Doç. Dr. Yalçın İzbul

Free Bilingual E-Zine

PRACTICAL ENGLISH FOR TURKS

YAHOO Uluslararası İngilizce Öğretim Grupları

2003 - 2005 DÜNYA BİRİNCİSİ !!

December 25, 2005

Series PF -- # 007

 

 

İNGİLİZCE'NİN PÜF NOKTALARI - 007

 

This catch, and that catch, and all the catches in between...

O püf noktası, bu püf noktası ve aradaki bütün püf noktaları...

To view the back issues in this series, Please START HERE.

 

 

 MESAJ            E-KİTAP            CD

 

 

 

[Buradaki sıralama görüş ve önerileriniz içindir.

Kitaptaki sıralama ilavelerle farklı olacaktır.]

 # 017

 SÖZCÜK DAĞARCIĞI

 "Kaç sözcük bilmeliyiz?"

Bir okuyucumuz soruyor:

"İleri derecede İngilizce konuşmak için gerekli kelime sayısı kaçtır?"

El cevap: Bin de olabilir, on bin de... Nerede, hangi konuda, ne düzeyde iletişim kurmak istediğinize bağlı.

"İleri derecede İngilizce konuşmak" kavramı,
herhangi bir konuda karşımızdakini tam anlamak... ve aramızdaki iletişimi, anlaşılabilir bir telaffuz, akıcı bir konuşma ve idiomatik ifadelerle sürdürmek şeklinde tanımlanabilir.

Kulak eğitimimiz, sesleme becerilerimiz, gramer ve yapı bilgimiz yeterli düzeyde ise, artık geriye yalnızca konuşulacak konu ve sosyal ortamın gerektireceği ifade kalıpları ve sözcüklere hakim olmak kalmıştır.

Her yaşam ve bilgi alanı, her meslek, ve her sosyal ortamın kendine özgü iletişim kalıpları ve farklı bir sözcük dağarcığı vardır. Seçtiğiniz alanda gözünüze ilişen, kulağınıza çarpan kalıp ve sözcükleri not etmenizi, hazır cephane olarak belleğinize nakşetmenizi öneririm.

Tıpkı, bir "interview" a giderken, sorulabilecek soruların cevaplarını önceden hazırlayıp ezberlemenin en akılcı yol olacağı gibi...

Kısacası, "ileri derecede İngilizce konuşmak" kavramını özenle tanımlamak; "nerede, hangi konuda ve ne düzeyde" sorusuna dikkatle eğilmek önkoşuldur. (Anadilde bile her konuda konuşabilecek babayiğit varsa beri gelsin -- Bilmediği konularda ahkâm kesmek bizim siyasilere özgü...)

Dolayısıyla:

Salt sözcük sayısı üzerinden konuyu ele alırsak, çarşı pazar dilinde 500 ilâ 1000'den başlayıp, dörtdörtlük bir entellektüel için onbinlere çıkabilirsiniz.

Maamafih,

Mimik ve jestler, inilti ve gırtlak nağmeleriyle eşlik ederseniz, yirmi otuz sözcükle de idare edebilirsiniz!!

Tarzan öyle yapıyoo...

Elementary Level

 # 018

 WHO IS IT? -- WHO ARE YOU?

"Birisi kapıyı çalıyor. Git bak bakalım, kimmiş?"

Somebody's knocking on the door... Go and see who ------- is."

A. he          B. she          C. it

    ("that" olanaklı)

Şüphe bulutlarınız dağılmamakta ısrar mı ediyor!

O halde söyleyiniz; Kapıdaki kişinin kim olduğunu madem bilmiyorsunuz, erkek yada kadın olduğunu nasıl iddia edebilirsiniz ki?!

Bebeğin cinsiyetini sorarken,
**"Is he a boy or a girl??" diye mi soruyorsunuz?!!

Yoksa şöyle mi soruyorsunuz: **"Is she a boy or a girl??"

Yoksa, çok zekice bir çözümle, şöyle mi soruyorsunuz: **"Is he or she a boy or a girl??"

Doğrusu: "Is it a boy or a girl?"

*  *  *  *  *

"Who are you?" çok farklı bir sorudur = "Sen kimsin? Kimsin sen? Sen de kimsin? Sen kim oluyorsun be?..."

Sonuç: Kapı çalınınca, sormanız gereken soru:

"Who is it?"

*  *  *  *  *

"Who are you?" şeklinde bir soru çok tuhaf kaçar; çoğunlukla da "Defol git be!" anlamına alınabilir.

Yeri gelmişken, bir de şu ifadeyi irdeleyelim: "Who do you think you are?"

Bu tümcenin anlamı zinhar "Sence sen kimsin? Kim olduğunu düşünüyorsun?" filan değildir.

Anlamı (vede tonu) düpedüz şudur:

"Sen kendini ne zannediyorsun be?!"

Advanced Level

 # 019

 WOULD-BE + AD (NOUN)

Aşağıdaki tümceler bize neler anlatıyor?

The Pope visited Ağca, his would-be assassin, in prison.

The would-be thief got stuck in the chimney and was arrested by the police.

Papa, Ağca'yı hapishanede ziyaret etmiş... Peki, Ağca'nın kimliği nasıl açıklanıyor? Papa'yı bir suikastle öldürmeyi amaçlayan veya buna teşebbüs etmiş olan kişi... Yani, Papa'nın suikastçisi "olacaktı, ama olamadı"...

Hırsız da, birşey çalamadan, bacada sıkışıp kalmış, yakayı ele vermiş...

"Would-be + ad (noun)" yapısı = "olacaktı, ama olamadı" anlamı veren, son derece yararlı bir yapı ve kestirmeden bir anlatımdır. Tabiatıyla, sıfat sınıflamasına giriyor:
his would-be assassin... a/the would-be thief...

Bir başka sıfatı niteleyen bir belirteç, yani zarf işlevi ile kullanılması da olanaklı:

Do you have any advice for a would-be rich and successful novice webmaster? = "Şimdilik değil ama birgün mutlaka zengin ve başarılı bir site sahibi olacak bendenize verebileceğiz tavsiyeleriniz var mı?"

Buradaki "müstakbel" nüansına dikkat ediniz. Nitekim, aşağıdaki örneklerde de "müstakbel" kavramının önplana çıktığını görüyoruz. Tip 2 if'li tümcelerden tanıdığımız "would" esas itibarıyla present tense (= şimdiki zaman + geniş zaman) anlamı taşıdığı için bu nüans şaşırtıcı değildir. "Müstakbel" anlamı taşıyan tümcelerde "olacaktı, ama olmadı" kavramı yerine, olasılığının halen var olduğu kavramı önplana çıkar:

Tears filled the would-be bride's lovely blue eyes. = Müstakbel gelinin güzelim mavi gözlerini yaşlar doldurdu...

We provide courses and maritime training for would-be sailors.
= denizci olmak isteyenler, müstakbel denizciler için...

All would-be sailors are required by law to take this test.

*  *  *  *  *

Şimdi sıkı durunuz: "Müstakbel" anlamı veren bir yapımız daha var: AD (NOUN)-TO-BE

Gramerdeki açıklamasına hiç girmeden, kalıp olarak ezberleyiveriniz; tanınması da, kullanılması da çok kolay ve pratik:

Unfortunately, my husband-to-be is very jealous of the situation. = müstakbel eşim...

Luckily, my boss-to-be is a very friendly and kind person.
= müstakbel patronum...

My wife-to-be is both charming and beautiful. She is rich, generous and quite stupid, too!!
(Yav, bööle bi gelin adayı bulursanız, bencillik etmeyin, bizim de haberimiz olsun, tamam mı?)

Intermediate English

 # 020

 "İKİ DÜĞME EKSİK"

İngilizce'de "Ceketinden iki düğme eksik," tümcesini nasıl kurarsınız?

I noticed that there were two buttons .............. from his jacket.

a. falling               b. losing             c. departing

d. dropping           e. missing

  

Aşağıdaki kullanımları da not ediniz (özlemek, kaçırmak, hedefi vuramamak, kaybetmek):

What do you miss the most about being a child? = Çocukluğun konusunda ençok neyi özlüyorsun?

Who do you miss most? (veya, the most) = Ençok kimi özlüyorsun?

I missed the bus. = Otobüsü kaçırdım.

I missed the target. = Hedefi vuramadım.

the casualties = the dead + the wounded + the missing... zayiat = ölüler + yaralılar + kayıp kişiler...

Here is the list of the persons reported missing. Kayıp oldukları bildirilen kişilerin listesi işte burada.

You don't know what you're missing. = Ne / neyi / neleri kaçırdığını bilmiyorsun. [Hüsnü-hüsniyelik bu ya: örneğin randevu koparmağa çalıştığımız bay yada bayan bir davetimizi reddetmiş.]

“Where the hell is it?” Hasan howled yet again. “What are you missing this time?” Ayşe muttered from the kitchen. =
"Nerede bu Allah'ın belası şey," diye uludu Hasan bir kez daha. "Bu sefer neyini kaybettin?" diye homurdandı Ayşe mutfaktan... [to howl = ulumak, ulur gibi bağırmak... yet again = bir kez daha... to mutter = mırıldanmak, homurdanmak...]

 # 021

 I CAN'T AFFORD -----

Sözcüğün aşağıdaki anlamını tanımakta güçlük çekmeyeceğinize eminim:

I can't afford it. = Param yetmez / yetmiyor. Maddi olanaklarım elvermez / elvermiyor... I can't afford to take a taxi home from work every day... I can't afford cigarettes...

Peki, aşağıdaki kullanımlara ne buyurulur? [NOT: Gerek mastar gerek ad-fiil -- gerund -- alabildiğine dikkat ediniz. Mastar alması çok daha yaygın. Anlam farkı ise o derece ince ki, öğrenciyi bu derece ayrıntıya boğmağa değmez.]

The government could afford to be a little bit more generous, couldn't they? = Biraz daha cömert olabilirlerdi, öyle değil mi? [yakınma -- anlam kökü: "olanakları olmak": isteselerdi yapabilirlerdi...]

You could afford being a little bit more friendly, couldn't you? = Biraz daha nazik olabilirsin sanırım, öyle değil mi? [itiraz ve serzeniş -- anlam kökü: "elinden gelmek"...]

You must try and convince your boss that the company can't afford to lose you. (= can't do without you)... Just keep in mind that the company could easily afford losing you. = bunu kolayca göze alabilirler; seni kolayca gözden çıkarabilirler...

You should not bet more money than you can easily
afford
to lose.
(Gerçi kumara yakasını kaptırmış bahtsızlara öğüt fayda etmez ama...)

I can’t afford to let myself fall for her and get hurt even more. = Ona aşık olup canımın daha da yanmasına izin veremem; bunu göze alamam...

Leyla, why are you doing this to me? I can't afford losing you. Please, don't go... Stay with me... = Seni kaybetmeyi göze alamam, sensiz yapamam...

I can’t afford to let myself fall for her and get hurt even more. = Ona aşık olup canımın daha da yanmasına izin veremem; bunu göze alamam...

Hoşçakalınız...

Biraz fazla romantik uçtuk bu hafta...

 

 

         

 

 

 

Dergimizi beğeniyorsanız, lütfen dostlarınıza da öneriniz,

iletiniz, gönderiniz... Teşekkürler, Sayın Üyeler...

WEB SİTEMİZ:

ANASAYFA        TESTLER        OKUMA        EĞLENCE        ALMANAK

KAYNAKLAR     FIKRA     KARİKATÜR     KONUŞMA      İSTER İNAN

*  *  *  *  *

Listemize Katılmak için: http://groups.yahoo.com/group/pratik-ingilizce

Veya Doğrudan Bana e-Posta Atınız: --> İzbul

Listemizden Ayrılmak İçin:  pratik-ingilizce-unsubscribe@yahoogroups.com