Doç. Dr. Yalçın İzbul

Free Bilingual E-Zine

PRACTICAL ENGLISH FOR TURKS

YAHOO Uluslararası İngilizce Öğretim Grupları

2003 - 2005 DÜNYA BİRİNCİSİ !!

October 26, 2005

Series PF -- # 002

 

 

 

There ain't a single thing in a foreign tongue that ain't a catch 22 for the non-native speaker. -- the Sage İzbulismus, circa A.D. 2000.

İNGİLİZCE'NİN PÜF NOKTALARI - 002

 

This catch, and that catch, and all the catches in between...

O püf noktası, bu püf noktası ve aradaki bütün püf noktaları...

To view the back issues in this series, Please START HERE.

 

 

 

 MESAJ            E-KİTAP            CD

 

 

 

[Buradaki sıralama görüş ve önerileriniz içindir.

Kitaptaki sıralama ilavelerle farklı olacaktır.]

 # 005

 AGO and BEFORE

[For Intermediate Grades]

"Indirect (Reported) Speech" konusunda öğretilen bir kural vardır: "Asıl" tümcede "ago" sözcüğü geçmişse, üçüncü kişiye aktarırken bunu "before" sözcüğüne değiştirmemiz gerekiyor:

"I saw him two days ago."
She told me that she had seen him two days before.

(= two days previously)

"I saw him a week ago."
She told me that she had seen him the week before.

(= one week previously, the previous week)

Acaba neden?

Çünkü "ago" sözcüğü, içinde bulunduğumuz andan geriye doğru yapılan bir hesaplamadır:

I met him two weeks ago. = bugün itibariyle iki hafta önce

How long ago did you last see him? = bugün itibariyle en son nezaman?

How long ago did you receive your last raise? = Son ücret zammınızı bugün itibariyle en son nezaman aldınız?

"Before" sözcüğü ise, ezelden ebede akan zaman çizgisindeki herhangi bir noktanın öncesine gönderimde bulunur:

I had met him two weeks before. = (sözünü ettiğimiz geçmişteki o olayın) İki hafta öncesinde kendisini görmüştüm

How long before had you last seen him? = (sözünü ettiğimiz olaydan) Nekadar zaman önce kendisini görmüştünüz?

How long before had you booked your ticket before (you actually undertook your trip)? = (Yolculuğa çıkmadan) Nekadar zaman önce biletinizi ayırtmıştınız?

Aşağıdaki ikili durumları kendi içlerinde karşılaştıralım:

(1) Two years ago, I visited my home town, (2) which I had left two years before (=previously). Açıklaması: ziyaret 2 yıl önceydi; kişinin kentten ayrılışı ise ziyaretin de 2 yıl öncesinde gerçekleşmişti (bugün itibarıyla 4 yıl önce).

(1) Ahmet: "I ran into her in the metro the other day." Mehmet: "How long ago was that?" Ahmet: "Kendisine geçen gün metroda rastladım." Mehmet: "Nekadar süre önceydi bu?" (= bugün itibarıyla)

(2) Ahmet: "Our previous house was completely destroyed in a fire." Mehmet: "How long before had you moved in?" Ahmet: "Bir önceki evimiz bir yangında tamamen tahrip oldu/olmuştu." Mehmet: "(O eve) Nekadar süre önce taşınmıştınız?"

Dikkat ederseniz, "şu andan geriye" kavramı AGO kullanımını; "o andan geriye" kavramı ise past perfect tense ile BEFORE kullanımını gerektirdi. Ama bu durum yalnızca past boyutunu bağlamıyor; future boyutu için de geçerlidir:

Today is Monday. I can only bring you the plans on Thusday, though I will have finished them long before. = Planları size ancak Perşembe günü getirebilirim -- gerçi çok öncesinde bitirmiş olacağım ama.

How long before do/will I have to book my ticket? = (Yolculuğa çıkmadan) nekadar zaman önce biletimi ayırtmak zorundayım/zorunda kalacağım?

ARA NOT:

Bununla birlikte, "how long ago" soru kalıbının yaygınlığından dolayı, aşağıdaki tümcelerde "before" yerine "ago" kullanırsanız, korkmayın, giyotine çıkarmayacaklardır:

How long ago had you planned this?
How long ago had you uninstalled the program before reinstalling it ?
How long ago had you ordered it and how long did it take for it to arrive?

AÇIKLAMASI:

Biliyorsunuz, bu tip tümcelerde kişi, yer ve zaman belirteci bakımından yapılması "gereken" ZORUNLU DEĞİŞTİRİM listeleri öğrenciye "Indirect (Reported) Speech" konusu içinde ezberletilir.
(Bu listeleri Eğitim Setimiz ana kitabında veya herhangi bir gramer kitabında "Indirect Speech" konusunda bulabilirsiniz.)

Örnek:

A few says ago, Selma said to Meltem, "I ran into your brother yesterday."

Now, Meltem says to her brother, "Selma told me she had run into you the day before."

Amaaa -- bu noktaya dikkat buyurunuz -- aslında bunlar zaman ve zemine göre "mantığın gerektirdiği" kullanımlardır ve bu konu çok daha geniş bir çerçevede geçerlik taşır. Özellikle de, "tense" lerin deneyim alanlarımızı aralarında nasıl bölüştüklerini ilgilendirir.

Örneğin, arkadaşınızın "I saw your brother two days ago," sözünü,

Kardeşinize aynı gün içinde aktarıyorsanız, "iki gün önce" kavramı hala "iki gün önce" anlamına gelir:

I saw your brother two days ago.

She told me that she saw you two days ago.

Ama aradan birkaç gün geçtikten sonra aktarıyorsanız, "bugün" artık "o gün, geçen gün" niteliği kazanmıştır ve artık "geçmişteki bir noktanın öncesi" kavramını dile getirmek zorundayız:

I saw your brother two days ago.

She told me that she had seen you two days before.

Bir egzersiz yapalım:

EXERCISE

Verilen ipuçlarını değerlendirerek

dolaylı anlatıma çeviriniz:

 

Örnek 1:

She said, "I met him here two days ago."

(Bana bu sabah ve burada söyledi.)

Kurmamız gereken tümce:

She said she met him here two days ago.

Örnek 2:

She said, "I met him here two days ago."

(Bana birkaç gün önce ve başka yerde söyledi.)

Kurmamız gereken tümce:

She said she had met him there two days before.

 01  --  She said to me, "I can't come here tomorrow."

(Bana dün, burada söyledi.)

 02  --  She said to me, "I can't come here tomorrow."

(Dün söyledi; ve o sırada başka bir yerdeydik.)

 03  --  She said to me, "I can't come here tomorrow."

(Bana birkaç gün önce ve burada söyledi.)

 04  --  She said to me, "I can't come here tomorrow."

(Birkaç gün önce söyledi; o sırada başka bir yerdeydik.)

 05  --  She said to me, "Tell him I can't come here tomorrow."

(Bana bu sabah burada söyledi.)

 06  --  She said to me, "Tell him I can't come here tomorrow."

(Bana bu sabah söyledi; o sırada başka bir yerdeydik.)

 07  --  She said to me, "Tell him I can't come here tomorrow."

(Bana geçen gün başka bir yerde söyledi.)

 

BAĞLARKEN:

Bu tür değiştirimlerin zaman ve zemin'e göre yapılması gerektiğini gösteren bir ilginç örnek daha vermek isterim:

"The earth is round."

1) Eğer, "O anda ağzından çıkan sözler buydu" anlamında aktarıyorsanız = He pointed out (said) that the earth was round...

2) Eğer, "Şu genel gerçeğe işaret etti ki" anlamında aktarıyorsanız = He pointed out (said) that the earth is round...

Geriye bir tek önemli gözlem ve uyarı kalıyor: Bu "zaman ve zemin" mantığı, sınavlar için de geçerli midir? İtiraf etmeliyim ki, gönül rahatlığı ile "evet" diyemeyeceğim. Nede olsa, sınavlarda esasen sizin bu dönüştürmeleri bilip bilmediğinizi sınıyorlar...

Ama yine de, soruları hazırlayanların da, en az bizler kadar mantıklı olmaları için dualarımız eksik olmasın...

 # 006

 Many A, Many An, Many Another

[For the Truly Advanced]

 

We spent together many a splendored night

under those starlit Marmaris skies.
O yıldızların aydınlattığı Marmaris göklerinin altında

birlikte ne harika geceler geçirdik.

Bu konuyu "lirik" bir pencerede açtım; söz veriyorum, "lirik" bir pencerede kapatacağım. Ama önce aşağıdaki tümceleri ve çevirilerini inceleyiniz.

Çok sayıda örnek vereceğim: (Özellikle, tekil-çoğul kavramlarınızın zorlandığını hissedeceksiniz, ama kavram olarak hepsinin çoğul olduklarına dikkat ediniz.)

Behind many a successful businessman is a woman who manages his family and home life. Pekçok başarılı işadamının arkasında onun aile ve ev hayatını çekip çeviren bir kadın vardır.
Many a time from an initial mutual antipathy great friendships have sprung up.
Çoğu zaman, başlangıçtaki karşılıklı bir antipatinin ardından nice büyük dostluklar gelişmiştir.
Many an honest man's career has been ruined by the actions of his corrupt superiors. 
Birçok dürüst insanın kariyeri üstlerinin yolsuzlukları yüzünden mahfolmuştur.
Many a Iraqi young man were killed by trigger happy security officers. 
Pekçok Iraklı genç tetik çekmeyi pek bir seven (fazla tereddüt göstermeyen) güvenlik güçleri tarafından öldürülmüştü.
There are many a wicked man rolling in riches while their neighbours are going to bed on a hungry stomach. 
Komşuları aç yatarken zenginlik içinde yuvarlanan nice kötü ve zalim ruhlu adamlar var.
Many a man has gone to bed feeling well, only to wake up the next morning and find himself unable to move a finger.
Nice kişiler yatarken sağlıklı yatmış, ama sabah bir de bakmışlardır ki parmaklarını kıpırdatamayacak durumdalar. (Not: "only" nin bu kullanımı geçerlidir. Ana kitabımız "Mastarlar" bölümünde sözü edilmektedir; bu seride de bir ara sözünü etmeğe çalışacağım.)
Many another day will come.
Daha çoook günler olacak. Daha ne günler göreceğiz. (=Gün doğmadan neler doğar; başka fırsatlar da olur, vb.)

There are (will be) many a good concert this season. Bu sezon çok güzel konserler olacak, pekçok/birçok güzel konser olacak.

There are many a debate about the projected mosque on the Göztepe Park grounds. Göztepe Parkında düşünülen cami konusunda çok tartışma var / birçok tartışmalar var.

Atheism argues that there are many a priori disproofs of God.  Ateizm Tanrının yokluğu konusunda pekçok önsel kanıtlar olduğunu iddia eder.

There are many a touristic destinations in Turkey. Türkiye'de gidilecek çok sayıda turistik yer var.

There is many a touristic destination in Turkey. Türkiye'de gidilecek çok sayıda turistik yer var.

There is many a punctuation mistake in your paper. Ödevinde pekçok noktalama yanlışı var.

There is many a true word spoken in jest. Çoğu doğru söz vardır ki şakacıktan söylenmiştir.
There's many a man alive of no more value than a dead dog.
(Rejisör Ronald F. Maxwell'in "Gettysburg" filminden şahane bir replik) Yaşayan çoğu kişi vardır ki ölü bir köpekten fazla değer taşımazlar.
These websites have caused many a student to turn into plain copycats.
Bu websiteler pekçok öğrencinin düpedüz birer kopyacıya dönüşmesine yol açtılar.
Many a brave man was shot on horseback; and many a horse fell, flinging his rider off.
Kahraman pekçok adam atsırtında vurulmuş; nice atlar da vurulmuş, binicisini üzerinden atmıştır.
After Many a Summer Dies the Swan
("Brave New World" yazarı Aldous Huxley'den kitap adı)

Sanıyorum yeterince örnek gördük. Çıkaracağımız sonuçlar şunlardır: Bu yapılar "sıfat" sınıflamasına girer; tekil/çoğul adları nitelemekte kullanılabilir.

Tekil yada çoğul fiil alışlarını yeniden gözden geçiriniz. -- Tekil kullanım tercihinin fersah fersah çoğunlukta olduğunu göreceksiniz.

Anlamlarını ise çevirilerde irdelemiş olduk.

Birkaç örnek daha... Önce "Jamaica Farewell" adlı o güzel kalipso şarkısının chorus (=nakarat) bölümünü görelim:

Now I’m sad to say
I’m on my way
I won’t be back for many a day
My heart is down
My head is turning around
I had to leave a little girl in Kingston Town

Sağladığı lirik anlatım olanağı yanında, bu grup ifadeler kuşkusuz "oturaklı, tumturaklı" anlatımlar için de sağlam bir harçtır. Aşağıya, Louis Ginzberg'in ünlü "the Haggada" koleksiyonundan (The Legends of the Jews, 1909) bir bölüm alacağım. Göreceksiniz, insanların sorduğu sorular da bir, farklı dinlerin verdiği yanıtlar da...

But when Moses said: "O Lord of the world! Let me see by what law Thou dost govern the world; for I see that many a just man is lucky, but many a one is not; many a wicked man is lucky, but many a one is not; many a rich man is happy, but many a one is not; many a poor man is happy, but many a one is not;" then God answered: "Thou canst not grasp all the principles which I apply to the government of the world, but some of them shall I impart to thee.

Söz verdiğim gibi bu konuyu lirik bir pencerede kapatacağım. Çoğu zaman işaret etmişimdir: Yabancı dilde şarkı öğrenmek hem günlük deyim ve deyişlere aşinalık kazanmak hem de telaffuz açısından yararlı olduğu gibi, keyifli bir yoldur da. İşte sizlere 1950'lerin sentimental romantizminden "damardan" bir şarkı: [Not: "Many a" deyimini artık kabul ettiğinize göre, aşağıdaki "A many" versiyonunu da kabul ediverin; Hem zaten fazla merak iyi değildir... İkinci Not: Aşağıdaki çevirim, "sadık" olsun derken, güzelliğinden çok şey yitirdi tabii -- Şiir çevirisi ve güzel kadınlar için boşuna söylememişler o lafı...]

Love Is A Many Splendored Thing

 

Love is a many splendored thing

It's the April rose that only grows

     in the early spring;

Love is Nature's way of giving

A reason to be living,

The golden crown that

     makes a man a king;

 

Once on a high and windy hill,

In the morning mist two lovers kissed,

And the world stood still;

Then your fingers touched

     my silent heart,

And taught it how to sing;

Yes, true love is

     a many splendored thing

 

Aşk çok çok harika birşey

Nisan gülüdür o, yalnızca

     bahar erkeninde büyüyen

Doğa'nın veriş tarzıdır Aşk

Yaşamak için bir neden,

İnsanı hükümdar kılan altın bir taç

 

Bir zamanlar yüksek ve

     rüzgarlı bir tepede

Sabah sisinde öpüştü iki aşık

Ve dünya öylece durakaldı

Sonra sessiz kalbime dokundu

     parmakların

Ve öğretti nasıl söylenir şarkılar...

Evet, gerçek aşk

     çok harika birşey

 

 

 

 

         

 

 

 

Dergimizi beğeniyorsanız, lütfen dostlarınıza da öneriniz,

iletiniz, gönderiniz... Teşekkürler, Sayın Üyeler...

WEB SİTEMİZ:

ANASAYFA        TESTLER        OKUMA        EĞLENCE        ALMANAK

KAYNAKLAR     FIKRA     KARİKATÜR     KONUŞMA      İSTER İNAN

*  *  *  *  *

Listemize Katılmak için: http://groups.yahoo.com/group/pratik-ingilizce

Veya Doğrudan Bana e-Posta Atınız: --> İzbul

Listemizden Ayrılmak İçin:  pratik-ingilizce-unsubscribe@yahoogroups.com