Doç. Dr. Yalçın İzbul

Free Bilingual E-Zine

PRACTICAL ENGLISH FOR TURKS

YAHOO Uluslararası İngilizce Öğretim Grupları

Herzaman İlk Sıralarda

2003 - 2005 DÜNYA BİRİNCİSİ !!

February 24, 2011

Series PF -- # 001

 

 

 

There ain't a single thing in a foreign tongue that ain't a catch 22 for the non-native speaker. -- the Sage İzbulismus, circa A.D. 2000.

İNGİLİZCE'NİN PÜF NOKTALARI - 001

 

This catch, and that catch, and all the catches in between...

O püf noktası, bu püf noktası ve aradaki bütün püf noktaları...

Kısa Açıklama: Yabancı bir dil bizler için heyecan verici, ama esrar ve tehlike dolu, yepyeni bir ortamdır. Anadili konuşanlar, suda balık misali, o ortamın (bizler için) bilinmezliklerini -- siz sormadıkça -- görmez, çözgülemez...

Pek bir kibarlardır da... Eksiklerinizi, yanlışlarınızı pek düzeltmezler. (Ama, hiç olmazsa, eğlenceli bulup, uluorta gülmezler de...)

Yıllardan beri, derslerimde yada çalışmalarımda varlığının farkına vardığım bu tür güçlükleri bir kenara not etmiştim. Daha bunları, Eğitim Seti'min bir kitabı olarak biraraya getirdim (2001). Mart 2011'de Dokuzuncu Sürümünü yapıyorum.

Görüş ve önerileriniz kuşkusuz benim için çok önemli; ama her gramer kitabında cevabını bulabileceğiniz "simple present tense'i anlatır mısınız" türünden öneriler getirmeyiniz. Buradaki amacım çok farklı... Apayrı bir dil-kültür geleneğine sahip bizler için İngilizce'nin "esrar ve tehlike dolu" püf noktalarını yakalamak istiyorum...

Bunları belli bir konu veya bilgi düzeyi sıralamasına koymuyorum. Kimileri "elementary" düzeyde, kimileri ise ancak "highly advanced" düzeyde dil bilenlerin harcı olacak. Böylesi bence daha heyecanlı ve sürükleyici olacak.

Herzamanki selam, saygı ve sevgilerimle, Yalçın İzbul

Note: Catch 22 is a savagely funny, bitter, and terrifying novel by the American writer Joseph Heller, first published in 1961... It is  -- to my mind -- one of the most meaningful interpretative novels of the twentieth century.

Bir noktayı hiç unutmayınız: Arada bir EGO'nuzu yaralamayan bir hoca asla dostunuz değildir...

Otuz madde halinde burada ve dergimiz bünyesinde yayınlamış olduğum bu dizi, 10 Kitaplı Eğitim Seti'miz içinde yer alan İngilizce'nin Püf Noktaları  başlıklı kitabımızdan alınmıştır. (Toplam yüzellidört madde ve ayrıca bir dizi kısa notlar.) Yayın haklarının saklı olduğunu hatırlatmak isterim.

ünlü sözler yazı copyrightünlü sözler, özdeyişler Doç. Dr. Yalçın İzbul  ünlü sözler, özdeyişler mail

 

 

 MESAJ            E-KİTAP            CD

 

 

 

[Buradaki sıralama görüş ve önerileriniz içindir.

Kitaptaki sıralama farklıdır.]

 # 002

 AREN'T I ?

Öyle değil mi?.. Öyle değil miyim?..

Bir düzcümleye eklenerek onu soruya dönüştüren "kuyruk sorusu" yapıları (tag questions veya question tags)  bütün gramer kitaplarında yeterince ayrıntılı gösterilir. Türkçe'deki genel karşılığı "değil mi?... öyle değil mi?... di mi?... öyle değil mi ama?"  ifadeleri olan bir yapıdır. Tonlama özellikleriyle, hayli teatral hatta tiyatrovâri ustalığa açık yapılardır. Bilgi talep etme, onay isteme, karşısındaki kişiyi konuşmaya davet etme gibi işlevlerle kullanılabilirler.

Bu eklenti sorularda, anacümlecikteki eylem (verb + modal) yankılanır. Eklenen soru, uygun adıl (zamir, pronoun) ve yardımcı fiilden (modal) oluşur. Tense ve kullanılacak yardımcı fiili (modal) açısından son derece düzenli yapılardır. (Ancak bir koşulla: Yankılamada anlam önplandır.  Cümlenin mantığı, özellikle "Olur mu?... Tamam mı?..." anlamı taşıyan emir cümlelerinde, yapısal (morfolojik) motamot tekrara kurban edilmez. Örnek: "Don't forget to bring along your guitar, will you?" -- Gitarını (da) getirmeyi unutma, olur mu / tamam mı?"

Evet, son derece düzenli yapılardır, ama bir pürüzle...

Önce, birinci tekil kişi "ben" tarafından, kendi söylediklerine yönelik onay isteyen birkaç örnek verelim:

I wouldn't do such a thing, would I? Ben böyle birşey yapmam, öyle değil mi? [= "Yapmayacağımı bilirsin, değil mi?" Serzeniş tonunda, veya alaycı "Yaptım bile" tonunda.]

Well, I didn't do it, did I? ["Eee, yani sonuçta yapmadım, yaptım mı?" Çıkışma tonunda]

I said I would not do it, didn't I? [Yapmayacağımı söylemiştim, öyle değil mi? Nitekim de yapmadım. Söylerken "would not" veya "not" bölümünü vurgulayınız.]

I couldn't've [could not have] inflicted that pain on my own family, my dear friend, could I? [O acıyı kendi aileme çektiremezdim, öyle değil mi, aziz dostum?]

I am not so stupid after all, am I? [Pek o kadar da aptal değilmişim ne de olsa, öyle değil mi?] [Dikkat: "after all" Türkçe'ye zor çeviri veren bir deyimdir. "Bunca şeyden sonra, bunca şeye rağmen" der gibi... Ancak çoğu zaman "ne de olsa" iyi bir çeviridir.]

Peki ya eklenti sorumuz "I am ........ , am I not? şeklinde ise, kısaltılması nasıl yapılacaktır? İşte eklenti sorular arasındaki tek düzensiz yapı burada karşımıza çıkıyor. Nedeni ise "am I not?" sorusunun kısaltılarak telaffuzunun taşıyacağı zorluktur. Deneyiniz, isterseniz: "Mn-ıt-ai?"    [Bununla birlikte, Britanya'nın bazı yörelerinde rastlanmıyor değildir. Ayrıntıya girmeyeceğim.]

Seçenekleriniz: İşi uzatıp, "........ , am I not?" diyebilirsiniz. Ama yaygın uygulama, "........ , aren't I?"  şeklindeki "kısaltma" yönündedir. [Kimileri ilk seçeneği formel dil, ikincisini günlük dil kullanımı şeklinde niteler.] Örnekler:

I am the boss around here, aren't I? = Bana bak, burada patron benim herhalde, öyle değil mi? [Olası ses tonu: alay veya çıkışma]

Why aren't I getting my email subscriptions? Can you tell me why I am not getting my email subscriptions? [Mealen: Söyler misiniz, e-posta abone bültenlerim neden ulaşmıyor bana?]

Gülfidan stared at the ceiling, and then calmly said "I am going to die very soon, doctor, aren't I?" ["Gülfidan'ın Gözyaşları" adlı fırk TV dizisinden...]

How dare you question my right to criticise? I am a paying member of this club, aren't I? Eleştirme hakkımı ne cüretle sorguluyorsunuz? Bu kulübün aidat ödeyen bir üyesiyim , öyle değil mi?

Man! Aren't I lucky!!  Hey be! Vay be! Vay be adamım! Ne şanslıyım ama!! -- [Biliyorsunuz bu tür ünlemler, ses tonuna göre, gerçek duygudan kinayeye kadar hertürlü nüansı yansıtabilir. Aşağıdaki de böyle:]

Aren't I clever!! Aren't I a clever one!!  Zekiyim, di mi !! Ulan, ne zekiyim be! Ne zekiyim ama !!

Saydam olmayan deyim ve deyişler bölümünden:

 # 002

 AFTER ALL

Türkçe'ye zor çeviri veren deyimlerden bir örnek

Bu deyimi genelde "ne de olsa" deyişimizle karşılayabiliyoruz; ama çoğunlukla cümlenin gelişine bakıp nasıl denk getirirsek öyle çevirmekte yarar var. İşte örnekler:

No wonder he did so badly in the finals; after all, he didn't put in much of an effort, did he? Finallerde bu derece başarısız olmasını şaşmamalı; ne de olsa, pek fazla bir gayret göstermedi, öyle değil mi?

After all, oil and water do not mix together. Ne de olsa su ve yağ birbirine karışmaz.

I wasn't expecting to see her at the meeting; she hadn't shown much interest in the subject after all. Ne de olsa, konuya pek fazla ilgi göstermemişti.

Customers aren't so stupid after all. Ne de olsa, müşteriler de o kadar aptal değil, öyle değil mi!

Yukardaki örneklerde, Türkçe'ye "ne de olsa..." şeklinde çevirdiğimiz bir anlamla gördüğümüz bu önemli deyim, cümleciğin başına veya sonuna gelebilir.

Şimdi de, aşağıdaki "şimdi öyle anlaşılıyor ki, meğerse..." anlamına dikkat ediniz:

Atatürk was right, after all, in thinking there would be some people in the future who would betray his reforms. to betray = ihanet etmek...

They found traces of ice at the bottom of some of the craters. Was Mars once inhabited after all? Yoksa meğerse Mars da bir zamanlar hayat varmıymış? (=bunca tartışmadan sonra şimdi anlaşılıyor ki...)

Bir başka boyutta ise bu deyim, "beklentinin aksine gerçekleşme" kavramını aktarabiliyor, veya bunun açıklanmasını içerebiliyor. Bu anlatımlarda "after all" genelde cümlecik sonunda yer alacaktır. Türkçe'ye çevirirken, bir şeyler bulup denkleştirmek dışında bir öneri getiremiyorum. En iyisi örneklere bakmak:

[Telefonda / on the phone:] I was planning to visit you this evening; but I'm afraid I'm not free after all. ...... , ama korkarım gelemiyorum (çünkü beklenmedik durumlar oldu / meğerse programım varmış).

I expected he would fail the test; but he passed after all. Testi geçemeyeceğini düşünüyordum; ama geçti işte! [Cümlenin gelişine ve ses tonuna göre, şaşkınlıktan ferahlamaya türlü duygular iletebilir.]

It wasn't so bad was it, after all? Eh, çok kötü değilmiş, öyle değil mi? (= beklediğimiz kadar) [Örneğin, diş hekimine gitmekten korkan çocuklara, seans sonrası söyleyebileceğiniz sözler.]

Bir başka kullanım olanağı da, kendisini oluşturan sözcüklerin kök anlamlarından kaynaklanıyor:

WHAT am I, after all, but a child, pleas’d with the sound of my own name? (Walt Whitman) = "herşey bir yana", "bütün bunları dikkate aldıktan sonra"...

veya,

You might almost say that Turkland is "in" the EU after all. But, let us not get euphoric. There lies a thorny path before us after all. Eh, ucu ucuna Türkiye sonunda/nihayet AT'ye "girdi" diyebiliriz. Ama hesapsız coşkuya kapılmayalım. ne de olsa, önümüzde dikenli bir yol var.

Herşey bir yana, herşeyden önce:

I think we should go and see Granny more often. She lives only a couple of streets away from us. and, after all,  we haven't seen her for ages. Anneanneyi (veya, babaanneyı) daha sık ziyaret etmeliyiz. Bizden birkaç sokak ilerde oturuyor ve herşey bir yana, (= herşeyden önce), uzun zamandır ziyaretine gitmedik.

I am surprised to hear that he isn't giving you a helping hand. After all, wasn't our agreement “One for all and all for one?" Sana yardım etmiyor olmasına şaşırdım. Herşey bir yana, andlaşmamız "Birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için," değil miydi?

 # 003

 LET ALONE

İşte sizlere ilginç bir cümle açılışı. Türkçe'ye çevirisi genelde, "Bırakın ......... 'i bir kenara, üstelik ........." şeklinde olur. Yani, "yalnızca X değil, üstelik Y":

ÖRNEKLER:

She can't even boil potatoes, let alone cook a meal with them. Bırakın bir yana patates yemeği yapmayı, patates kaynatamayı bile beceremez...

She will buy any stupid gem she comes across, let alone these lovely diamonds. Önüne gelen hertürlü şapşal mücevheri satın alıyor; bu şahane elmasları mı almayacak?!

Is there even a scientific basis for psychology, let alone parapsychology -- or psychiatry for that matter? Parapsikolojiyi -- hatta aslına bakılacak olursa psikiatriyi de -- bir yana bırakın, psikoloji için bile bilimsel bir temel var mıdır? ["for that matter" deyimini bir önceki maddede incelemiştik.]

Turkish economy isn't even purring, let alone growling. Ekonomimiz, bırakın aslan gibi kükremeyi, kedi gibi bile mırnavlamıyor...

 # 004

 FOR THAT MATTER

Aslına bakılacak olursa...

Bilmedikçe, çok zorlayacak bir başka deyim daha... Türkçe'ye çevirisi genelde, "Aslına bakılacak olursa," veya "Aslında," şeklinde olabiliyor. [Küçük bir olasılıkla da olsa, "bu madde için" anlamı ile karışmaması için, zorunlu olmamakla birlikte, virgülle ayırmakta yarar var.]

You can view this page with your IE or with any other browser, for that matter. Internet Explorer yada aslına bakılacak olursa herhangi bir başka web tarayıcı ile görüntüleyebilirsiniz.

We have some problems with the boiler and with the whole new system, for that matter. Isıtıcı kazanla sorunlarımız var. Aslında, bütün yeni sistemle sorunlar yaşıyoruz.

In the computer industry, or any industry for that matter, if you are not re-investing you are not growing. Bilgisayar sanayiinde -- ya da aslına bakılacak olursa bütün sanayilerde -- eğer kazandıklarınızla yeniden yatırım yapmıyorsanız büyüyemezsiniz.

We still have no idea what an electron really is (or what quantum physics talks about anyway, for that matter)! Bir elektron gerçekte neyin nesidir, hala bir fikrimiz yok. Aslına bakılacak olursa, kuantum fiziği her halükârda neden söz ediyor, aslında ondan da haberimiz yok!

Whatever happened to family planning and, for that matter, to the country's population policies on the whole? N'oldu yahu, aile planlaması (mevzuuna) ve aslına bakılacak olursa ülkenin genelde nüfus siyasetine? on the whole = genelde

How much do we know about the Mediterranean seal (or about the sea mammals in general, for that matter)? Akdeniz foku (ya da aslında genel olarak deniz memelileri) hakkında ne biliyoruz ki?

You know nothing about the Mediterranean seal. Nor does anyone else here, for that matter! (Beyefendi/Hanımefendi!) Akdeniz foku hakkında hiçbirşey bilmiyorsunuz. Aslında burada bulunan kimsenin de herhangi bir fikri yok!

The sources of pollution of the Gediz or for that matter of any other river can be classified broadly into two categories. Namely; ...... (der, ve anlatmağa devam edersiniz) -- Gediz veya aslında herhangi başka bir akarsuyun kirlenme sorunları başlıca iki kategoride sınıflanabilir: bunlar...

 # 001

 IT REMAINS TO BE SEEN

Bu deyişi Türkçe'ye, "İlerde göreceğiz..." şeklinde çevirebilirsiniz.

Açıklamasına gelince:

To remain = 1. kalmak, gitmemek; 2. olduğu durumda kalmak, değişiklik göstermemek; öyle olmakta devam etmek...

İkinci anlamı için örnek cümle:

 

The patient remained in the comatose state for another two hours.

Hasta iki saat daha koma durumunda kaldı... Koma durumu iki saat daha devam etti.

 

Öte yandan, mastar durumu, cümle içindeki görevi itibarıyla, çoğu zaman "amaç" belirtmek işleviyle kullanılır. Örnek: "I went there to see her." = "Oraya onu görmek için gittim."

Edilgen mastarlar için de durum aynıdır: "to be seen" = "görülmek"

aaa "görülmek için, görülmesi amacıyla"

Dolayısıyla, "remain to be seen" = "görülmek için olmakta" devam etmek.

aaa "Görülecek olmak durumu" sürüyor"...

aaa Yani, henüz görmedik;

aaa Yani, "ilerde göreceğiz"...

*  *  * * *

Bu yapının ardından, standart şekilde, bir soru sözcüğü, bir soru öbeği veya if / whether bağlacı ile başlayan bir isim-cümlecik gelir. Bu cümleciğin düzcümle şeklinde olacağına (yani, soru biçiminde olamayacağına) dikkat ediniz (çünkü yancümleler soru şeklinde olamaz).

İşte örnek cümleler:

Whether these measures will be adequate to save the industry from total collapse remains to be seen.  Bu önlemlerin sanayii tamamen çökmekten koruyup koruyamayacağını ilerde göreceğiz.

It remains to be seen whether or not the Party will keep their promise not to bring up the adultery issue again -- as the talks with the EU progress. AB ile görüşmeler ilerledikçe, Parti'nin zina meselesini yeniden masaya getirmeme sözünü tutup tutmayacağını ilerde göreceğiz... (adultery /ı-DAL-tıri/ = zina)

It remains to be seen how these developments will affect the country's future. It remains to be seen what effects these developments will have in the shaping of our country's future. to affect = etkilemek (fiil)... effect = etki, sonuç (ad)...

It remains to be seen just where all these tensions will lead us next. Bütün bu gerilimlerin bizi bir sonra nereye götüreceğini ilerde göreceğiz.

Things look promising for the time being, but will Turkland have an easy ride into the EU? That remains to be seen. Herbirşeyler şimdilik umut verici görünüyor. Ama acaba Türkiye'nin Avrupa Topluluğu yolu engebesiz olabilecek mi? Bunu ilerde göreceğiz... (to have an easy ride = işlerin tırısın tırıs gitmesi, zorluklarla karşılaşmamak)

It remains to be seen if Fenerbahçe, through these strict measures, can recover from their present difficulties. Fenerbahçe'nin bu sert önlemlerle şimdiki zorluklarından kurtulup kurtulamayacağını ilerde göreceğiz. (strict measures = sert, katı önlemler; zecri tedbirler)

BAŞA DÖNÜŞ

 

 

         

 

 

 

Dergimizi beğeniyorsanız, lütfen dostlarınıza da öneriniz,

iletiniz, gönderiniz... Teşekkürler, Sayın Üyeler...

WEB SİTEMİZ:

ANASAYFA        TESTLER        OKUMA        EĞLENCE        ALMANAK

KAYNAKLAR     FIKRA     KARİKATÜR     KONUŞMA      İSTER İNAN

*  *  *  *  *

Listemize Katılmak için: http://groups.yahoo.com/group/pratik-ingilizce

Veya Doğrudan Bana e-Posta Atınız: --> İzbul

Listemizden Ayrılmak İçin:  pratik-ingilizce-unsubscribe@yahoogroups.com