yapılacaktır?

İşte eklenti sorular arasındaki tek düzensiz yapı burada karşımıza çıkıyor. Nedeni ise "fonetik" olanaksızlık, yani "am I not?" sorusunun kısaltılarak telaffuzunun olanaksızlığıdır. [İsterseniz, /m-not-ay/ filan bişiler söleyip kendi halinize gülmeyi deneyebilirsiniz.]

O halde, seçenekleriniz?

İşi uzatıp, "I am ...... , am I not?" diyebilirsiniz.

Ama yaygın uygulama, "I am ...... , aren't I?" şeklindeki "kısaltma" yönündedir. Örnekler:

I am the boss around here, aren't I? Bana bak, burada patron benim herhalde, öyle değil mi? [Çevirilerime "olası ses tonu"ndan çıkarsanabilecek anlamı da katıyorum: Burada, alay veya çıkışma tonu ile]

Why aren't I getting my email subscriptions? Can you tell me why I am not getting my email subscriptions? (Mealen: Dergilerim neden ulaşmıyor bana?)

Gülfidan stared at the ceiling, and then calmly said "I am going to die very soon, doctor, aren't I?" ("Gülfidan'ın Gözyaşları" adlı fırk TV dizisinden...)

How dare you question my right to criticise? I am a paying member of this club, aren't I? Eleştirme hakkımı ne cüretle sorguluyorsunuz? Bu kulübün aidat ödeyen bir üyesiyim , öyle değil mi?

Man! Aren't I lucky!!  Hey be! Vay be! Vay be adamım! Ne şanslıyım ama!! -- [Biliyorsunuz bu tür ünlemler, ses tonuna göre, gerçek duygudan kinayeye kadar hertürlü nüansı yansıtabilir. Aşağıdaki de böyle:]

Aren't I clever!! Aren't I a clever one!!  Zekiyim, di mi !! Ne zekiyim ama !!

 # 002

 AFTER ALL

Türkçe'ye zor çeviri veren deyimlerden bir örnek

Bu deyimi genelde "nede olsa" deyişimizle karşılayabiliyoruz; ama çoğunlukla tümcenin gelişine bakıp nasıl denk getirirsek öyle çevirmekte yarar var. İşte örnekler:

No wonder he did so badly in the finals; after all, he didn't put in much of an effort, did he? Finallerde bu derece başarısız olmasını şaşmamalı; nede olsa, pek fazla bir gayret göstermedi, öyle değil mi?

Oil and water do not mix after all. Nede olsa su ve yağ birbirine karışmaz.

I wasn't expecting to see her at the meeting; she hadn't shown much interest in the subject after all. Nede olsa, konuya pek fazla ilgi göstermemişti.

Customers aren't so stupid after all. Nede olsa, müşteriler de o kadar aptal değil, öyle değil mi!

[Not: Lütfen bana "nede" nin ayrı yazılması gerektiği yolunda mesaj atmak zahmetine girmeyiniz. Bunu bir kalıp olarak görüyor ve bu şekilde yazıyorum.]

Yukardaki iki örnekte, "nede olsa... unutmamalıyız ki..." gibi bir anlamla, unutulmuş veya atlanmış önemli bir neden veya bakış açısından söz ediyoruz ve deyimi "konuyu açış/değinme" sözü olarak kullanıyoruz. Bu kullanımda, tümceliğin başına veya sonuna yerleştirebiliriz.

Şimdi, aşağıdaki "şimdi öyle anlaşılıyor ki, meğerse..." anlamına dikkat ediniz:

Atatürk was right, after all, in thinking there would be some people in the future who would betray his reforms. to betray = ihanet etmek...

They found traces of ice at the bottom of some of the craters. Was Mars once inhabited after all? Yoksa meğerse Mars da bir zamanlar hayat varmıymış?

Bir başka boyutta ise bu deyim, "beklentinin aksine gerçekleşme" kavramını aktarabiliyor, veya bunun açıklanmasını içerebiliyor. Bu anlatımlarda "after all" genelde tümcelik sonunda yer alacaktır. Türkçe'ye çevirirken, bir şeyler bulup denkleştirmek dışında bir öneri getiremiyorum. En iyisi örneklere bakmak:

[Telefonda / on the phone:] I was planning to visit you this evening; but I'm afraid I'm not free after all. ...... , ama korkarım gelemiyorum (çünkü beklenmedik durumlar oldu).

 

I expected he would fail the test; but he passed after all. Testi geçemeyeceğini düşünüyordum; ama geçti işte! [Tümcenin gelişine ve ses tonuna göre, şaşkınlıktan ferahlamaya türlü duygular iletebilir.]


It wasn't so bad was it, after all? Eh, çok kötü değilmiş, öyle değil mi? (= beklediğimiz kadar) [Örneğin, diş hekimine gitmekten korkan çocuklara, seans sonrası söyleyebileceğiniz sözler.]

Bir başka kullanım olanağı da, kendisini oluşturan sözcüklerin kök anlamlarından kaynaklanıyor:

WHAT am I, after all, but a child, pleas’d with the sound of my own name? (Walt Whitman) = "herşey bir yana", "bütün bunları dikkate aldıktan sonra"...

veya,

You might almost say that Turkish is "in" the EU after all. But, let us not get euphoric. There lies a thorny path before us after all. Eh, ucu ucuna Türkiye SONUNDA, NİHAYET AT'ye "girdi" diyebiliriz. Ama hesapsız coşkuya kapılmayalım. nede olsa, önümüzde dikenli bir yol var.

Nede olsa = Herşey bir yana, herşeyden önce:

I think we should go and see Granny more often. She lives only a couple of streets away from us. and, after all,  we haven't seen her for ages. Anneanneyi (veya, babaanneyı) daha sık ziyaret etmeliyiz. Bizden birkaç sokak ilerde oturuyor ve herşey bir yana, (= herşeyden önce), uzun zamandır ziyaretine gitmedik.

After all, wasn't the slogan of this Government “We'll serve the people!”, and not “We'll serve our friends and relations!"? Herşey bir yana,  (= herşeyden önce), bu Hükumetin sloganı "Halka hizmet edeceğiz!" idi, "Dost ve akrabalara değil!" değil miydi?

 # 003

 LET ALONE

İşte sizlere ilginç bir tümce açılışı. Türkçe'ye çevirisi genelde, "Bırakın ......... 'i bir kenara, üstelik ........." şeklinde olur:

ÖRNEKLER:

She can't even boil potatoes, let alone cook a meal with them. Bırakın bir yana yemeğini yapmayı, patatesleri kaynatamayı bile beceremez...

She will buy any stupid gem she comes across, let alone these lovely diamonds. Önüne gelen hertürlü şapşal mücevheri satın alıyor; bu şahane elmasları mı almayacak?!

Is there even a scientific basis for psychology, let alone parapsychology -- or psychiatry for that matter? Parapsikolojiyi -- hatta aslına bakılacak olursa psikiatriyi de -- bir yana bırakın, psikoloji için bile bilimsel bir temel var mıdır? [Erbablarının aflarına sığınarak, vaktiyle bir psikiatrın bana "akıllı" raporu verdiği günden beridir bu alanları ciddiye alamıyorum. Not: "for that matter" deyimini aşağıda ayrıca ele alacağım.]

Turkish economy isn't even purring, let alone growling. Ekonomimiz, bırakın aslan gibi kükremeyi, kedi gibi bile mırnavlamıyor...

 # 004

 FOR THAT MATTER

Bilmedikçe, çok zorlayacak bir başka deyim daha... Türkçe'ye çevirisi genelde, "aslına bakılacak olursa," veya "Aslında," şeklinde olabiliyor. [Az bir olasılıkla da olsa "bu madde için" anlamı ile karışmaması için, virgülle ayırmakta yarar var.]

You can view this page with your IE or with any other browser, for that matter. Internet Explorer yada aslına bakılacak olursa herhangi bir başka web tarayıcı ile...

We have some problems with the boiler and with the whole new system, for that matter. Isıtıcı kazanla sorunlarımız var. Aslında, bütün yeni sistemle sorunlar yaşıyoruz.

In the computer industry, or any industry for that matter, if you are not re-investing you are not growing. Bilgisayar sanayiinde -- yada aslına bakılacak olursa bütün sanayilerde -- eğer kazandıklarınızla yenıden yatırım yapmıyorsanız büyüyemezsiniz.

We still have no idea what an electron really is (or what quantum physics talks about anyway, for that matter)! Bir elektron gerçekte neyin nesidir, hala bir fikrimiz yok. Aslına bakılacak olursa, kuantum fiziği her halükârda neden söz ediyor, aslında ondan da haberimiz yok!

Whatever happened to family planning and, for that matter, to the country's population policies on the whole? N'oldu yahu, aile planlaması (mevzuuna) ve aslına bakılacak olursa ülkenin genelde nüfus siyasetine? on the whole = genelde

How much do we know about the Mediterranean seal (or about the sea mammals in general, for that matter)? Akdeniz foku (yada aslında genel olarak deniz memelileri) hakkında ne biliyoruz ki?

You know nothing about the Mediterranean seal. Nor does anyone else here, for that matter! (Beyefendi/Hanımefendi!) Akdeniz foku hakkında hiçbirşey bilmiyorsunuz. Aslında burada bulunan kimsenin de herhangi bir fikri yok!

The sources of pollution of the Gediz or for that matter any other river can be classified broadly into two categories. Namely; ...... (der, ve anlatmağa devam edersiniz) -- Gediz veya aslında herhangi başka bir akarsuyun kirlenme sorunları başlıca iki kategoride sınıflanabilir: bunlar ...

 

 

         

 

 

 

Dergimizi beğeniyorsanız, lütfen dostlarınıza da öneriniz,

iletiniz, gönderiniz... Teşekkürler, Sayın Üyeler...

WEB SİTEMİZ:

ANASAYFA        TESTLER        OKUMA        EĞLENCE        ALMANAK

KAYNAKLAR     FIKRA     KARİKATÜR     KONUŞMA      İSTER İNAN

*  *  *  *  *

Listemize Katılmak için: http://groups.yahoo.com/group/pratik-ingilizce

Veya Doğrudan Bana e-Posta Atınız: --> İzbul

Listemizden Ayrılmak İçin:  pratik-ingilizce-unsubscribe@yahoogroups.com