Doç. Dr. Yalçın İzbul

Free Bilingual E-Zine

PRACTICAL ENGLISH FOR TURKS

YAHOO Uluslararası İngilizce Öğretim Grupları

Herzaman İlk Sıralarda

2003 - 2005 DÜNYA BİRİNCİSİ !!

February 24, 2011

Series PF -- # 010

 

 

There ain't a single thing in a foreign tongue that ain't a catch 22 for the non-native speaker. -- the Sage İzbulismus, circa A.D. 2000.

İNGİLİZCE'NİN PÜF NOKTALARI - 010

 

This catch, and that catch, and all the catches in between...

O püf noktası, bu püf noktası ve aradaki bütün püf noktaları...

To view the back issues in this series, Please START HERE.

 

 MESAJ            E-KİTAP            CD

 

 

Wakey, Wakey !!

Stop Daydreaming -- Get Back To Work !!

Dearest Members,

It has been a long holiday, and aren't we all glad that it's over.

All the fuss over the arrival of another new year (wasn't the one outgoing and hadn't been the ones long gone before it unpromising enough?) was immediately followed this year by our great custom of gobbling up to satiety the exquisitely fresh flesh of the sacrificial lamb... It has been like entertaining for a whole fortnight a band of unsatiable bug visitors in your stomach, with the inevitable food poisoning-esque results...

Well, I've said it: I am glad that it's all over. Time to get back to work now. No more excuses, no more delay.

Procrastination is a bad habit. No doubt about that. Luckily, people aren't born procrastinators; it's a lot like biting one's fingernails -- an acquired habit. Hopefully, it can be unlearned as well.

Self-discipline is the answer to one's propensity to procrastinate, and I am sure you don't need me to remind you of this.

If you study people while they're working, you'll find that they exhibit some tell-tale signs when they're about to procrastinate. Getting distracted by small noises from outside, paying attention to unrelated objects in the room, stopping work frequently  and falling into bouts of daydreaming or reminiscing... For some, 
the phone ringing, or someone knocking on the door is just the signal to make a detour via the kitchen to grab another cup of coffee or a quick snack.

But, wait a moment. Who am I, with the incurably epicurean habits that I have, to advise others on the joys of a working day? Here I sit daydreaming of another long holiday replete with worldly pleasures -- and as I do so I, too, inevitably procrastinate.

*  *  *  *  *

Kimi Değerli Üyelerimiz Dergimizde Türkçe açıklamalara gereğinden fazla yer verdiğimden şikayet eder, kimi Değerli Üyelerimiz de yeterince yer vermediğimden... Kararsız kaldığım için, yukardaki giriş yazısına sıfır açıklama ekliyorum: Bu hafta da Nasreddin Hoca hesabı oluvisin artık: Anlayanlar anlamayanlara anlatsın...

Daha doğrusu, anlamayanlar anlayanlara anlatıvisin: Bre bizde işler hep öyle olmuyor mu ki?!

 

 

 MESAJ            E-KİTAP            CD

 

 

 

Eğitim Seti'mizin İngilizce'nin Püf Noktaları kitabından alıntıdır.

ünlü sözler yazı copyrightünlü sözler, özdeyişler Doç. Dr. Yalçın İzbul

 # 041

 HARDLY, SCARCELY, BARELY

Bu üç sözcüğü, kendi anlamları olmayan birer işlev sözcüğü olarak değerlendiriniz. İnterneti çöplüğe çeviren dil heveslilerinin (ister anadil konuşan olsun, ister olmasın) "hard" sıfatından yapılmış bir zarftır, dolayısıyla anlamı şudur budur," türü sözümona açıklamalarına hiç kulak asmayınız...

İlk ikisi, girdikleri cümlenin anlamını %98-99 oranında tersine çeviren birer işlev sözcüğüdür. Türkçe'ye "neredeyse, hemen hemen... ama ı-ıh; öyle olduğu pek söylenemez" gibi kavramlarla çevireceksiniz. Biraz farklı olan "barely" kavramını ise, bu ilk ikisi için vereceğim örneklerden sonra ele alacağım.

 

     She works hard.

          = Çok çalışır...

     She hardly does any work.

          = Neredeyse hiç iş yapmıyor!..

 

Örnekler:

She hardly ever goes out. Hemen hemen hiç dışarı çıkmaz/çıkmıyor.

Sorry, but I can't accept this gift. I hardly know you. Sizi doğrudürüst tanımıyorum ki...

I hardly knew him. Kendisini pek tanımıyordum; tanıdığım söylenemezdi.

Don't worry. I can hardly see the stain. It can hardly be seen. Lekeyi göremiyorum diyebilirim. (= İçin rahat olsun; kimse farketmeyecektir.)

He hardly looked at it. Hemen hiç bakmadı; kesinlikle incelemedi. Şöyle bir göz attı.

Oh, c'mon! Show me what you've got for me. I can hardly wait to see it!. Ay, bekleyemeyeceğim valla!

She now lives elsewhere and scarcely comes to visit us here. Pek uğramıyor; daha doğrusu hiç uğramıyor. Uğradığını söyleyemem.

These fees are scarcely believable. What exactly do football agents do? Bu ücretler inanılmaz yahu! Bu futbol ajanları aslında ne işe yarıyorlar ki?

As she hurried down the stairs, she scarcely noticed that someone was watching her from the top floor. Farketmedi...

Although an explanation is scarcely necessary, here is a brief resumé of the first stanza. Aslında bir açıklama pek gerekmiyor, ama birinci kıt'anın kısa bir özetini biz yapalım yine de.

Genel çizgileriyle hardly ve scarcely birbirinin yerine kullanılabilirse de, kullanım sıklığından yana birincisine daha sık rastlarız. Kimi zaman aralarında çok küçük bir nüans doğduğunu da hissedebiliriz:

The tradition scarcely survives today apart from in some very remote places. Bu gelenek, kimi çok ücra yerler dışında, pek yaşamıyor artık...

The tradition hardly survives today apart from in some very remote places. Bu geleneğin, kimi çok ücra yerler dışında, günümüzde yaşadığı söylenemez.

Veya, şu aşağıdaki cümlede scarcely kavramı ölümünden sonra hatırlanmışlık açısından biraz daha yumuşak davranıyor:

She used to be immensely popular in her youth days, but her name scarcely survived the week she died. Ölümünden sonra bir hafta içinde unutuldu... "Hardly survived" bunu daha acımasız bir dille ifade etmiş olacaktı. Fakat bu tür ayrıntılar çok belirgin değildir ve kişinin belki o andaki başka algılamalarından kaynaklanıyor da olabilir. Intermediate ve sonrası öğrencilerin dert etmelerine gerek yoktur.

*  *  *  *  *

Barely

"Barely" bunlardan oldukça farklıdır ve Türkçe'ye "ucu-ucuna... ancak" gibi bir kavramla çevrilebilir:

She was barely sixteen. Onaltısında ya var ya yoktu; yeni basmıştı... (Oysa, "hardly" veya "scarcely" = "henüz onaltı yaşında yoktu" anlamı verecekti.)

We had barely enough to eat. Karnımızı ucu-ucuna doyurabiliyorduk. Eh, arasıra aç kalsak da...

The music was barely audible. Müziği zarzor da olsa ucu-ucuna işitebiliyorduk. [Oysa hardly/scarcely = pek işitemedik, işitilebilir gibi değildi, anlamı verecektir.]

We barely had time to catch the bus. Otobüsü kaçırmamak için ancak ucu-ucuna zamanımız vardı (= muhtemelen yetiştik).  [Oysa hardly/scarcely had time = zamanımız yoktu, denemeye bile değmezdi. Özellikle de "hardly/scarcely had  any time" demişsek.]

There were barely a hundred people there. Eh, ucu-ucuna yüz kişi kadar vardı.

Oysa, "There were hardly / scarcely a hundred people there." cümlesi = Kesinlikle yüz kişi yoktu; olsa olsa 97-98 kişi olmuş olabilir, anlamı verecektir.

He was barely 20 years old and already running his own company. Daha ancak yirmi yaşındaydı ve daha şimdidien kendi şirketini kurmuş ve başındaydı.

Oysa,

He was hardly/scarcely 20 years old and already running his own company. Daha yirmi yaşında bile değildi, ama daha şimdidien kendi şirketini kurmuş ve başındaydı.

Hernekadar bu üç işlev sözcüğü birlikte gruplanarak öğretilirse de, ve hatta kimi dikkatsiz kaynaklar bunları eşanlamlı bir grup olarak sunarlarsa da, özellikle barely nitelemesinin öteki iki sözcükten çok farklı bir kavram ilettiğine dikkat ediniz. Bu farklılık birlikte kullanılabilecekleri kimi sözcüklere de yansır:

Hardly anyone voted this year... Scarcely a soul (=person) would bother to walk that far. Bu her iki cümle için de barely kullanımına gramer cevaz vermez.

I got the job even though I was only barely qualified. Burada ise, bu kez hardly/scarcely kullanımına, ortaya çıkacak tuhaf anlam izin vermez.

*  *  *  *  *

Kullanımda dikkat edilmesi gereken nokta:

Her üç sözcük de "olumsuzluk" öğesini (gramer açısından) kendi bünyesinde taşıyor. Bu bakımdan, yine gramer açısından olumsuz bir cümlede kullanamazsınız. Yani, (!)"I can't hardly believe my eyes!" yanlış anlatımdır. Doğru anlatım: "I can hardly believe my eyes!" Aksi takdirde, İngilizce formel gramerin izin vermeyeceği bir "double negative" cümle kurmuş olursunuz.

BAŞA DÖNÜŞ

 

 # 007

 THE + SIFAT = İSİM

Bu yapı "sınıf adı, kollektif ad" oluşturur; anlamca ve gramerde çoğuldur; çoğul fiil alır; kullanılacak adıl da (zamir) "they" olacaktır. Sıfatın kendisi de ayrıca bir zarf ile niteleniyor olabilir:

the rich = zenginler (are/do)

the poor = fakirler (are/do)

the unemployed = işsizler (are/do)

the severely disabled = ileri derecede bedensel özürlüler (are/do)

the mentally handicapped = zihinsel özürlüler (are/do)

Örnekler:

They are collecting money for the blind. ("Görme özürlüler için yardım topluyorlar.)

The rich get richer; the poor beget children... (to beget children = çocuk sahibi olmak -- ancak bu deyimi ağdalı veya kinayeli kullanımlar için saklayınız. Olağan deyim: "to have children")

We need to build more community centers where the hungry are fed, the disabled are properly looked after, and the abandoned are given loving care... ("disabled", "to disable" fiiliin V3 durumudur; "abandoned", "to abandon" fiilinin V3 durumudur = past participle'ın sıfat işlevi... Böylece, örneğin "terkedilen., terkedilmiş" sıfatından, "terkedilenler, terkedilmiş olanlar" anlamına kollektif ad yaptık)

The mentally ill should be given treatment in special institutions, shouldn't they?

We produce quality footware for the fashionably inclined. ("Modaları izleyen kimseler" için nitelikli ayakkabılar üretiyoruz.)

The biggest problem the country is facing today is the ever-increasing numbers of the unemployed as well as that of the unemployable... "the unemployed" = işsizler... "the unemployable" = zaten işe alınamayacak derecede niteliksiz olan kişiler... Bu tümceyi, "Bu ülkede yetişmiş adam çok..." aldanması içinde olanlara adıyorum.

Dikkat etmeniz gereken noktalar:

01. Bu yapı, genellikle, kalıplaşmış bir nitelikte ve belli insan grup ve sınıflamaları için kullanılır. Yaygın rastlanan örnekler: the rich, the poor, the young, the dead, the disabled, the blind, the deaf, the jobless... [Çoğu kaynakta, bu yapının "insan" grupları ile sınırlı kullanıldığı yazar. "Genellikle" demeyi tercih ederim. Bknz. bir cümle: "Escape the mundane and let your hair down in one of İzmir's most elite clubs."  Belli ki burada kastettiğim insanlar değil, "ortamlar" dır.]

02. Kimi ifadeler eldeki duruma göre çoğul veya tekil anlam taşıyor olabilir:

The accused was found guilty of vandalizing his neighbour's car. [Tekil. "Sanık, komşusunun arabasına bilerek hasar vermekten suçlu bulundu."]

The accused were found guilty of vandalizing their neighbour's car. [Çoğul. "Sanıklar, komşunun arabasına bilerek hasar vermekten suçlu bulundular." Fakat, dikkat ediniz: "dünyadaki tüm sanıklar" değil, yalnızca "bu davaya dahil olan sanıklar"]

They asked her if the deceased had been receiving any mental treatment. [Tekil. Merhumun aklî tedavi görmekte olup olmadığını sordular.]

Two supporters of the visiting team were also among the injured. [Çoğul. "Rakip takımın iki taraftarı da yaralananlar arasındaydı."]

03. Bu maddede sözünü ettiğimiz yapılar, iyelik (mülkiyet) belirten "'s" ile kullanılamaz:

YANLIŞ: ***"the poor's problems"

DOĞRU: "(the) problems of the poor" veya "(the) problems of poor people (poor children, poor families, etc)"

04. "The + sıfat" yapısından "the" tanımlığını düşürmek olağan durumda asla caiz değildir. Ne var ki, kimi kalıplaşmış anlatımlarda bunun yapıldığını görürüz. İşte bir örnek: "Both rich and poor are God's children."

05. Şu örneği irdeleyiniz:

We cater for the health-conscious and the fitness-minded. "Sağlığına özen gösteren" ve "formunda kalmağa kararlı" kimselere hizmet veriyoruz)

Bu gibi durumlarda  "tire" (hyphen) kullanılıp kullanılmayacağı oldukça "keyfî" bir uygulama gibi görünüyor. Ne var ki, Sıfatların olağan durumda zarflarla nitelemesinden farklı olarak, bunların "those who are greatly concerned with / care about / conscious of their health / their physical fitness" gibi sıfat cümleciklerinden büyük tasarruflu (ve çok kullanışlı ve çok güzel) birer kısaltma oldukları açıkça görülebiliyor. Benim görüşüm ve uygulamam, okuyucuya bunların bir solukta okuması/söylenmesi gereken birer anlam öbeği olduklarını belirtmesi açısından, tireli yazılmalarıdır.

BİR TESELLİ VER:  Ayrıntılandırdığım noktaların bazılarında kılı kırka yardığımızın farkındayım. Kendinizi fazla üzmeyiniz. Adı üstünde: Bunlar püf noktaları... İngiliz Kemal yahut Mata Hari olmak gibi bir iddianız yoksa, bazılarını görmezden gelseniz de ipe çekilmelik bir suç sayılmaz. Ama, yine de, Hüsnü/Hüsniye olmaktansa Kâmil/Kâmile olmak yeğdir, derim...

BAŞA DÖNÜŞ

 

 # 015

 İKİ HAFTALIK TATİL

İki temel seçeneğiniz var:

 1.  two weeks' holiday

 2.  a two-week holiday

İkinci örnekte, "week" sözcüğü, kendisini niteleyen "two" sözcüğü ile birlikte bir sıfat öbeği oluşturuyor. Sıfatların ise, biliyorsunuz tekili çoğulu olmaz.

Örnekleri çoğaltırsak:

 

       a day's journey

       one day's journey

       two days' tour

       ten hours' delay

       a one-day journey

       a one-day journey

       a two-day tour

       a ten-hour delay

 

Şu iki anlatımı karşılaştırınız:

Give me five dollars. (= İster bütün, ister bozukluk...)

Give me a five-dollar bill. (= Beş ayrı 1'er dolarlık olmaz; 1 adet 5 dolarlık banknot istiyorum...)

NOT: İngilizce'de isterseniz (ve denk düşürebilirseniz) onlarca sözcüğü bu şekilde tire işaretleri ile birbirine ulayarak, sıfat niteliği ile adların önüne yerleştirebilirsiniz. Yine de bu olanağı fazla abartmamakta yarar var. Çünkü, sıfat-tümcesi kullanmak yerine, pekçok sözcükten oluşan bir sıfat-öbeği ile kestirmeden gitme eğiliminde artış var, ama eski gramer polisleri bu uygulamadan fazla hoşnut değiller.

My ninety-year-old granny loves to watch children's programs.

The whole thing turned into a never-to-be-forgotten experience... (= "asla unutulamayacak" bir deneyim...)

One cannot say there is much social justice in a winner-takes-all type of economy... ("kazananın herşeyi aldığı" tip bir ekonomi...)

 

  KENDİNİZİ SINAYINIZ 

Choose the correct answer:

01 --  Ali went on ............... of Japan.

a. two week's tour          b. a two-week tour

c. a two-weeks tour        d. a two week tour

  

02 --  Güneş lives on the top floor of .............. building overlooking the plaza.

a. 15-units five-storeys        b. a 15-unit five-storey

c. a 15-units-five-storey       d. 15-unit's five-storey

  

03 --  The discovery was made after a ............... research.

a. two and a half-year          b. two-and-a-half-year

c. two-years-and-a-half       d. two-year and a-half

  

Siz sormadan, ben söyleyeyim: İkinci soruda, "15-unit" ve "five-storey" nitelemeleri binanın birbirinden farklı iki özelliğini dile getirdiği için ardarda yazılmış iki ayrı sıfat muamelesi gördü.

BAŞA DÖNÜŞ

 

 

         

 

 

 

Dergimizi beğeniyorsanız, lütfen dostlarınıza da öneriniz,

iletiniz, gönderiniz... Teşekkürler, Sayın Üyeler...

WEB SİTEMİZ:

ANASAYFA        TESTLER        OKUMA        EĞLENCE        ALMANAK

KAYNAKLAR     FIKRA     KARİKATÜR     KONUŞMA      İSTER İNAN

*  *  *  *  *

Listemize Katılmak için: http://groups.yahoo.com/group/pratik-ingilizce

Veya Doğrudan Bana e-Posta Atınız: --> İzbul

Listemizden Ayrılmak İçin:  pratik-ingilizce-unsubscribe@yahoogroups.com