-- A --

aback -- (be taken aback) şaşalamak, şaşırakalmak
abandon -- terk etmek, bırakmak
abate -- 1. azalmak, dinmek; 2. azaltmak, dindirmek
abbreviate -- kısaltmak
abdicate -- feragat etmek, tahtı bırakmak
abduct -- bir kimseyi zorla kaçırmak (veya, uzaylılar tarafından)
aberration -- sapma, anormallik, sapkınlık, yanlışa düşme
abhor -- nefret duymak ve iğrenmek; fikrinden bile dehşete düşmek
abide (by) -- uymak, riayet etmek
abject -- sefil, düşkün
ablaze -- tutuşmuş, alevler içinde
abolish -- yürürlükten kaldırmak
abominable -- iğrenç, nefret uyandırıcı
aboriginal (=native) -- bir yerin yerlisi (özellikle Avustralya yerlileri için)
abridge -- kısaltmak, özetini çıkarmak (isim: abridgement)
abrogate -- sona erdirmek, feshetmek (bir yasa veya anlaşmayı, gibi)
abruptly -- ani, beklenmedik, sert veya kaba bir tarzda
absent -- şu anda burada yok
absence -- şu anda burada olmayış/bulunmayış
absolute -- mutlak, kesin; tamamen
abstain (from) -- kaçınmak, uzak durmak, yapmamak
abstract -- 1. soyut; 2. özet
abstract (from) -- özümleyerek çıkarmak, ayırarak çıkarmak
absurd -- saçma ve gülünç
abundant -- bol miktarda (abundance 1. bol olma; 2. bolluk, refah)
abuse -- 1. kötüye kullanmak; 2. fiziki şiddet uygulamak; 3. cinsel tacizde bulunmak
accelerate -- hızlandırmak
access -- giriş, girme, ulaşma
acclimatize -- iklimine alıştırmak
accommodate -- 1. içine uydurmak veya yerleştirmek; 2. içine alabilmek, mesken olmak
accomplice -- suç ortağı
accomplish -- başarmak, başarıyla tamamlamak
accord -- uyum, anlaşma, uzlaşma
accost -- yoluna çıkmak, rahatsız etmek, sözel tacizde bulunmak
account for -- 1. hesabını vermek; 2. nedenini anlatmak veya açıklayabilmek
accountant -- muhasebeci
accumulate -- birikmek, biriktirmek
accurate -- doğru, yanlışsız (isim: accuracy)
accusation -- suçlama (the accused = sanık)
accustomed (be accustomed to) -- alışkın, alışmış
acknowledge -- varlığını onaylamak, kabul veya itiraf etmek (olumsuz nüans değil)
acquaint (be acquainted with) -- daha önceden tanışmış olmak, aşina olmak
acquit (be acquited) -- beraat etmek
acumen -- zeka keskinliği, çabuk kavrama
adamant -- ısrarlı ve inatçı, direngen, kararlı, geri adım atmaz (olumsuz nüanslar)
adapt -- uyarlamak veya uyarlanmak
addict -- bağımlı, tiryakisi (sıfat: addicted, be addicted to; isim: addiction)
address -- hitap etmek
adequate -- yeterli (isim: adequacy)
adjacent -- bitişik, kapı komşusu niteliğinde
adjourn -- geçici olarak ara vermek veya ileri bir tarihe ertelemek
adjustable -- ayarlanabilir, ayarlı
administer -- 1. yönetmek; 2. (tıp) ilaç vb. vermek, uygulamak
admirable -- takdire değer, hayranlık uyandırıcı
admonish -- uyarmak, ihtar etmek, azarlamak
adopt -- 1. benimsemek, kabul etmek; 2. evlat edinmek
advent -- geliş, gelme
adversary -- düşman, hasım
advertise -- genele duyurmak veya reklamını yapmak
advocate -- savunmasını yapmak, lehine öneride bulunmak
affect -- etkilemek
affection -- sevgi, bağlılık
affectionate -- sevecen, şefkatli
affidavit -- yazılı ve yeminli ifade
affinity -- yakınlık, benzerlik
affirm -- onaylamak
affluent (rich, wealthy) -- varlıklı, zengin, refahlı
aggravate -- kötüleştirmek, azdırmak
agreeable -- hoş, latif, dost
akin -- yakın benzer
alabaster -- bir cins mermer
alacrity -- çeviklik, canlılık
alarming -- endişe verici
alert -- uyanık, teyakkuz halinde
alibi -- suç işlendiği sırada başka bir yerde olma kanıtı
align -- hizalamak
alimony -- nafaka
allegation -- suçlayıcı iddia (fiil: to allege)
allegiance -- bağlılık, biat
alleviate -- hafifletmek, dindirmek
alliance -- ittifak
ally -- müttefik
allocate -- tahsis etmek, herbirine bölüştürmek
alter (change) değiştirmek, değişmek
altruism -- sencillik, yardımseverlik (tersi: egotism = bencillik)
amaze = hayrette bırakmak (isim: amazement = hayret, şaşkınlık)
ambassador -- büyükelçi
ambiguous -- anlamca belirsizlik taşıyan, müphem, birden fazla anlama gelebilen (isim: ambiguity)
ambush -- 1. pusu; 2. pusuya düşürmek
ameliorate -- iyileştirmek
amend -- değiştirme (düzeltme ve ekleme nüansları ile) (isim: amendment)
ammunition -- cephane
amnesty -- genel af
ample (abundant, profuse) -- bol bol, bolca yetecek düzeyde
amputate (bir organı) kesmek (isim: amputation)
anachronism -- ait olmadığı bir çağa ilişkilendirme veya o durumda olma, çağdışılık
analogous = benzer
ancestor -- ata, ced (sıfat: ancestral; isim: ancestry = soy, ailede kendinden öncekiler)

 

anchor -- 1. gemi demiri; 2. demirlemek (= demir atmak)
anew -- yeniden, tekrar, en baştan
anguish -- tedirginlik, acı çekme ve keder
animosity -- düşmanlık, kin ve nefret duyguları
annex -- ilhak etmek, kendi bölgesine veya topraklarına katmak
annihilate -- imha etmek, hepsini tümüyle yeryüzünden silmek
anniversary -- yıldönümü
annotate -- yazılı bir metne açıklayıcı notlar eklemek
annoy -- kızdırmak, canını sıkmak, rahatsız etmek (annoyance = rahatsız edilmişlik ve canı sıkılmışlık duygusu)
annual -- yıllık
annul -- feshetmek, yürürlükten kaldırmak
antagonism -- düşmanlık (antagonize = kendine düşman etmek, düşman olmasına yol açmak)
anticipate -- öngörü ile beklemek (ve ona göre davranmak)
antiquated -- modası geçmiş
anxiety -- tedirginlik, endişe (sıfat: anxious)
apathetic -- ilgisiz, kayıtsız
apologetic -- özür dileyen bir tavırla
apparel (clothing) -- giysiler, kılık kıyafet, giyim kuşam görünümü
apparent -- 1. apaçık görülen; 2. zahiren (görünüşte)
apparently -- "Öyle anlaşılıyor ki" -- "göründüğü kadarıyla".
appetite -- iştah, istek (appetizer = aperatif, meze)
applaud -- alkışlamak (isim: applause = alkış)
appraise -- değer biçmek (isim: appraisal)
appreciate -- 1. takdir etmek (teşekkür); 2. anlamak, anlayışla karşılamak
appreciable -- farkedilebilir derecede
apprehend -- 1. yakalamak, tutuklamak; 2. anlamak, kavramak apprehension -- 1. (fear) korku, endişe; 2. anlama, kavrama; 3. yakalama, tutuklama
apprentice -- çırak
approach -- yaklaşım, tarz
approval -- 1. onay (=beğenme); 2. onayını verme (=tasdik)
approximately -- yaklaşık olarak, ortalama değerlerle
apt -- 1. uygun, yerinde; 2. eğilimli, eğiliminde; 3. zeki (aptitude tests = yetenek testleri)
arable -- tarıma elverişli
arbitrary -- keyfi olarak, racon keserek (arbitration = aralarını bulma, racon)
arbitrate -- hakem sıfatıyla karar vermek (=racon kesmek)
arboreal -- ağaçlara ilişkin
archipelago -- takımada
ardent -- içtenlikli ve coşkulu, hevesli ve gayretli
arduous -- zahmetli, çok gayret isteyen
argument -- 1. tartışma; 2. sav, savunulan tez
armament -- silahlar, silahlanma
armistice -- silah bırakışma, mütareke
armour -- zırh (armoured = zırhlı)
arrogance -- kibir, kendini beğenmişlik, küstahça gurur (sıfat: arrogant)
arsenal -- silah fabrikası, cephanelik
arson -- kundakçılık
articulate -- anlaşılır şekilde dile getirmek
artillery = topçuluk, topçu kuvvetleri (askeriye)
artisan -- zenaatkar, esnaf
ascend -- yukarıya çıkmak (tersi: descend... isim: ascent X descent; sıfat ascending X descending)
ascertain -- araştırıp soruşturarak bulgulamak, bu yoldan kesinlemek
assassinate -- süikast yapmak (assassin = süikastçı... isim: assassination)
assault -- 1. saldırı; 2. saldırıda bulunmak
assemble -- 1. toplamak; 2. monte etmek, kurmak (assembly = meclis)
assert -- (kanıta gerek duymaksızın) kuvvetle ileri sürmek, iddia etmek
assess -- değerlendirmek (=değerini ölçmek biçmek)
assets -- değerli varlıklar, bilançodaki pozitifler (tersi: liabilities)
assign -- tayin veya tahsis etmek, veya ödev/görev olarak vermek
assimilate -- özümlemek ("asimile" etmek)
assume -- 1. varsaymak; 2. üzerine almak (hak ve sorumluluğunu)
assure -- karşısındakine bir konuda teminat etmek (="emin olunuz ki" demek)
astonishment -- hayret, şaşkınlık (fiil: astonish... sıfat: astonished)
astound -- hayret ve şaşkınlığa düşürmek (sıfat: astounding, astounded)
astray -- yoldan çıkmış, sapmış (to go astray)
astute -- keskin zekalı
asylum -- sığınılacak yer (lunatic asylum = tımarhane; to seek political asylum = siyasi sığınma istemek)
atavism -- atalara çekme (sıfat: atavistic)
atonement -- kefaret
atrocious -- canavarca gaddar ve vahşice (atrocity, atrocities = kan dökme, kıyım, büyük mezalim)
attain -- (amacına) ulaşmak, erişmek
attainment -- amaca ulaşma/erişme, başarı, elde etme
attentive -- dikkatli, dikkatini veren
attitude -- tutum, tavır
attribute -- 1. atfetmek, nedenini ona bağlamak; 2. özellik, nitelik, sıfat
auction -- açık arttırma ile satış, müzayede
audacious -- cüretli, çılgınca cesurane
audit -- denetleme, murakabe, hesapları teftiş
augment -- destek vererek arttırmak veya çoğaltmak
auspice -- under the auspices of = ----'ın himayeleri altında (davetiye vb)
auspicious -- uğurlu, uygun, hayırlı, talihi güler durumda
austere -- 1. sert, hoşgörüsüz; 2. süssüz, sade (austerity measures = kemer sıkma önlemleri)
authentic -- otantik (isim: authenticity)
autonomous -- otonom
auxiliary -- yardımcı, destek, ikinci dereceden
available -- elde mevcut, piyasada var, istenirse alınabilir
avalanche -- çığ
avarice -- para hırsı, açgözlülük, tamah
avenge -- öc almak
avert -- kaçınmak ve atlatmak
aviary -- kuşhane
aviation -- havacılık
avidity -- açgözlülük
awe -- saygı ve hayranlıkla karışık korku, huşu ve korku
awkward -- 1. beceriksiz, hantal; 2. sıkıntılı (durum vb)

 
 
 

-- B --

bachelor -- bekar (erkek) (single = erkek veya kadın)
backfire -- geri tepmek
background -- 1. arka zemin, arka plan; 2. geçmişi, deneyimi (kişi, kurum, olay)
backpay -- ödemesi gecikmiş ücret(ler)
backyard -- arka avlu, arka bahçe
backbencher -- siyasi partide ön planda olmayan milletvekili
backward -- 1. geriye doğru, gerisin geri; 2. geri kalmış, ilkel
bad-tempered -- huysuz, aksi, tersliği üstünde
baffle -- şaşırtmak, aklını karıştırmak
bait -- yem (yakalamak için aldatıcı/cezbedici tuzak yem)
banal -- çok sıradan ve sıkıcı, hiçbir incelik taşımayan
banish -- sürmek, kovmak, o yerden veya bölgeden yasaklamak (isim: banishment)
barbed wire -- dikenli tel
bard -- saz ozanı
bargain -- 1. pazarlık etmek; 2. kelepir şey, pek ucuz şey. (It was a bargain.)
barge -- mavna
barracks -- kışla veya kışla tipi yapı
barter -- 1. trampa, değiştokuş; 2. trampa etmek
battalion -- tabur
bayonet -- süngü
beacon -- işaret amaçlı ışık kaynağı
beast -- hayvan, canavar, kaba ve iğrenç adam
beggar -- dilenci
belittle -- küçümsemek, hakir görmek
bellicose -- kavgacı, kavgasever
belligerent -- kavgacı, saldırgan
bellows -- körük
beneficial -- yararlı, faydalı, iyi gelen
bequeath -- miras olarak bırakmak
bereavement -- büyük kayıp (bir ölüm dolayısıyla), matem
beseech -- yalvarmak, istirham etmek
besiege -- kuşatmak (bir kenti, kaleyi, vb)
best man -- sağdıç
bestial -- hayvani, hayvanca, aşağılık
bestow -- ihsan etmek, vermek (dilenciye vermeyi kapsamaz)
betray -- ihanet etmek, ele vermek (isim: betrayal)
beverage -- meşrubat
bewilder -- çok şaşırtmak, aklını karıştırmak (sıfat, bewildering, bewildered)
bewitch -- 1. büyülemek; 2. hayran bırakarak cezbetmek
bid -- fiat teklif etmek, pey sürmek
bidding -- bir müzayedede teklif verme / arttırma işlemleri
biennial -- iki yılda bir olan
bigot -- dar / geri kafalı kimse
bigamy -- iki eşle evlilik, kuma getirme (kadın veya erkek) (isim: bigamist)
binocular -- dürbün
bizarre -- garip, acaip
blackmail -- 1. şantaj; 2. şantaj yapmak
blame -- 1. kabahat, sorumlu olma; 2. suçlamak, kabahati ondan bilmek
bland -- yumuşak huylu,
blaspheme -- kutsal şeylere yönelik alay veya küfür (sıfat: blasphemous)
blast -- şiddetli patlama
blast furnace -- yüksek fırın
blatant -- apaçık; görülmemesi / anlaşılmaması olanaksız; küstahça
bleak -- çıplak (bitki zor yetişir), soğuk, kasvetli, umutsuz, rüzgarlara açık
bleach -- ağartmak, beyazlatmak, rengini yok etmek
bleed -- kanamak / kanatmak (bleeding = kanama veya kanatma)
blemish -- kusur, leke
blend -- 1. karışım, harman (=karışım); 2. (with) içine karışıp gözden kaybolmak; uyum sağlamak
bless -- kutsamak. (blessings = tanrının / kaderin verdiği şanslılık ve mutluluklar)
blight -- bitki hastalığı, bitkilerin mahfı
blindfold -- 1. gözleri bağlanarak kapatılmış; 2. gözlerini bağlamak
blink --1. aralıklarla yanıp sönmek (ışık için); 2. gözlerini kırpmak
bliss -- saadet; huzur ve mutluluk
blizzard -- tipi
blockade -- 1. abluka; 2. ablukaya almak
blood curdling -- tüyler ürpertici
blood pressure -- kan basıncı, tansiyon
bloodshed -- kan dökme, kan dökülmesi
bloom -- çiçek açmak
blossom -- 1. çiçek açmak; 2. bahar dalı
blow -- darbe (=vuruş) (yönetim darbesi = coup, coup d'etat)
bludgeon -- cop
blueprint -- temel proje veya esaslar
bluff -- 1. blöf; 2. blöf yapmak
blunder -- pot kırmak, çam devirmek
blunt -- 1. kör ağızlı (bıçak, vb.); 2. sözünü esirgemez
blurring -- bulanıklaşma, bulanıklık (iyi görememe, hatların birbirine karışması)
blurt (out) düşünmeden uluorta söyleyivermek / ağzından çıkıvermek

 

blush -- mahçubiyetle kızarmak
board of directors -- yönetim kurulu
boarding-house -- pansiyon
boarding-school -- yatılı okul
bohemian -- kalender meşrep, kaygısız ve biraz da derbeder hayat felsefesi olan
boisterous -- gürültülü patırtılı ve taşkınca neş'eli
bold -- cesur (= courageous)
bolt -- 1 sürgü (kapı); 2. sürgülemek
bolt -- hızla fırlamak, hızla fırlayıp gitmek veya kaçmak
bombard -- bombardıman yapmak
bombastic -- yüksekten savurarak (konuşma ve yazı tavrı)
bona fide -- hakiki, sahte değil
bonanza -- zengin maden damarı vb gibi yüksek kazanç kaynağı
bond -- 1. bağ, yapışma; 2. senet, tahvil
bondage -- kölelik, serflik
bonfire -- şenlik ateşi
booby trap -- bubi tuzağı
book-keeping -- muhasebe
book-maker -- at yarışlarında bahis düzenleyicisi
boost -- hızla arttırmak
booty -- ganimet
booze -- 1. kafayı çekmek; 2. içki
border -- 1. sınır; 2. devlet sınırı; 3. kenar, bordür
bore -- 1. delmek, delik açmak; 2. sıkıcı olmak, can sıkmak
boring -- sıkıcı (isim: boredom = can sıkıntısı
born and bred -- doğma büyüme
bosom -- sine, kucak (bosom friend = can dost)
bottommost -- en alttaki, en aşağıdaki
boulder -- büyük kaya parçası
bounce -- sıçramak, zıplamak, birden üstüne atlamak
bouncer -- bar fedaisi
boundary -- sınır
bountiful -- cömert, bol, verici
box-office -- tiyatro vb gişesi
boxing day -- Noel yortusunun ikinci günü ("Noel kutularının" verildiği gün)
brag -- yüksekten atmak, böbürlenerek konuşmak (sıfat: braggart
brake(s) -- 1. arabanın fireni; 2. firen yapmak
breadth -- en, genişlik
breakthrough -- 1.yarıp geçmek; 2. büyük buluş (büyük uğraş sonucu)
breakwater -- dalgakıran
breed -- yetiştirmek, beslemek, çoğaltmak (well-bred = iyi yetiştirilmiş, terbiyeli; tersi: ill-bred)
breeze = hafif rüzgar, esinti
brevity -- kısalık (süre olarak; "brief" ten geliyor)
bribe -- rüşvet (bribery = rüşvet alma verme; briber = rüşvetçi)
bridal -- gelin olmaya ilişkin (bridegroom = damat -- bir günlüktür, bir akrabalık terimi değildir)
brigade -- tugay
brigand -- haydut, eşkiya
brilliant - parlak (isim: brilliance)
brimful -- ağzına kadar dolu (brim: bir cismin ağzı, kenar)
briskly -- canlı ve enerjik tarzda
brittle -- kolay kırılır
broad-minded -- geniş görüşlü, hoşgörülü
brood -- kara kara, arpacı kumrusu gibi düşünmek
brook -- dere, çay
broom -- süpürge
brothel -- genelev
bruise -- yara bere, morartı, çürük
brutality -- vahşet, acımasızlık (sıfat: brutal)
budget -- bütçe
buccaneer -- 1. korsan; 2. korsanlık etmek
bucolic -- kır yaşamına ilişkin
budding -- tomurcuk verme
budget -- bütçe
buffer -- tampon (araya konulan koruyucu)
bulb -- lale soğanı, elektrik ampulü, veya benzeri şekilde olan herhangi bir şey
bulky -- hacimli, kocaman
bullet -- mermi
bullion -- altın veya gümüş külçesi
bully -- zorba, kabadayı
bulwark -- siper, istihkam, karşı duracak tahkimat
bundle, demet, deste, çıkın, bohça, tostoparlak sarılmış şey
bump -- 1. çarpmak, toslamak; 2. toslama; şişlik; tümsek
buoy -- şamandıra (buoyancy = su yüzeyinde kalabilirlik, yüzezebilirlik)
burglar -- gizlice giren hırsız
burial -- gömme, defnetme (to bury fiilinden)
burlesque -- komik şekilde taklit etme veya abartarak alaya alma
burly -- iriyarı ve kuvvetli, babayani
bury -- 1. gömmek (=defnetmek; üstünü kapatmak)
buttres -- payanda vurmak, desteklemek
by-election (veya, bye-election) -- ara seçim
by-law (veya, bye-law) -- yerel yönetim tarafından konulan kural ve yasaklar
bygone -- geçmişte kalmış, mazi olmuş
by-product -- yan ürün
bystander -- kenarda durup olayı seyreden ve karışmayan kimse

 
 
 

-- C --

calamity -- büyük felaket, afet (sıfat: calamitous -- Pekos Bill'in sevgilisi Jane Calamity / Afet Felaket Jane'den anımsayınız!)
calculate -- hesaplamak (sıfat: calculating = kendi çıkarları için ince hesaplar yapan veya tedbirli, ihtiyatlı)
calendar -- 1. takvim; 2. gerçekleştirilecek olayların listesi
calibrate -- ince ayar yapmak, çapını belirlemek, derecelendirmek
caliph -- halife
calling -- meslek, iş, doğuştan yeteneğinden dolayı kaderinin kişiyi çağırdığı hayat yolu
calligraphy -- güzel yazma sanatı, hattatlık
callous -- katı ve kötü, yüreği katılaşmış, acımasız
cancel -- iptal etmek (isim: cancellation)
candid -- açık, gizlisi yok, içtenlikli
candidate -- aday (isim: candidacy = adaylık)
cannibal -- yamyam (isim: cannibalism)
cannon -- askeri top (cannonade = çoklu top atışı)
canvass -- siyasi veya ticari amaçla dolaşarak birebir görüşme yapmak
capitulate -- teslim olmak / etmek (isim: capitulation... Böylece "kapitülasyonlar" ın da temel anlamını öğrenmiş oldunuz)
captivate -- cezbetmek ve büyülemek (cazibesiyle büyülemek)
captive -- esir alınmış kişi, tutsak (captor = esir alan; to capture fiilinden)
carefree -- kaygısız, keyfince
caress -- okşamak, müşfik davranmak
carnivorous -- etobur (tersi: herbivorous = otobur... omnivorous = herşeyi yiyen; örnek: insan)
cast iron -- dökme demir
caste -- kast (kast sistemi olan toplumlarda)
castrate -- hadım etmek
casual -- teklifsiz, öylesine, resmi olmayan
casualty, casualties -- zayiat [ölüler (the dead); yaralılar (the wounded) ve kayıplar (the missing)]
catastrophe -- büyük felaket (sıfat: catastrophic)
causality -- neden-sonuç ilişkisi ("cause" = neden, sözcüğünden)
cautious -- temkinliı, tedbirli (isim: caution)
cavity -- oyuk, boşluk, mağaracık
cease -- sona ermek veya erdirmek (isim: cessation)
celebrate -- kutlamak (celebrations) (fakat, celebrated = ünlü, tanınmış)
celerity -- hız, sürat
celestial -- semavi, göksel
cellular -- hücresel
cement -- çimento
cemetery -- mezarlık
censor -- 1. sansürlemek; 2. sansür memuru (censorship = sansür)
censure -- kınamak
census -- nüfus sayımı
chagrin -- üzüntü, umudun yitilmesi
challenge -- 1. meydan okumak; 2. aşılması gereken bir güçlük
charity -- 1. hayır işi; 2. hayır kurumu (charitable = hayırsever)
charm -- büyülemek, gönlünü çalmak
chase -- kovalamak, peşinden gitmek
chasm -- büyük yarık, uçurum
chaste -- iffetli (chastity = iffet)
civil -- 1. yurttaşlığa ilişkin (örnek: civil rights); 2. uygar, kibar
civil engineering -- inşaat mühendisliği
civil servant -- kamu görevlisi (civil service = devlet memurluğu)
civil war -- iç savaş
civilian -- sivil, askeri olmayan
clandestine -- gizli
clarify -- açıklığa kavuşturmak
clue -- ipucu (Fakat, "Biliyor musun?" şeklindeki bir soruya karşılık olunca, "I don't have a clue." = "En küçük bir fikrim bile yok.")
coach -- 1. antrenör; 2. antrenörlük yapmak; 3. atlı araba, wagon, otobüs
coincidence -- rastlantı
collaborate -- işbirliği yapmak, birlikte çalışmak
collar -- yaka; tasma
collide - çarpışmak, birbirine çarpmak (isim: collision)
colossal -- devasa
commemorate -- hatırasını anmak, anma töreni yapmak
commend -- övmek
commerce -- ticaret
compensation -- tazminat, telafi
compete -- 1. yarışmak; 2. rekabet etmek (isim: competition, competitor)
competitive -- rekabetçi, ucuz
competent -- "kompetan"

 

compile -- derlemek (isim: compilation)
compromise -- 1. uzlaşmak, yarı yolda buluşmak; 2. zor duruma düşürmek
compromised -- zor durumda veya zor durumda bırakılarak kendisinden istenilen elde edilmiş
concession -- ödün, taviz
conceptualize -- kavramsallaştırmak (concept = kavram, "konsept")
conceive -- 1. kafasında oluşturmak, kavramlaştırmak; 2. gebe kalmak (conception: 1. kavramlaştırma; 2. gebe kalma)
conciliate -- gönlünü almak, yatıştırmak (isim: concliation; sıfat: concliatory)
condescent -- tenezzülde bulunmak, lütfen seviyesine inmek
confidential -- gizli, sır (fiil: to confide in smb)
confirm -- teyid etmek, doğrulamak
confiscate -- el koymak, elinden almak
conflict -- anlaşmazlık, çatışma (armed conflict = silahlı çatışma)
confront -- karşı durmak, geçit vermemek
congenial -- dostça, canayakın
congenital -- doğuştan
congratulate -- tebrik etmek
congragate -- toplanmak
conjecture -- tahmin, zan
conscientious 1. vicdanlı; 2. sorumluluğunu bilen ve çalışkan
consequence -- sonuçta ortaya çıkan durum, sonuç
consecutive -- ardışık
consent -- rıza göstermek, onayını vermek
considerably -- oldukça, epeyce, önemlice miktarda
consistent -- uyumlu, istikrarlı, çelişki oluşturmayan
consolidate -- sağlamlaştırmak
construct -- inşa etmek
consult -- danışmak; kafakafaya verip birbirine danışmak
constitute -- "oluşturmak" sözcüğü ile çeviriniz.
constitution -- 1. bünye; 2. anayasa
contaminate -- kirletmek; mikrop bulaştırmak
contented -- halinden memnun, mutlu
context -- bağlam
contiguous -- bitişik
contradict -- aksini söylemek ve savunmak; yanlış olduğunu söyleyerek meydan okumak
contribute -- katkıda bulunmak
convene -- toplantı düzenlemek / toplanmak
convention -- 1. âdet, gelenek; 2. toplantı, meclis (conventional = geleneksel, alışılmış)
convert -- dönüştürmek
conversion -- 1. dönüşme / dönüştürme; 2. din değiştirme
convince -- inandırmak, ikna etmek
coronation -- taç giyme
correspond -- 1. karşılığı konumda olmak, eşdeğeri olmak; 2. mektuplaşmak, haberleşmek
corroborate -- doğrulamak
counsel -- danışmanlık hizmeti vermek
courteous -- nazik, kibar, saygılı
covenant -- mukavele, ahit
coward -- korkak
cradle -- beşik
craze -- çılgınlık derecesinde moda
credentials -- itimatname, güven mektubu
credible -- inanılır (tersi: incredible = inanılmaz, olanak dışı)
creditable -- şerefli
creditor -- alacaklı (tersi debtor = borçlu)
crescent -- hilal
critique -- eleştiri yazısı
crooked -- eğri, çarpık, virajlı, hilekar
crop(s) -- ürün(ler), mahsül
cross-examination -- karşı sorgu
crossroads -- dörtyol ağzı
crux -- asıl önemli nokta (crucial = yaşamsal önemi olan)
cue -- ipucu, işaret, sinyal
culminate (in) -- ile sonuçlanmak
cultivate -- yetiştirmek
cumulative -- birikimli (to accumulate = birikmek / biriktirmek)
cupidity -- (maddi şeyler için) açgözlülük
curriculum -- müfredat programı
curse -- küfretmek, bela okumak, lanet okumak
cursory -- şöylesine, yüzeysel, âdet yerini bulsun diye
curtail -- kısaltmak, kısmak, sınırlamak
custom -- âdet, gelenek, görenek (customary = âdet olmuş) (Dikkat: customer = müşteri... customs = gümrük)
cutlery -- çatal bıçak takımı

 
 
 

-- D --

dairy... dairy farm -- süthane, süt çiftliği, mandıra
damage -- hasar, zarar, ziyan
damp -- rutubetli, ıslakça
daring -- cesaret, cüret, meydan okuma (fiil: to dare)
darkness -- 1. karanlık; 2. (renk) koyuluk
dawn -- şafak
daydream -- 1. hülyalara dalmak; 2. hülya
deadline -- son vade tarihi, izin verilen son tarih veya saat
death duty -- veraset ve intikal vergisi
debase -- alçaltmak, adileştirmek, ayarını bozmak (isim: debasement)
debate -- tartışma (genellikle bilimsel nitelikte)
debit -- muhasebe defterinde pasif, borç, verecek, zimmet (debit card = banka kartı, ATM kartı)
debris -- döküntü, çerçöp, yıkıntı artığı
debt -- borç (debtor -- borçlu)
decade -- on yıl
decapitate -- kafasını kesmek
deceased -- merhum, ölü (fiil: decease = vefat etmek)
deceive -- hile yapmak, aldatmak (deceit = hile, aldatı; deceitful = hilebaz, hilekar)
decency -- terbiyelilik, edeplilik, efendilik (decent = doğru dürüst, terbiyeliliğe yakışır şekilde; tersi indecent = yakışıksız, müstehçen)
deception -- aldatı, hile (deceptive -- aldatıcı, yanıltıcı)
decimate -- büyük bir kısmını öldürmek
decipher -- şifreyi çözmek / okumak
decisive -- kesin, kat'i
decline -- 1. azalmak, gerilemek; 2. reddetmek
decorous -- terbiyeye uygun, saygılı
decrease -- azalmak veya azaltmak (tersi: increase)
dedicate -- adamak; ithaf etmek (dedicate oneself = kendini bütünüyle o amaca vermek)
deduce -- verilere dayanarak sonuç çıkarmak (deduction, deductive = tümdengelimci; tersi: induction, inductive = tümevarımcı)
defeat -- 1. bozgun; 2. bozguna uğratmak
defer -- sonraya bırakmak
deficient -- yetersiz, defolu, bozuk
definite -- kesin
deflate -- havasını boşaltmak (tersi: inflate = şişirmek)
defy -- meydan okumak, boyun eğmemek (isim: defiance; sıfat: defiant)
dejected -- kederli, süngüsü düşmüş
delegate -- delege
deliberate -- 1. ayrıntılarıyla üzerinde durmak / titizlikle düşünmek (isim: deliberation); 2. bile bile, kasten (zarf: deliberately; tersi: unknowingly)
delicate -- narin, hassas, dikkatle korunması gereken
delicious -- pek leziz
delight -- haz, mutluluk duyma
delinquency -- yoldan çıkmışlık, yasalara ters düşen hareketler (juvenile delinquency = çocuk suçluluğu) (sıfat: delinquent)
delirious -- aklı başından uçmuş, hezeyan içinde, sayıklıyor
deliver -- 1. teslim etmek: 2. tevzi etmek, dağıtmak; 3. kurtarmak; 3. doğum yapmak (isim: delivery)
delusion -- hayal görme, kendi yarattığı hayallere inanma, aldanma (fiil: delude = hayallere sürüklemek, aldatmak)
deluge -- tufan, şiddetli yağmur ve sel
demand -- talep (tersi: supply -- arz)
demolish -- yıkmak (örneğin istimlak edilen binaları)
denial - 1. inkar etmek, reddetmek; 2. vermemek (fiil: to deny)
denounce -- herkesin içinde suçlamak ve kınamak
depict -- tasvir etmek, göstermek, işaret etmek
deplete -- tüketmek, boşaltmak (isim: depletion)
deplore -- acımak, üzülmek, esef veya teessüf duymak (deplorable: 1. acınacak, esef duyulacak; 2. nahoş, teessüfe vbe kınamaya layık
deploy -- yaymak, konuşlandırmak
deport -- ülke dışına sürmek/çıkarmak, sınırdışı etmek
depraved -- bozuk ahlaklı, ahkali değerlerini yitirmiş
deprive (of) -- elinden almak, yoksun bırakmak
deserve -- hak etmekm (deservedly = hak etmiş olarak)
design -- yapı ve düzen planını oluşturmak, planını çizmek
designate -- işaret etmek, adlandırmak

 

desolate -- ıssız, terkedilmiş, viran, perişan
desperate -- 1. çaresiz durumda; 2.ümitsiz, gözü dönmüş
despondent -- ümitsiz ve hüzün içinde
destination -- gidilmesi amaçlanan yer, yolculuğun hedefi
destitute -- çok yoksul, düşkün ve çaresiz durumda (destitution = büyük yoksulluk, çaresizlik)
detention -- alıkoyma, tutuklama
deteriorate -- kötüye gitmek, kötüleşmek (tersi: improve) (deterioration X improvement)
determine -- niteliğini belirlemek, karar vermek (determined -- azimli, kararlı; determination = 1. niteliğini saptama; 2. kararlılık)
detriment -- zarar (to the detriment of --- = ---'e zarar vererek, aleyhine olarak)
detect -- izini bulmak ve ortaya çıkarmak
detest -- nefret etmek, tiksinmek
devastate -- mahfetmek, yerle bir etmek, harap etmek
devise -- tasarlamak, icat etmek
device: alet, düzenek, aygıt
devote -- adamak, herşeyini ona vermek
diagnose -- tanı koymak, teşhis etmek
diffuse -- yaygın, dağınık
dilemma -- ikilem, aşağı sakal yukarı bıyık durumu
diligent -- gayretli ve çalışkan (isim: diligence)
diluted -- sulandırılmış, sıvı katılmış
dimension -- boyut
diminish -- giderek azalmak veya azaltmak (diminutive = minicik, ufacık)
discourteous -- kaba, nezaketsiz
discreet -- saygılı, dikkatli ve nazik
discrepancy -- uyumsuzluk, uymazlık, birbiriini tutmazlık, çelişki
discretion -- 1. basiret, sağduyu: 2. tedbir, ihtiyat
disgraced -- gözden düşmüş; itibarsız; yüz karası
dishonest -- sahtekar
disintegrate -- parçalamak, parçalanmak, çürüyüp unufak olmak
dismiss -- huzurundan çıkarmak, git demek, kovmak, işten çıkarmak
dispense (with) -- vazgeçebilmek, onsuz yapabilmek (kişiler için kullanılmaz)
display -- 1. sergi, sergileme, gösterim; 2. sergilemek, gösterime sunmak, gösteriyor olmak
disposition -- eğilim, mizaç
disprove -- çürütmek (=tersini kanıtlamak)
dispute -- anlaşmazlık (sürüp giden)
disregard -- aldırmamak, kulak ardı etmek
disrespect -- saygı göstermemek/duymamak
dissect -- incelemek amacıyla kesip biçmek
dissent -- aynı fikirde olmamak, fikir ayrılığından dolayı bir gruptan kopmak
dissolve -- bir sıvı içinde eriyerek veya eriterek çözmek/çözülmek
distinguish -- farkını görebilmek, ayırt edebilmek
distinguished -- seçkin, ünlü
distrust -- 1. güvensizlik, itimatsızlık; 2. güvenmemek
divert -- başka yöne çevirmek; saptırmak (diversion = aklını başka şeylere yönlendirmek için meşgul olunacak birşey veya eğlence)
diverse -- çeşitli (diversity = çeşitlilik)
docile -- uysal
donate -- bağışta bulunmak (donor, donation)
dormant -- "uykuda" (harekete geçeceği günü bekliyor)
dormitory -- yatakhane
draft -- taslak
drastic -- acil, kapsamlı ve sert (örnek: "drastic measures" = çok sert önlemler
drift -- sürüklenmek
drill -- 1. matkapla delmek; 2. talim veya egzersiz yapmak
drought -- kuraklık
dubious -- 1. şüphe duyan/eden; 2. şüphe veren/doğuran (= doubtful) (indubitably = undoubtedly = hiç şüphesiz)
duplicate -- kopyasını yapmak, aynısını yapmak
duplicity = ikiyüzlülük
durable -- dayanıklı
dwarf = cüce (fiil: to dwarf = yanında cüce bırakmak, çok çok üstün olmak)
dwindle -- giderek azalmak
dynasty -- hanedan, hükümdarlık sülalesi, hüküm sürme

 
 
 

-- E --

eager -- istekli, heves ve şevk dolu (isim: eagerness)
earmark -- belli bir amaç için planlama yaparak bir kenara ayırmak (büyükbaş hayvanların kulağına vb yapılan işaret kavramından)
earshot (within earshot) -- işitilecek mesafede
ear-splitting -- kulakları sağır edecek derecede şiddetli
earnest -- ciddi, içtenlikli (isim: earnesty, earnestness; zarf: earnestly)
earthenware -- toprak çanak çömlek
earthquake -- deprem
ebb -- suların çekilmesi (gelgit olayının cezir safhası); mecazi olarak şaşaası sönmek, kaderi kötüye gitmek, azalmak, vb.
eccentric -- egzantrik (isim: eccentricity)
ecclesiastical -- kiliseye ilişkin
eclipse -- 1. güneş veya ay tutulması; 2. gölgede bırakmak
ecstasy -- coşku, coşkunluk, vecd
edge (away) -- yavaş yavaş ve "kenar kenar" uzaklaşmak
edible -- yenebilir, besin olmağa elverişli (= eatable)
edict -- irade, ferman
edify -- ahlaki bakımdan eğitmek öğretmek (isim: edification; sıfat: edifying -- ahkaken öğretici, ders verici)
edit -- 1. yayına hazırlamak; 2. gazete yönetmek (isim: editor; editorial = başyazı)
edition -- 1. yayına hazırlama; 2. sayı, nüsha ("evening edition", gibi); 3. bası ("first edition, second edition" gibi)
educative -- terbiye edici
eel -- yılan balığı
eerie -- ürpertici, cinli perili gibi
effervescent -- kabarcıklarla köpüren (gazoz vb gibi)
efficient -- etkin ve yeterli, verimli, randımanlı, usta (isim: efficiency)
effigy -- bir kimsenin heykel şeklinde timsali, temsili insan modeli, heykel, manken vb
effrontery -- yüzsüzlük, küstahlık
ejaculate -- ansızın fışkırmak veya fışkırtmak (isim. ejaculation)
eject -- dışarı atacak şekilde fırlatmak (isim: ejection)
elaborate -- özenle, titizlikle ve inceden inceye ayrıntılarıyla yapılan veya yapılmış (fiil: elaborate = üzerinde ayrıntılarıyla durmak ve titizlikle oluşturmak; zarf: elaborately)
electorate -- seçmen kitlesi, seçmenler
electrocute -- 1. (elektik tarafından) çarpmak; 2. elektrikli sandalyede idam etmek
elegance -- zariflik (isim: elegant: zarif; görgülüye yakışır)
elevation -- 1. kaldırma, yükseltme; 2. yükselti, tepecik (fiil: to elevate)
eligible -- seçkin, adaylık için tercih edilir nitelikte
eliminate -- "elimine" etmek, elemek, dışlamak, bertaraf etmek
elocution -- güzel konuşmak sanatı (eloquent = güzel ve etkili konuşan, iyi hatip; isim: eloquence)
elongate -- gererek uzatmak
elope -- birlikte gizlice kaçmak (âşıklar)
elucidate = aydınlığa (= açıklığa) kavuşturmak
elusive -- kolay ele geçirelemeyen, parmakların arasından kayıp kaçan, zor anlaşılır (örnek. "an elusive reply" = kaçamaklı cevap)
emaciate -- bir deri bir kemik kalmak
emancipate -- azad etmek, köleliğine son vermek (isim örneği:women's emancipation = kadın özgürlüğü)
embark (on) -- 1. başlamak; 2. gemiye binmek
embarrass -- utanmak, mahçup düşürmek (isim: embarrassment)
embellish -- süslemelerle (oyma, kakma, boyama) güzelleştirmek
embittered -- dünyaya küsmüş, öfke ve hatta nefret duygusu dolu
emblem -- amblem
embroidery -- nakış
emerge - ortaya çıkmak, oluşmak, "zuhur" etmek (isim: emergence)
emergency -- acil durum
emetic -- herhangi bir kusturucu madde
emigrate -- yurt dışına göç etmek (emigrant, emigration... tersi: immigrate, immigrant, immigration)
eminence -- önemli mevkide, ileri gelen ve tanınır kişi olmak (sıfat: eminent)
emit -- çıkarıp yaymak, oluşturarak dışa doğru çevreye yaymak (ışın, sinyal, vb) (isim: emission)
emphatic -- vurgulu (isim: emphasis; fiil: emphasize)
empathize -- kendini başkasının yerine koyarak durumunu anlamak (isim: empathy; sıfat: emphatetic)
employ -- 1. işe almak; 2. kullanmak (employer = işveren)
employment -- istihdam; (unemployment = işsizlik)
enable -- muktedir kılmak
enact -- yasa çıkarmak
enchant -- cezbetmek, büyülemek (enchantress = cazibesiyle büyüleyerek kendine bağlayan kadın)
encounter -- karşılaşmak, rastgelmek
encourage -- teşvik etmek, cesaretlendirmek
encouraging -- teşvik edici, cesaret verici, umut verici
encumber -- yük olmak
endeavour -- 1. çaba, gayret; 2. çaba göstermek, gayret etmek
endorse -- onaylamak, onayını vermek
endure -- dayanmak, tahammül etmek (endurance = dayanma, sineye çekme)
enforce -- zorla yaptırtmak, uyulmasını zorunlu kılmak
engage -- angaje olmak veya etmek
engagement -- 1. "angajman"; 2. nişanlanma, nişanlılık
engrave -- hakk etmek, oyarak yapmak
enhance -- arttırmak, zenginleştirmek (değerini, gücünü, görüntüsünü)
enigma -- muamma, anlaşılmaz şey
enlarge -- büyütmek, genişlemek
enlighten -- aydınlatmak (the Enlightenment = Aydınlanma Çağı)
enlist -- askere almak, kendi kadrosuna/davasına katmak
enmity -- düşmanlık, diş bileme
enormous -- kocaman, çok büyük
enslave -- köle yapmak, köleleştirmek
ensure (make sure) -- olmasını sağlamak
entail -- ardından getirmek (= neden olmak)
entangle -- karmakarışık dolaşık hale getirmek
entente -- andlaşma, itilaf
enterprise -- girişim, teşebbüs (iktisat) (entrepreneur = müteşebbis, girişimci)
entertain -- 1. eğlendirmek; 2. konuk ağırlamak
enthrone -- tahta oturtmak, taç giydirmek (tersi: dethrone)
enthusiasm -- şevk, istek, heves, fevkalade sıcak bakma
entice -- cezbetmek, tatlılıkla ayartmak
entitle -- hakve yetki vermek (entitled to do sth = bir şeyi yapmaya yetkili
entreat -- yalvarmak, ısrarla rica etmek
entrench -- siper kazarak yerleşmek

 

enumerate -- numaralandırmak, birer birer saymak
enunciate -- açıklıkla dile getirmek
envelop -- tamamen içinde kalacak şekilde sarmak (çevresini kuşatmak değil); kapsamak, içine almak
envisage -- geleceğe ilişkin olarak zihninde canlandırmak, tasavvur etmek
envoy -- elçi; özellikle de, belli bir iş için kısa süreyle gönderilen elçi
envy -- kıskanma (gıpta etme) (cinsel, vb kıskanma için: jealousy)
epidemic -- salgın
epilogue -- bir eserin sonuna konulan "sonsöz" bölümü
epitaph -- mezar kitabesi
epitome -- tam ve en iyi örneği, özünün özü
epoch -- çağ, devir (tarihsel)
equalize -- eşit duruma getirmek (equality = eşitlik, eşit olma durumu, yasa önünde eşitlik)
equate -- eşit kılmak veya aynı şey olarak görmek (equation = eşitlik, denklem)
equip -- donatmak (isim: equipment = teçhizat, donanım)
equitable -- adilane, insaflı (isim: equity)
equivalent = eşdeğer, eşdeğerli (isim: equivalence)
equivocal -- her iki karşıt anlama da gelebilen, ikiyüzlü
era -- dönem, çağ (tarihsel)
eradicate -- kökünden yok etmek
erase -- silmek, yoketmek
erect -- 1. dikmek, inşa etmek; 2. dikilmiş, dikine duran, ayaklarının üstünde
ergo -- (latince) bu nedenle, o sebeple, dolayısıyla
erode -- aşınmak/çürümek, aşındırmak/çürütmek (isim: erosion)
err -- yanlışa düşmek, hataya düşmek (isim: error; sıfat: erroneous)
erudite -- çok bilgili ve verimli, âlim
erupt -- patlak vermek (örmek, yanardağ, sivilce, vb) (isim: eruption)
escapade -- kaçamak, gençlik çılgınlığı; kaçış, firar
esoteric -- gizli, gizemli, batınî
espionage -- casusluk
essence -- öz, asıl, temel varlık (sıfat:essential -- vazgeçilmez, esas, temel gerekli)
establish -- kurmak, tesis etmek
estate -- malikâne, emlak, taşınmaz mal, sahip olunan varlıklar ("vâriyet") (estate agent = emlakçı)
esteem = saygı göstermek (self-esteem = özsaygı, kendine verilen değer)
estimate -- tahmin etmek (verilere dayanarak kestirmek) (isim: estimation: tahmin, takdir, hesaplama)
estrange -- soğutmak, yabancılaşmasına neden olmak
estuary -- bir nehrin denize döküldüğü yer, haliç
eternal -- sonsuz, ebedî... eternity = sonsuzluk, ebediyet
ethical -- 1. ahlakbilime ilişkin; 2. ahlakî, ahlaklı
etiquette -- görgü kuralları (= âdabı muaşeret)
eugenics -- ırk ıslahına ilişkin
eulogize -- methiye düzmek, methü senada bulunmak (birazda yağcılıkla) (isim: eulogy = metih, kaside)
eunuch -- 1. hadım; 2. haremağası
euphony = ses ahengi, kulağa hoş gelme
evacuate -- tahliye etmek (isim: evacuation)
evade -- kaçınmak, yapmamak, görünmemek (isim: evasion)
evaporate -- buharlaşmak, buharlaştırmak (isim: evaporation)
eve -- arife
Eve -- Havva (Havva anamız)
eventful -- olaylarla dolu, hadiseli, maceralı
eventually -- sonunda, bitiminde
evergreen -- kışın yapraklarını dökmeyen
everlasting -- bitmeyen, sonsuza kadar sürecek/yaşayacak
evidence -- kanıtlar
evil -- şer, kötü, kötülük, şeytani kötülük
evocation -- hatırlatma, çağrıştırma, akla getirme
evolve -- evrilmek, evrimleşmek (isim: evolution)
exaggerate -- abartmak (isim: exaggeration)
exalt -- yükseltmek/yüceltmek, göklere çıkarmak
exasperate -- sabrını taşırmak (exasperation = sabrı taşmışlık)
excavate -- kazı yapmak (excavation = kazı)
excerpt -- bir kitap vb'den alıntı yapılan küçük bölüm
excessive -- aşırı; (fiil: exceed)
exchequer -- devlet hazinesi (the Chancellor of the Excheqyer = Maliye Bakanı)
exclude -- dışında bırakmak, ekarte etmek (isim: exclusion. tersi include, inclusion)
exclusive -- 1. özel; 2. seçkin ve/ya üyelikle girilen ("etrafını câmî, ağyârını mânî") (örnek: exclusive interview = yalnız bizin gazete veya dergiye verilmiş olan bir görüşme)
excrutiating -- inanılmaz derecede acı veren
execute -- 1. yapmak, yerine getirmek, ifa etmek; 2. idam etmek
execution -- 1. ifa, icra; 2. idam
executioner -- cellat
executive -- 1. yürütmeye ilişkin, icrai; 2. yönetici
exempt -- muaf; katkıda bulunma veya yerine getirme sorumluluğu olmayan
exile -- 1. sürgüne göndermek; 2. sürgün (kişi) 3. sürgün yeri
exhaustion -- aşırı yorgunluk, tükenmişlik (sıfat: exhausted, exhausting)
exhaustive -- son derece ayrıntılı, değinmedik/araştırmadık yer bırakmayan
exhibit -- sergilemek, göstermek (isim: exhibition -- sergileme, sergi)
exhilarate -- keyif ve neş'e vermek, ruhunu açmak
exotic -- pek rastlanmayan, garip, ilginç, "Uzak Doğu'dan"
expand -- genişlemek veya genişletmek (isim: expansion)
expedition -- yolculuk; sefer, küçük ölçekli askeri sefer
expel -- kovmak (örneğin okuldan, veya düşmanı) (isim: expulsion)
expire -- süresi dolmak, müddeti dolmak
explicit -- açık, izaha gerek göstermeyen (tersi: implicit: ima edilen veya ima yoluyla)
exploration -- dolaşma ve keşif, inceleme gezisi (fiil: to explore)
explorer -- kaşif, seyyah
express -- ifade etmek
exquisite -- enfes, pek latif, fevkalade ince ve zarif
extemporaneous -- irticalen, hazırlıksız
extensive -- geniş ölçekte, kapsamlı
exterminate -- tamamen imha etmek, kökünü kazımak
extinct -- soyu tükenmiş, yaşayan örneği kalmamış
extinguish -- söndürmek (ateşi, alevleri veya mecazi)
extract -- seçerek/özümleyerek ayırıp çıkarmak
extravagant -- müsrif, şatafatlı (isim: extravagance)
extremely -- fevkalade çok, aşırı derecede
evaluate -- değer biçmek
exultance -- çok büyük sevinç ve iftihar

 
 
 

SÖZCÜK LİSTESİ ANASAYFA

 

F--K     L--R     S--Z

 
 

 

. DESTEK SET ANASAYFAYA DÖNÜŞ .