Doç. Dr. Yalçın İzbul

Free Bilingual E-Zine

PRACTICAL ENGLISH FOR TURKS

YAHOO Uluslararası İngilizce Öğretim Grupları

Herzaman İlk Sıralarda

2003 - 2005 DÜNYA BİRİNCİSİ !!

February 24, 2011

Series PF -- # 007

 

 

There ain't a single thing in a foreign tongue that ain't a catch 22 for the non-native speaker. -- the Sage İzbulismus, circa A.D. 2000.

İNGİLİZCE'NİN PÜF NOKTALARI - 007

 

This catch, and that catch, and all the catches in between...

O püf noktası, bu püf noktası ve aradaki bütün püf noktaları...

To view the back issues in this series, Please START HERE.

 

 MESAJ            E-KİTAP            CD

 

 

 

Eğitim Seti'mizin İngilizce'nin Püf Noktaları kitabından alıntıdır.

ünlü sözler yazı copyrightünlü sözler, özdeyişler Doç. Dr. Yalçın İzbul

 # 020

 SÖZCÜK DAĞARCIĞI

 "Kaç sözcük bilmeliyiz?"

Sorulabilecek en safça soru...

Seksenyedi de olabilir, beşyüzaltmışüç de, onyedi bin de... Nerede, hangi konuda, ne düzeyde iletişim kurmak istediğinize bağlı.

Eğer kasıt "İleri derece İngilizce" ise, şu tanım verilebilir:

 

Konuşma ve yazıda, standart İngilizce'yi izleyebilmek; ve beklendik kalıpları kullanarak, anlaşılabilir bir telaffuz, yanıltmayacak bir tonlama, sıkmayacak bir akıcılıkla iletişim sağlamak...

 

Gramer ve yapı bilgimiz, kulak eğitimi ve sesletim becerilerimiz yeterli düzeyde ise, artık geride yalnızca konuşulacak konu ve sosyal ortamın gerektireceği tarzda anlatım kalıpları, deyim, deyiş ve sözcükler kalmıştır.

Her yaşam ve bilgi alanı, her meslek, ve her sosyal ve/ya duygusal ortamın kendine özgü iletişim kalıpları ve farklı sözcük dağarcığı vardır. Seçtiğiniz alanda gözünüze ilişen, kulağınıza çalınan kalıp ve sözcükleri not etmenizi, hazır cephane olarak belleğinize nakşetmenizi öneririm. Tıpkı, bir görüşmeye giderken, sorulabilecek soruların cevaplarını önceden hazırlayıp ezberlemenin en akılcı yol olacağı gibi...

Bir de, tabiatıyla, "kapalı" sözcük sınıfı ve "açık" sözcük sınıfı farklılığı sözkonusudur. Birincisine adıllar (=zamirler), ilgeçler (=prepositions), bağlaçlar (=conjunctions) girer. Bunlar bilinmezse olmaz türden sistem öğeleridir. Adlar, filler, sıfatlar ve belirteçler (=zarflar) 'in gerekirliği ise, dediğim gibi, gereksinime göre.

"İleri derece İngilizce becerileri" kavramını özenle tanımlamak; "hangi konuda, nasıl bir ortamda ve ne düzeyde" sorularına eğilmek önkoşuldur. Anadilde bile her konuda konuşabilecek babayiğit varsa beri gelsin -- bilmediği konularda ahkâm kesmek bizim siyasilere özgü...

Dolayısıyla, konu ve amaç belirtilmedikçe, "en gerekli 1000 sözcük" şeklindeki listelemeler yanıltıcı olmaya adaydır. Ayrıca da, hayli keyfî: eğer kahvaltıda havuç suyuna hastaysam, yumurta, peynir, süt ile kısıtlı bir listeleme neyime?

Yine de, salt sözcük sayısı üzerinden konuyu ele alırsak, çarşı pazar dilinde 500 ilâ 1000 sözcük sanırım yeterli olur.

Ama, dörtdörtlük entellektüel alışveriş için onbinlere doğru hareketleniniz.

Ne var ki, mimik ve jestler, inilti ve gırtlak nağmeleriyle eşlik ederseniz, yirmi otuz sözcükle de idare edebilirsiniz!!

Tarzan öyle yapıyoo...

BAŞA DÖNÜŞ

 

Elementary Level

 # 020

 WHO IS IT? -- WHO ARE YOU?

Kim O ? --  Kimsin sen?

"Birisi kapıyı çalıyor. Git bak bakalım, kimmiş?", demek istiyoruz:

 

Somebody's knocking on the door... Go and see who ............ is."

       A. he       B. she       C. it

           ("that" olanaklı)

 

Şüphe bulutlarınız dağılmamakta ısrar mı ediyor!

O halde söyleyiniz; Kapıdaki kişinin kim olduğunu madem bilmiyorsunuz, erkek yada kadın olduğunu nasıl iddia edebilirsiniz ki?!

Bebeğin cinsiyetini şu şekilde mi soruyorsunuz: (!)"Is he a boy or a girl?"

Yoksa şöyle mi soruyorsunuz: (!)"Is she a boy or a girl?"

Yoksa, çok zekice bir çözüm ile, şöyle mi soruyorsunuz: (!)"Is

        he or she a boy or a girl?"

 

Doğrusu:

"Is it a boy or a girl?"

 

Benzer şekilde, "Who are you?" şeklindeki soru şu anlamlara gelir: "Sen kimsin? Kimsin sen? Sen de kimsin? Sen kim oluyorsun be?..." "Defol git be başımdan!" anlamına da kullanılabilir: özellikle "Who the hell are you!"

 

Kapı çalınınca -- sormanız gereken soru:

"Who is it?"

Çünkü gelen kişi erkek midir kadın mıdır zaten bilmiyoruz ki...

 

Yeri gelmişken, bir de şu ifadeyi irdeleyelim: "Who do you think you are?" veya, "Who the hell do you think you are?"

Bu cümlenin anlamı zinhar "Sence sen kimsin? Kim olduğunu düşünüyorsun?" filan değildir.

Anlamı (anlı şanı tonlamasıyla) düpedüz şudur:

"Sen kendini ne zannediyorsun be?!"

BAŞA DÖNÜŞ

Advanced Level

 # 054

 WOULD-BE + NOUN (AD)

Aşağıdaki cümleler bize neler anlatıyor?

The Pope visited Ağca, his would-be assassin, in prison.

The would-be thief got stuck in the chimney and was arrested by the police.

Papa, Ağca'yı hapishanede ziyaret etmiş... Peki, Ağca'nın kimliği nasıl açıklanıyor? Papa'yı bir suikastle öldürmeyi amaçlayan veya buna teşebbüs etmiş olan kişi... Yani, Papa'nın suikastçisi "olacaktı, ama olamadı"...

İkinci cümle de şunları anlatıyor: Hırsız, birşey çalamadan, bacada sıkışıp kalmış, yakayı ele vermiş...

"Would-be + ad (noun)" yapısı = "olacaktı, ama olamadı" anlamı veren, son derece yararlı bir yapı ve kestirmeden bir anlatımdır. Gördüğünüz gibi, sıfat sınıflamasına giriyor:
his would-be assassin... a/the would-be thief...

Fakat, bir başka sıfatı niteleyen bir belirteç, yani zarf işlevi ile kullanılması da olanaklı:

Do you have any advice for a would-be rich and successful novice webmaster? = "Şimdilik değil ama birgün mutlaka zengin ve başarılı bir site sahibi olacak bendenize verebileceğiz tavsiyeleriniz var mı?"

Buradaki "müstakbel" (= gelecekteki) nüansına dikkat ediniz. Nitekim, aşağıdaki örneklerde de "müstakbel" kavramının önplana çıktığını görüyoruz. Tip 2 if'li cümlelerden tanıdığımız "would" esas itibarıyla present tense (= şimdiki zaman + geniş zaman) anlamı taşıdığı için bu nüans şaşırtıcı değildir. "Müstakbel" anlamı taşıyan cümlelerde "olacaktı, ama olmadı" kavramı yerine, olasılığının halen var/vardı olduğu kavramı önplana çıkar:

Tears filled the would-be bride's lovely blue eyes. = Müstakbel gelinin güzelim mavi gözlerini yaşlar doldurdu...

We provide courses and maritime training for would-be sailors. = denizci olmak isteyenler, müstakbel denizciler için...

All would-be sailors are required by law to take this test.

*  *  *  *  *

Şimdi sıkı durunuz: "Müstakbel" anlamı veren bir yapımız daha var: AD (NOUN)-TO-BE

Gramerdeki açıklamasına hiç girmeden, kalıp olarak ezberleyiveriniz; tanınması da, kullanılması da çok kolay ve pratik:

Unfortunately, my husband-to-be is very jealous of the situation. = müstakbel eşim...

Luckily, my boss-to-be is a very friendly and kind person. = müstakbel patronum...

My wife-to-be is both charming and beautiful. She is rich, generous and quite stupid, too!! (Yav, bööle bi gelin adayı bulursanız, bencillik etmeyin, bizim de haberimiz olsun, tamam mı?)

NOT: "Müstakbel" anlamına, mizah ve kinaye düzeyinde, "sözümona... güya... olmaz/olmadı yaaa..." anlamı da karışabilir.

When Urfa-born Abdülvahab Ümmîhan headed to İstanbul in the late 1970s, it was as a would-be singer, working at jobs ranging from selling "simits" to washing cars. Within less than a year, he'd started a career as an arabesque singer under the more euphonious appellation "Little Abduş". İşte sizlere kestirmeden bir "Ali Nazik" öyküsü...

BAŞA DÖNÜŞ

 

Intermediate English

 # 020

 "İKİ DÜĞME EKSİK"

İngilizce'de "Ceketinden iki düğme eksik," cümlesini nasıl kurarsınız?

   I noticed that there were two buttons .............. from his jacket.

a. falling               b. losing             c. departing

d. dropping           e. missing

  

Aşağıdaki kullanımları da not ediniz (özlemek, kaçırmak, hedefi vuramamak, kaybetmek):

What do you miss the most about being a child? = Çocukluğun dönemine ilişkin ençok neyi özlüyorsun?

Who do you miss most? (veya, the most) = Ençok kimi özlüyorsun?

I missed the bus. = Otobüsü kaçırdım.

I missed the target. = Hedefi vuramadım.

the casualties = the dead + the wounded + the missing... zayiat = ölüler + yaralılar + kayıp kişiler...

Here is the list of the persons reported missing. Kayıp oldukları bildirilen kişilerin listesi işte burada.

You don't know what you're missing. = Ne / neyi / neleri kaçırdığını bilmiyorsun. [Hüsnülüğün hududu mu olur? Örneğin, karşımızdaki dilber eve gidip pul koleksiyonumuza bakma davetimizi reddetmiş...]

“Where the hell is it?” Hasan howled yet again. “What are you missing this time?” Ayşe muttered from the kitchen.
= "Nerede bu Allah'ın belası şey," diye uludu Hasan bir kez daha. "Bu sefer neyini kaybettin?" diye homurdandı Ayşe mutfaktan... [to howl = ulumak, ulur gibi bağırmak... yet again = bir kez daha... to mutter = mırıldanmak, homurdanmak...]

BAŞA DÖNÜŞ

 

 # 014

 I can't afford

Sözcüğün aşağıdaki anlamını tanımakta güçlük çekmeyeceğinizi biliyorum:

I can't afford it. = Param yetmez / yetmiyor. Maddi olanaklarım elvermez / elvermiyor...

I can't afford to take a taxi home from work every day.

I can't afford smoking. I can't afford cigarettes.

Peki, aşağıdaki kullanımlara ne buyurulur? [DİKKAT: Gerek mastar gerek ad-fiil -- gerund -- alabilir. Mastar alması çok daha yaygın. Anlam farkı ise o derece ince ki, öğrenciyi ayrıntıya boğmağa değmez.]

The government could afford to be a little bit more generous, couldn't they? = Biraz daha cömert olabilirler/olabilirlerdi, öyle değil mi? [yakınma -- anlam kökü: "olanakları olmak, istese yapabilmek"]

You could afford being a little bit more friendly, couldn't you? = Biraz daha nazik olabilirsin/olabilirdin sanırım, öyle değil mi? [itiraz ve serzeniş -- anlam kökü: "elinden gelmek"]

You must try and convince your boss that the company can't afford to lose you. (= can't do without you)

Just keep in mind that the company could easily afford losing you. = bunu kolayca göze alabilirler; seni kolayca gözden çıkarabilirler... [anlam kökü: "göze alabilmek/alamamak"...]

You should not bet more money than you can easily afford to lose.

I can’t afford to let myself fall for her and get hurt even more. = Ona aşık olup canımın daha da yanmasına izin veremem; bunu göze alamam...

Leyla, why are you doing this to me? I can't afford losing you. Please, don't go... Stay with me... = Leyla! Seni kaybetmeyi göze alamam, sensiz yapamam...

Örneklerde romantik uçmak konuları daha bir sevimli gösteriyor gibi gelir bana... Ne dersiniz?  

BAŞA DÖNÜŞ

 

 

         

 

 

 

Dergimizi beğeniyorsanız, lütfen dostlarınıza da öneriniz,

iletiniz, gönderiniz... Teşekkürler, Sayın Üyeler...

WEB SİTEMİZ:

ANASAYFA        TESTLER        OKUMA        EĞLENCE        ALMANAK

KAYNAKLAR     FIKRA     KARİKATÜR     KONUŞMA      İSTER İNAN

*  *  *  *  *

Listemize Katılmak için: http://groups.yahoo.com/group/pratik-ingilizce

Veya Doğrudan Bana e-Posta Atınız: --> İzbul

Listemizden Ayrılmak İçin:  pratik-ingilizce-unsubscribe@yahoogroups.com