Yunan Mitolojisi -- Roma Mitolojisi: İngilizce
Deyimler, Sözcükler, Kavramlar.
English Words & Expressions from Greek & Roman
Mythology.

İNGİLİZCE'DE
MİTOLOJİ DEYİMLERİ
MİTOLOJİK KAVRAMLAR

EXPRESSIONS from
GRECO-ROMAN MYTHS
Yunan
ve Roma
Mitolojisi Kökenli
İngilizce
Deyim ve Deyişler
Mitoloji kökenli olmayan, tarihsel önemde bazı deyim, kavram ve
sözcüklere de listemizde yer verilmiştir.
Dizide "Yunan Mitolojisinden Sözcükler" adını taşıyan ilk bölümünde
açıklanan bir dizi deyime burada yeniden yer verilmemiştir. Şunlar: Achilles'
heel
(zayıf
nokta, ölümcül zaaf);
between
Scylla and Charybdis
(aşağı tükürsen sakal, yukarı tükürsen bıyık);
sword
of Damocles
(Demokles'in Kılıcı); Midas
touch
(Midas
dokunuşu); Gordian
knot
(kördüğüm);
pandora's
box
(Pandora'nın kutusu);
Trojan
horse
(Truva Atı);
the
burden of Sisyphus
(Sisifus'un çilesi);
cloud-cuckoo-land
(hayal
ürünü, ütopik ülke; hayal âlemi);
Oedipus complex, Electra complex.

01
Apollonian
/Æ-pı-LOU-niın/
=
uyumlu,
ölçülü, dengeli, düzenli...
Örnekler:
Apollonian control, Apollonian discipline, Apollonian self-discipline,
Apollonian self-control ("kendini kontrol", disiplinli ve ağırbaşlı
olma)
Karşıt
örnek: Dionysian abandon, Dionysian hedonism (kendini yaşamın
zevklerine koyvermişlik)
Apollo, Yunanlıların ışık, güneş, kehanet ve tıp, şiir ve müzik tanrısıdır.
Bakire av tanrıçası Artemis'in ikiz kardeşidir. Akıl,
mantık, düzen, uyum ve itidali sever. Gerçi, Olympus ailesinde kaçamak hevesinden tam arınmış bir tanrı/tanrıça görülmemiştir; ama
tanrı Apollo'nun,
şarap ve ritüel erotisizm tanrısı kardeşi Dionysus'un "disiplinsizliğine"
karşıt bir dünya görüşü sergilediğini söyleyebiliriz. Bu iki dünya görüşü
arasındaki fark, Apollonian ve Dionysian
sözcükleri ile günümüz İngilizce'sinde de yaşamaktadır.
Ne var ki, Yunan düşüncesinde bu iki tanrının temsil ettiği dünyalar
birbiriyle çatışma halinde değil, birbirinin tamamlayıcısı durumundaydı.
Nitekim bu iki Tanrı kardeştir ve Apollo Delphi'den ayrılmak zorunda kaldığı
durumlarda, kehanet işlerini kardeşi Dionysus'un yönetimine bırakır.
Gerçekten de, yaşamın bu iki gerçeği arasında denge ve uyum
sağlayamayan kimselerin "kafayı kırma" yönünde hızla ilerlediklerini
görürüz. Logos ve Eros'un, uyum değil, çatışma halinde olduğu bir kişilik
paramparça olmağa en yakın adaydır.
02
augean
/@-ci-IN/
=
uzun
ihmal yüzünden aşırı pis; temizlenmesi veya düzeltilmesi çok büyük uğraş ve emek
gerektiren... (Mecazi de kullanılır)
Deyimler:
cleaning the Augean stables; Augean filth.
Kral Augeas'ın ahırlarında başka hiçbir yerde birarada bulunmayan çok sayıda
büyükbaş hayvan vardı. Ne var ki otuz yıldır temizlik görmemişti ve büyük pislik
içindeydi. Temizlenmesi imkansız görünüyordu. Heracles'e, ölümsüzlük
kazanabilmesi için, baştanrıça Hera tarafından koşulan 12 büyük görevden beşincisi -- biraz da onu
aşağılamak için -- bu ahırları temizlemek oldu. Kahraman Heracles iki büyük
nehrin yatağını değiştirerek, görevi başarıyla tamamladı
Öykünün Augeas için mutlu sonla noktalandığını söyleyemeyiz. Boş bulunup,
görevin yerine getirilmesi halinde hayvanlarının onda birini Heracles'e vereceği
taahhüdüne girmişti; ama şimdi sözünü tutmayı reddediyordu. Sonuçta Heracles
Augeas öldürüp, yönetimi kendisini başından beri desteklemiş olan oğul Phyleus'a
vermiştir.
the Augean task of reforming the bureaucracy...
The government ought to attend to cleaning its own Augean stables.
British thought has never been cleansed of the Augean filth of
imperialism. It is still there, breeding lice and vermin.
03
Augustan
/o-GAS-tın/
Örnek:
the Augustan
period, Augustan
elegance
Augustus'un,
Marcus Antonius ve Cleopatra'ya karşı kazandığı zaferden sonra, Roma'da
hükümranlığını pekiştirmesi ile başlayan parlak imparatorluk dönemine atıfta bulunan bir deyim.
(MÖ 27 - MS 14) "Augustan" sözcüğü başka ülke tarihlerindeki en parlak dönem
kavramı
için de kullanılabilen bir cenerik sıfat niteliğindedir: Örneğin,
İngiliz edebiyat tarihinde kabaca 1660-1780 arası dönem "the
Augustan period" ("Augustan literature", "Augustan poetry", vb) adıyla anılır:
At one level, the eighteenth century was the Age of Reason, a period of
Augustan elegance and calm.
04
Bacchanalia
/bı-kı-NEYL-iı/
=
"içkinin
su gibi aktığı", genellikle de cinselliğin "doruğa çıktığı" grup halinde
eğlence.
Örnek:
a Bacchanalian orgy
bacchant
/bı-KANT/,
/bı-KÆNT/
=
kendini
bu tür eğlencelere vermiş veya katılan kimse.
Çoğul:
bacchants
Roma şarap tanrısı Bacchus'un adından geliyor. Bacchus, Yunan
Dionysus'un Roma versiyonudur. Her iki tanrıyı da "başıbozuk ve
düşkün" sıfatlarıyla değil, eğlenceyi seven rafine kimlikleriyle değerlendirmek
gerekir. MÖ 200 yıllarından başlayarak Etrüskler üzerinden İtalya'ya girmeğe
başlayan gizli ve gizemli Bacchus ritüellerine ilk zamanlarda yalnızca kadınlar
katılırmış. Giderek her türlü sosyal katmanda yaygınlık kazanmış. Geleneksel aile
yapısını tehdit ettiği, kadınları önplana çıkardığı ve sınıflara dayalı sosyal
düzene ters düştüğü gerekçeleriyle, Roma senatosu uzun mücadeleler vermiş, fakat
hiçbir zaman bütünüyle engel olamamıştır.
05
Caesar's
wife
/Sİ:-sız-WAYF/
=
kendisinden
asla şüphe edilemeyecek saf ve sadık bir zevce.
Örnek:
"like Caesar's wife"
"Caesar's wife must be above suspicion." = "Sezar'ın karısı
hertürlü şüphenin üstünde olmalıdır."
Jül Sezar'ın
(Julius Caesar) ikinci karısı olan Pompeia Sulla hoş ve güzel bir kadın olmakla
birlikte, zekâca pek üstün sayılamayacağı anlaşılıyor. Sezar'ın bu evliliği iç-siyasi bir
ittifak şeklinde gerçekleşmişti. M.Ö.62 yılında, Pompeia'nın adı bazı
dedikodulara karıştı ve Sezar bunlara inanmamakla birlikte, ünlü "Sezar'ın
karısı hertürlü şüphenin üstünde olmalıdır," sözleriyle boşanma yolunu seçti.
İlginçten ilginç:
Deyimin en ilginç yönü, çoğunlukla mecazi ve cinsellikten uzak bağlamlarda
rahatlıkla kullanılabilmesidir:
Judges,
like Caesar's wife, are supposed to live lives above reproach.
Yukardaki
cümlede, münhasıran kadın yargıçlar değil, kadın erkek bütün yargıçlar
kastediliyor. Ayrıca, aranan ahlaklı olma ölçütü münhasıran "cinsel ahlak" değil
"genel ahlak" kavramıdır. İşte diğer örnekler
The soldiers
were -- like Caesar's wife -- above all suspicion.
The purpose of
these measures is to make sure the elections -- like Caesar's wife --
above suspicion.
Yukardaki ilk
cümleye ve bir de şu örneğe dikkat ediniz:
Mrs. Filanca's
husband, like Caesar's wife, is above all suspicion.
Bu
ilginçliğin nedeninin açıklamak ise hiç de zor değil. Türkçe'de de "Ayşe'nin
kocası, tıpkı Ahmet'in karısı gibi -- hertürlü şüphenin üstündedir,"
demez miyiz?
Ne
yani? Bayan filancanın kocası erkek diye, kendisini Sezar'ın eşiyle kıyaslamak
için "Sezar'ın kocası gibi" mi diyecektik ?! (like Caesar's
Husband ?!)
06
colossal
=
boyutları veya derecesi itibariyle hayret ve hayranlık verecek ölçüde devasa
Eş-anlamlı:
huge, enormous, vast, immense, gigantic, gargantuan, elephantine, giant,
mammoth, massive (= very large, very big)
Karşıt-anlamlı:
tiny, minute [okunuşu: /may-NYUT/], pocket-sized, microscopic, Lilliputian,
miniature, insubstantial
Rodos
adasında M.Ö. 292-280 yılları arasında tanrı Helios adına dikilen devasa
bronz heykele izafeten. New York'taki özgürlük anıtının iki katı büyüklükte
olduğu söyleniyor. "Dünyanın yedi harikası" ndan birisi sayılmıştır.
NOT:
Bu sözcüğün mecazi kullanımı sık görülür:
colossal ignorance, colossal impertinence, has a/the colossal nerve + mastar
(= hiç utanması sıkılması yok)...
I have to say you have a colossal nerve to come into this office and
make such a request.
(= Utanmadan gelmiş bu talepte bulunuyorsun;. havanı alırsın!!)
People with the colossal nerve to answer a cell phone calls during a
concert should have their phone
confiscated.
07
crossing
the Rubicon
rubicon
/RU:-bi-K@N/
=
dönüşü
olmayan, geçildi mi sonuna kadar gitmek kararlılığında olmanız gereken
sınır.
Rubicon
[Latince] orta-kuzey İtalya'da bir akarsudur. M.Ö.
49'da Sezar'ın (Julius Caesar) ordusuyla bu hattı geçmesi üzerine iç savaş
başlamıştır.
Caesar's crossing the Rubicon was a step so consequential that it has
come to stand for every fateful step in history ever since.
It would seem that President Bush, by invading Iraq and allying himself
with the Kurds against the Turkomans and Arabs in northern Iraq, has
finally crossed his Rubicon.
In my humble opinion, here the author crosses the Rubicon between
objective criticism and subjective dislike.
08
cynicism,
cynic, cynical, cynically
/Sİ-nisizm/
/Sİ-nik/
/Sİ-nikıl/
/Sİ-nik-li/
cynicism
=
Atina'da M.Ö. 400 dolaylarında Antisthenes tarafından kurulan felsefe ekolü. En
ünlü takipçisi Diyojen'dir. [Diogenes; d: Sinop (Sinope); ö: Korent (Corinth) --
Hani şu, Büyük İskender'e "Gölge etme, başka ihsan istemem," dediği rivayet
olunan kinik (sinik - cynic) filozof.] Bir felsefe ekolü olarak Kinisizm'in temel
öğretisi disiplinli bir ahlaki yaşam ve dünya zevklerine sırtını dönme anlayışı
çevresinde gelişmiştir.
Sözcüğün
kökeni ise Yunanca "köpek" sözcüğündendir; bu kavram kinik düşünürlere gerek uygar
rahatlıkları hakir görerek basit bir hayat yaşamı seçmeleri, gerekse çevredeki
insanlara karşı "azarlayıcı/şarlayıcı/hırlayıcı" tavırlarından dolayı
yakıştırılmıştır.
Çağımız İngilizce'sinde "cynicism" kavramı şu tür inanç ve
yaklaşımları çatısı altında topluyor: 1. İnsanların çoğunluk bencil ve aşağılık
güdülerden güdülendiği kanaati; 2. Ağızdan çıkan sözler ve verilen vaatlerin
asıl niyetlerle asla örtüşmediği; davranışların altında yatan nedenlere
asla güvenilemeyeceği inancı. Örneğin bir
siyasetçinin siyasal veya ekonomik reform vaatlerine asla kanmamak,
seçmenlerin ise zeka seviyesinden şüphe duymak gerekir inancı; 3. Hayata genelde olumsuz ve karamsar bakış; mizantropi;
4. Çevredeki insanlara
karşı aşağılayıcı bir yaklaşım ve alaya alma...
Bu satırların yazarı da bu tavırların büyük bölümünden suçlu olduğunu iftiharla
itiraf eder...
09
Delphic,
Delphian
/DEL-fik/
/DEL-fiın/
Delphi'de Parnassos dağının eteğinde kurulmuş Apollo tapınağındaki rahipler,
kendilerine yöneltilen sorulara verdikleri anlaşılması zor cevaplar ve yine muğlak,
ürkütücü kehanetler ile ünlüydü. Her iki sözcük de İngilizce'de aynı nüansı
koruyan birer sıfat niteliğiyle, "oracular" ve "prophetic" sözcükleri ile
yaklaşık eşanlamlı olarak kullanılıyor.
The author is best known for his Delphic pronouncements relating to the
future of international terrorism.
His Delphian statement relating to the future of international terrorism is
quite difficult to interpret, but is nonetheless just as frightening as his
earlier diagnosis.
10
draconian
/drey-KOU-niın/ veya
/drı-KOU-niın/
=
sert, katı, acımasız veya zalim
(aşağıda örneklediğim belli deyimlerde kullanılır -- Türkçe'de, "Drakon
yasaları")
draconian laws, draconian measures, draconian punishment
M.Ö. 621 yılında Atina'da yasaları (ilk kez?) yazıya geçiren Draco'ya
izafeten. Bu yasalar
çok sert hükümler taşıyordu. Bugün önemsiz sayılabilecek birçok suç için
bile ölüm cezası verilebiliyordu. Draco yasaları daha sonra M.Ö. 6. yy başlarında
Solon tarafından hafifletilmiş; fakat cinayet karşılığı cezalar aynen
bırakılmıştır. Öte yandan, genel kanının tersine, Draco bu yasaların yaratıcısı
değil, yalnızca kayıtlara geçiren kişi olmuş olabilir.
The Israeli occupation army has reintroduced some of the draconian measures
against Palestinian civilians that prevailed during the height of the
intifada.
Draconian measures are needed to stamp out polio by the end of this year –
already a
year later than had been hoped.
11
Fabian
Society, fabian thought
/FEY-biın/
=
Fabianism öğretisine ilişkin
(örnek: İngiltere'deki "the Fabian society")
Geç dönem Roma imparatorluğunda Fabius'lar olarak bilinen geniş aile tarafından
azad edilen kölelere "Fabianus" adı verilmişti. İtalyanca'da "Fabiano",
Fransızca'da "Fabien" formundaki sözcük, Norman istilası döneminde "Fabian"
şeklinde İngilizce'ye girmiştir.
Fabian Derneği [the Fabian Society] İngiltere'de 1884 yılında Beatrice Webb,
Sidney Webb, George Bernard Shaw ve H.G. Wells tarafından "Marksist olmayan,
evrimci sosyalist düşünce" yi yaymak amacıyla kurulmuştur.
Peki, Türkçemizde de aynı kökten bir sözcük mevcut mudur? Pek tabii... Roka ve
fava
tadı
bilmeyene ne yazar Yeni, Kulüp, yada Tekirdağ...
[Latince'de faba (fava), Roma İmparatorluğu döneminin önemli ürünlerinden
sayılan "bakla" nın adıdır.]
Encyclopedia: The Fabian Society is a British socialist
intellectual movement, whose purpose is to advance the socialist cause by
reformist, rather than revolutionary, means. ....... In the period between
the two World Wars, the "Second Generation" Fabians continued to be a major
influence on social-democratic thought. It was at this time that many of the
future leaders of the Third World were exposed to Fabian thought; most
notably, India's Jawaharlal Nehru, who subsequently framed
economic policy for one-fifth of humanity on Fabian social-democratic lines.
It is a little known fact that the founder of Pakistan, Barrister Mahomed Ali Jinnah was an avid member of the Fabian Society in the
early 1930s.
fabian strategy,
fabian tactics
=
düşmanı,
rakibi veya muhalefeti yenmek için temkinli ve yavaş bir strateji uygulayan ve
doğrudan çatışmadan kaçınan.
Fabian strateji veya Fabian savaş taktikleri kavramının kökeni
Anibal'in İkinci Roma seferi (M.Ö. 218-212) sırasında Roma'lı general Quintus
Fabius Maximus tarafından uygulanan yıpratma savaşı taktiklerine dayanıyor.
Aşağıda belirtildiği gibi, düzenli askeri birlikler tarafından uygulanan bir
savaşma tercihi olup, gerila savaşından çok farklı bir stratejiyi içerir.
Encyclopedia: The Fabian strategy is a military strategy where
pitched battles are avoided in favor of wearing down an opponent through a
war of attrition. While avoiding decisive battles, attention is focused on
harassing the enemy to cause attrition and loss of morale. It implies that
the weaker side believes time is on its side, but it may also be adopted
when no feasible alternative strategy can be devised. It is important to
note that adopting a fabian strategy is not the same as waging guerrilla
warfare; it is just one form of attrition warfare applicable in certain
circumstances usually by conventional military forces.
12
faithful
Penelope
/pi-NE-lıpi/
=
her
türlü zor koşulda dahi (cinsel açıdan) sadık kalan eş (kadın / zevce)
Ithaca kralı Odysseus (Roma'da Ulysses) karısı olan Penelope, on yıl süren Truva
savaşı ve kocasının bir on yıl daha süren eve dönüş serüvenleri boyunca, kralın
ölmüş olduğu yolunda tahminlerle fikrini çelmeğe çalışan çok sayıda talibine
rağmen ona sadık kalır ve mutlu sona kavuşurlar... Kraliçenin adı İngilizce'de
de "sadakat" kavramı ile özdeşleşmiştir.
In the play, Yedi
Kocalı Hürmüz is not a faithful Penelope by any means; in fact, she conducts
her several affairs simultaneously.
Like an ass, he
had started to fancy himself to be a sort of Odysseus, coming home at long
last to his faithful Penelope. He got a shock when he got there...
13
Gorgon
stare...
Yunan mitolojisinde Gorgon'lar, keskin pençeleri ve canlı zehirli
yılanlardan oluşan saçları ile kötülük saçan dişi canavarlardı. Yalnızca tek
bir erkek Gorgon vardı, Nanas, ve o da Zeus'un korumaları arasında yer alıyordu.
Odyssey'de Gorgon, yeraltı dünyasının bir canavarıdır. Hesiod sayıyı üçe
çıkarmıştır; en ünlüleri ise "Gorgon Medusa" dır. Aralarındaki tek
ölümlü de Medusa olup, bu sayede Perseus tarafından başı kesilerek
öldürülebilmiştir. Perseus, özel kalkanı üzerinde Medusa'nın yansımasını
izleyerek
bu imkansız zaferi gerçekleştirebilmişti. Peki ama neden? Çünkü hiçbir
insan gorgonlar ile gözgöze gelmeğe cesaret edemez, oracıkta taş
kesiliverirdi...
The captain turned a Gorgon stare upon the rebellious sailor, who made no answer,
backing out without another word.
I never think of the days of old -- so as not to paralyze myself before the
Gorgon stare of my own past.
Yav, acaba bu işleri bırakıp İngilizce şiir, roman filan yazmaya mı
soyunsam?!
14
Beware
of Greeks bearing gifts
=
Sana
armağan(lar) getiren bir düşmana güvenme.
[Bu söz
ile, özelde "Grekler" değil, genel anlamda herhangi bir "düşman" kastedilir.]
Truva kralı Priamos'un elli oğlundan biri olan Laocoön
/ley-@-kı-w@N/
(ikinci hece birincil vurgulu) bir Poseidon rahibiydi. (Bazı kaynaklara göre,
Apollo rahibi) Truvalıları, Tahta Atı kabul etmemeleri konusunda uyarmağa
çalışmıştı. Bu yüzden de iki oğluyla birlikte deniz yılanları tarafından
öldürülerek ilahların gazabına uğramıştır.
We all know the warning, "Beware of the Greeks bearing gifts." If a company
offers you a service free of charge for so-and-so a time, you may be certain
that they will make you pay for it doubly afterwards.
15
halcyon
days
/HÆL-siın-deys/
=
"sakin
günler" -- 14 Aralık'ta başladığı düşünülen ve kış gündönümünü içerdiği
varsayılan 14 günlük "sakin" -- açık ve fırtınasız dönem... Bu deyim, mecazi
olarak, "mutlu, huzurlu, refah içinde bir dönem" anlamında da kullanılır.
Tabiatıyla
yılın bu günleri dünyanın pekçok bölgesinde, hava açık ve sakin olmanın tam
tersine, sert ve fırtınalı geçer. Fakat, sözkonusu mitosun Akdeniz Bölgesi ürünü
olduğunu unutmamalıyız.
Kral Balıkçıl deniz kuşlarının bu mevsimde denizde yaptıkları yuvalara
yumurtalarını bıraktıklarına inanılırdı. (Böyle birşey yok, tabiatıyla.) Bu
kuşun Yunanca'daki adı "alcyon" veya "halcyon"dur. Rüzgar tanrısı Aeolus'un kızı
Alcyone veya Halcyone'den geliyor. Mitosa göre, yılın bu mevsiminde
kuşların rahat edebilmesi için rüzgar tanrısı dinlenmeğe çekiliyor, rüzgarlar ve dalgalar
sakinleşiyorlardı.
Ah, I remember well my halcyon days as a young teen when I thought the only
responsibility I had in life was collecting Tom Miks, Teksas, and Kızıl
Maske comics.
Remembering the halcyon days of his childhood, the old man surveyed the
faded photos with a tremulous hand.
17
hermetically
sealed
/hö-ME-tikli-SİI-ld/
=
hava
geçirmeyecek şekilde kapatılmış
(=
air-tight)
Sihir tanrısı olan Hermes adına izafeten. Hermes'in Roma'daki karşılığı "Mercury"dir.
(Cıva elementine verilen ad.) Orta
Çağlarda simya ilmine "the hermetic arts" adı veriliyordu.
The company
specializes in the production of miniature hermetically sealed
thermostats.
All our products are shipped in hermetically sealed
stainless-steel boxes.
17
(the)
hoi polloi
/HO-i-pı-LO-i/
=
kitleler, halk
(genellikle küçümseyici, aşağılayıcı bir tavır sergiler, "avam, ayak takımı")
Eski Yunan'da "çoğunluk" anlamına gelen bu deyim, Yunanca ve Latince bilgisinin
iyi bir eğitimin nişanesi sayıldığı 18 yy sonlarında İngilizce'de kullanılmağa
başlamıştır. "Hoi" esasen "the" anlamına geldiği için, kimilerine göre deyimin
İngilizce'de "article" almaması gerekir. Fakat standart uygulama "the" eklenmesi
şeklindedir.
İngilizce'deki eşanlamlıları: commonality, commoners, infrastructure, masses,
multitude, plebians, proletariat, rabble, rank and file, riffraff, the common
people, the herd, the masses.
I've bought season tickets for a private box in the stadium; so we don't
have to watch the game with the hoi polloi.
The hoi polloi today have access to services and technology that kings of
the past could not even dream of.
18
Hydra's
heads
Hydra = Eski Yunan mitolojisinde çok sayıda kafası olan bir su canavarı. Kafalardan
kimisi sizi nefesi ile dondurabilir, kimisi alev fışkırtarak yakabilir, kimisi işinizi
zehirli gaz üfleyerek bitirebilirdi. En kötüsü de, kafalarından birini
kesmeyi başarsanız, yerine iki kafa birden oluşmasıydı... Heracles'in yerine
getirdiği 12 "imkansız" görevden birisi de Hydra'yı öldürmesiydi. [Heracles bunu
arkadaşı Iolaus'un
yardımıyla başarmıştı. Heracles her bir kafayı kestikçe,
Iolaus
yarayı yakarak koterize ediyor ve kafanın yeniden büyümesini engelliyordu.]
PKK terrorism shows its hydra's heads everywhere, blocking the way to a
relaxation of intercommunal tensions.
Trying to get my students to do the daily assignments I give them is
like trying to cut off a hydra's head.
19
Janus-faced
=
iki yüzlü, kandırmacı, yalancı, hilekar
Roma'nın "kapılar, giriş alanları, başlangıçlar ve sonlar" tanrısı Janus'tan.
Yılın başlangıç ayı kabul edilen "January" ay adı da buradan geliyor. Sanattaki
temsillerinde kafadan yapışık, karşıt iki yöne bakan, iki suratlı bir
tanrı olarak gösterilir. Burada dile getirilen kavram, bir yüzünün geçmişe, bir
yüzünün geleceğe bakmakta oluşudur. "Hilekar" anlamını bu "iki-yüzlülük"ten
kazanmış olduğunu düşünebiliriz. Ünlü bir örnek, Şekspirin Othello piyesinde
Iago'nun Othello'ya yalan söylerken "Janus adına" ("by Janus"
şeklinde) yemin ederek, aslında
kendi iki-yüzlü karakterine ilişkin ironik bir ipucu vermesidir.
Ne var ki, aynı deyime -- yukardaki ikiyüzlülük anlamı olmaksızın -- "kutuplaşma ve karşıtlıkları önplana çıkaran bir bakış açısı"
anlamında da rastlayabilirsiniz: "a Janus-faced view of history" gibi.
The U.S.A.
attitude toward PKK activities in northern Iraq is a perfect example of
Janus-faced counter-terrorism as they claim to make efforts to uproot this
guerilla organization from the region while evidence suggest that they are
in fact giving them considerable logistic support.
20
jovial
character, jovial face, jovial countenance, jovial expression
jovial /COU-viıl/
=
şen, neşeli ve iyimser bir tabiata sahip olup çevresiyle yine bu tonda
dostluklar geliştiren
"Jovial"
sözcüğünün kökü "Jove" (Roma baştanrısı Jupiter'den) sözcüğünü bir
önceki bölümde ele almıştık (Madde 07).
21
Junoesque,
Junoesque proportions
/CU-NOU-ESK/
=
"iriyarı
güzellik"
Jupiter'in eşi olan baştanrıça Juno oldukça "şevketlü ve devletlü" fiziksel
orantılara sahipti. Bugünkü başlıca kullanımı da yine "etine buduna
heybetli" hanımlar içindir.
Ancak, kocaman inci / pırlanta ziynet
eşyalarından koltuk ve oturma ünitelerine kadar çok geniş bir alanda
tanımlayıcı bir kavram olarak kullanılabilir.
I could see, even from such a considerable distance, the Junoesque
figure of my future mother-in-law move among her guests.
During the Renaissance, voluptuous females of Junoesque proportions were
appreciated. Today the tall, skinny, anorexic fashion model is
considered to be in vogue.
My friend freely admits that he is attracted to ladies of a certain age
and of Junoesque proportions.
22
Labours
of Hercules, Herculean labours
Lütfen
bknz. Bölüm 1, Madde 05.
23
poet
laureate
/L@:-riıt/
=
şair-i âzam, başşair
laurel
/L@:-rıl/
=
defne yapraklarından baş tâcı
Tanrı
Apollo Yunan
mitolojisinde başında defne yapraklarından bir taç ile tasvir edilir.
Gerek atletizm gerek şiir yarışmalarında zafere ulaşanlara defne
yapraklarından yapılan bir taç giydirilirdi. Roma'da ise defne taçlar daha çok
savaşta zafer kazananlara layık görülmüştür. İlginç bir ayrıntı ise, klasik
dönem taçları atnalı şeklinde iken, günümüzde tercihin çember şeklinde
olmasıdır.
Bugün İngilizce'de kullanılan bazı deyimler (idioms) şöyledir:
"to win
laurels" = övgü ve alkış almak...
"to be resting on one's
laurels" = (herhangi bir alanda) bugün çaptan düşmüş olan
performansını geçmişteki başarıları ile örtmeğe çalışıyor olmak...
"not
to rest on one’s laurels" = bugüne kadarki başarıları ile yetinmemek
ve daha büyük başarılar peşinde koşmak...
"to look to one’s laurels"
= üst kademedeki mevkiini buraya göz dikenlere kaptırmamak için dikkatli
davranmak...
"laureate"
/L@:-riıt/
sözcüğü yaratıcı veya entellektüel başarılarından dolayı üstün hizmet ödülü
almış kimseler için kullanılır.
He/she is a Nobel laureate (in physics / economics / literature).
Have you any idea who is the current Poet Laureate?
The poet
laureate Abdülhak Hâmid Tarhan lived between the years 1852-1937.
[veya, "between
the years 1852 and 1937"]
24
lesbian
relations
/LEZ-biın/
İngilizce'deki "lesbianism" sözcüğü, kadınlar arasında
birbirini duygusal, cinsel, romantik ve/veya estetik açılardan çekici
bulmak anlamındadır. Tanım böyle olmakla birlikte,
Türkçe'de de olduğu gibi, cinsellik ve erotizmin önplana çıkarıldığı
söylenebilir.
Sözcük "Lesbos" (Midilli) adasının adından geliyor. Mitolojiye göre bu adanın
sakinleri tümüyle savaşçı kadınlardan oluşan "Amazon" ulusuydu. M.Ö. 6.
yy'da ünlü Yunan kadın lirik şair Sappho bu adada yaşamış ve yalnızca kız
öğrenci kabul eden bir okul kurarak dersler vermişti. Şiirlerinin çoğu
öğrencilerine duyduğu tutkulu hislerini dile getirir. Bu tür ilişkiler, klasik
dönemde "gynerasty" kavramı ile tanımlanmıştır. (Günümüzdeki
"pederasty"
kavramının kadınlar için karşıtı.)
"Lesbian" sözcüğünün kökeni bu tanıma
gidiyor, fakat günümüzde "lesbianism" kavramı bu derece kaba ve sığ bir
anlamda kullanılmamaktadır. Daha seyrek kullanılan eşanlamlı bir sözcük ise
"Sapphism" sözcüğüdür. Sıfat hali "Sapphic"
şeklindedir: Sapphic love / practices / relations...
25
lotus
eater
/LOU-tıs-İ:-tı/
=
sıkça hayallere dalıp giden, uygulanma olanağı olmayan fikirler geliştiren, veya
kendisini tembel bir zevkler dünyasına salıvermiş olan kişi.
Yunan
mitolojisinde Kuzey Afrika kıyılarına yakın bir adada yaşadıkları söylenen
Lotophagi ırkı ("lotus yiyenler"), günlerini narkotik özelliği olan
"lotus" (Zizyphus lotus) bitkisinin çiçek ve meyvelerini
yiyerek, barışçıl bir yarı-uyku içinde geçiriyorlardı.
Lotophagi adasından Herodot Tarihi ve
Odyssey'de söz
edilmektedir. Kuzey Afrika kıyısında pek az ada bulunur ve sözü edilen adanın
Cerbe adası olduğu sanılmaktadır. Ancak Herodot'un bir ada değil bir yarımadadan
söz etmiş olduğunu da burada kaydedelim.
This week I am trying not to be a lotus-eater. I must get some work done
for my mid-terms.
I think a lotus-eater is basically a drunken layabout, a professional
procrastinator and a general doer of not much.
Internet gamblers are like lotus-eaters -- having once tasted of this
food they can never give it up.
Rightly or wrongly, we tend to think of Buddhists as dreamy lotus-eaters
who are just engrossed with spiritual things, with questions pertaining
to their Deity, their souls, and their salvation.
26
Lucullan
/lu:-KI-lın/
=
gösterişli bir bolluk, lüks ve şatafat niteliği taşıyan.
[Varyant: Lucullian /lu:-KI-liın/]
örnek:
a Lucullan feast = şatafatlı, bir kuş sütü eksik ziyafet (ve
eğlence)
Ünlü bir aileden ünlü bir general olan Lucius Licinius Lucullus (M.Ö.
118-56) emeklilik günlerinde yaşadığı şatafatlı hayatla ün salmıştı. Ancak,
Lucullus'u tümüyle olumsuz tonlarda anmamız gerektiği sanılmasın -- en az
aşçıbaşıları kadar, alim ve sanatçı kişilerin de dostu ve hamisi idi.
The meal was by no means a lucullan feast, but the food was delicious.
It was a Lucullan feast -- kadınbudu köfte, diber dudağı, bülbül yuvası,
ve tabii kiremitte bile kalkan, all accompanied by select wines.
The Minister is known to have Lucullan tastes though he tries to keep it
out of the public eye.
27
martial
music
/MA:-şıl-MYU-zik/
=
Marşlardan oluşan, askerlik ve savaşta kahramanlık duygularını
besleyen müzik tarzı.
[Fakat ne gariptir ki, 20. yy
sonlarında biraz "sapkınca" bir pop/folk ekolüne de bu ad verilmiştir.
Aklınızın bir kenarında bulunsun.]
court martial
/KO:T-MA:-şıl/
=
askeri mahkeme, divanı harb; askeri mahkeme (military court)... To courtmartial
= divanı harbe vermek veya orada yargılamak.
Roma savaş tanrısı MARS'a
izafeten. (Yunan mitolojisindeki karşılığı: ARES)
"Mehteran songs" exemplify the mainstream Ottoman martial music.
The
Court-Martial system was extensively reformed by the Armed Forces Act of
2001. He was court-martialled according to Article 165 of rhe new Military
Code. (Örnekler hayalidir.)
28
mercurial
disposition
/mö-KYU-rialdispı-Zİ-şın/
=
hızla ve
beklenmedik şekilde büyük ruh hali değişiklikleri gösterme eğilimi veya bu tür bir karakter
yapısı
İngilizce'deki
mercury
/MÖ:-kyuri/
=
cıva
elementi (Hg) ve
mercurial
sıfatı her ikisi de Roma mitolojisi "ticaret, ticari mallar ve hırsızlık" tanrısı Mercurius
adından geliyor. Ticaret tanrısı, mahalden mahale yaptığı hızlı
seyahatleri ile ünlüydü.
It can be argued that his mercurial disposition was shaped in his
tough early life in the slum environment of outer İstanbul.
Despite possessing remarkable gifts as a humourist, the author's
mercurial disposition and undisciplined behavior won him much public
criticism.
29
Olympian
detachment, Olympian airs
Eski
Yunan tanrı ve tanrıçaları arasında en kudretli onikisi "Olympus" sistemini
oluşturuyordu. Okuyucularımıza anımsatmak bakımından mitolojideki son dönem
şekliyle: Zeus, Hera, Poseidon, Apollo, Athena, Artemis, Ares, Demeter,
Hephaestus, Hermes, Aphrodite, ve Dionysus.
"Olympus" Dağının tanrı ve tanrıçaları, ölümlülerin dünyasına yaptıkları sık
kaçamaklarla ünlü olmalarına karşın, yine de ulu ve ulaşılmaz olup,
insanların istek ve acılarına çoğu zaman umursamaz kalabiliyorlardı.
İngilizce'deki "Olympian detachment" deyimi, yönetimdeki kişi, grup veya
partinin halkın sorunlarına duyarsız kalması, aldırış etmemesi şikayetini
tanımlar. Aynı şekilde, "Olympian airs" deyimi de "havalara girmek,
etrafını küçük görmek" anlamındadır.
Bununla birlikte "Olympian" sıfatı çoğu zaman bir övgü sıfatıdır ve büyük
başarılara imza atmış, devleşmiş kişiler için kullanılır.
Attila
İlhan was an Olympian among the literary men of his age.
Cahit Arf was an Olympian
among Turkish scientists.
The author's persistent scepticism is not so much the result of Olympian
detachment as of repeated disappointments of a true humanitarianism.
Our history teacher, for all his Olympian airs, had a notoriously short
memory for important historical dates.
[Dikkat: "for" burada "rağmen" anlamı verir.]
30
panic
attack, panic disorders
(tıp), panic button
Otlaklar,
çobanlar ve sürüler tanrısı Pan'a Bölüm 1, Ek 1'de
etraflıca değinmiştik. Doğumunda öylesi çirkin bir çocukmuş ki, orada
bulunanlar panik içinde oraya buraya kaçışmışlar... Büyüdükçe,
müziğe büyük istidadı olduğu ortaya çıkmış, ama biraz esrikçe davranışlar
gösterirmiş. Oraya buraya sebebsiz koşuşturur, asude olması gereken ıssız yörelerde
ani korku ataklarına yol açarmış. Kısacası kafasına göre takılır, o andaki
ilhamına göre cinsellik de telkin edebilirmiş, korku ve
panik de...
Panic
button ise, tabiatıyla, panik ataklara eğilimli kişilerin hini hacette
yardım çağırmaları için el altında bulundurmaları yararlı olacak bir imdat
düğmesidir.
Ne var ki,
"panik tuşu"nun çağdaş dünyamızda ençok kullanıldığı alan, işyeri
bilgisayarlarımızdır: Uygunsuz bir anda patron odanıza girecek olursa
tek tıklamada bütün uygunsuz pencereleri aynı anda kapatabilmeniz için...
Panic attacks (= panic disorders) produce sudden symptoms of intense
fear.
This is truly a panic button and should only be used if there is a
potentially life-threatening situation.
Just hit the "panic button" here. It will hide in an instant all those
windows you want to hide from peering eyes and then bring them back on
when you want to restore them.
31
Platonic
love, Platonic friendship
=
platonik aşk, platonik arkadaşlık
Günümüzde
"Platonik aşk" kavramının yaygın yorumu "tipik" olarak karşıt cinsten iki kimse
arasında cinsellik içermeyen bir sevgi ilişkisi şeklindedir. Özellikle de,
cinsel ilişiki varlığına kolaylıkla inanılabileceği durumlarda dedikodulara
hedef kişiler tarafından bir "protesto"
edasıyla bu terime başvurulur.
Oysa tarihsel/felsefi kökenleri bu yorumu desteklemez. Eflatun'un (Plato), Socrat
ve genç erkek öğrencileri (özellikle, Alcibiades) ile olan diyaloglarında ortaya
koyduğu bakış açısında, iki erkek arasında cinsel çekimi de içeren tutkulu bir
sevgi kavramı önplandadır. Cinsel ilgi vardır, fakat dizginlenerek estetik
beğeniye yönlendirilmesi yüceltilir.
Homoseksüellik konusunda tarihsel/felsefi açıdan süregelmiş olan "platonik aşk"
ve "pederasti" ikilemi tartışması ayrıntılı bir çalışmayı haklı kılacak bir
derinlik taşır.
"Platonic love is like an inactive volcano." -- André Prévost
All she wanted from a man, all she would allow, was a platonic
friendship.
Although platonic relationships exist between men and women, there is
always the possibility that the relationship will evolve into something
more.
32
Procrustes'
bed, Procrustes
=
Kesin
uyulması zorunluğu konulmuş keyfi standart...
Böyle bir
tek düşünce / tek davranış standardı koyan veya koyma girişiminde bulunan
kimseye de "Procrustes" cenerik adı yakıştırılır.
Okunuşları:
/pr@-KRIS-ti:z/ veya /prı-KRIS-ti:z/ --- /pr@-KRIS-ti:zisbed/
Procrustes, Atik yarımadasında Eleusis yakınlarındaki tepeleri
kendine mesken tutmuş azılı bir hayduttu. Gelip geçen herkesi demirden bir
yatağa yatırıyor, ayakları dışarı taşarsa taşan kısmı kesiyor; tersine, adamın boyu kısa gelirse
"gererek uzatıyordu". Püf noktası ise, yatağın gizlice ayarlanabilir olmasıydı.
Kurbanın boyunu uzaktan tahmin ediyor, yatağı ona göre hazırlıyordu.
Haydutun zulmüne son veren, kahraman Theseus olmuştur. Oldukça
kısa boylu ve tıknaz olan Theseus, Procrustes'i kendisi için ayarladığı yatağa
bastırıp yatırmış ve dışarı taşan kafasıyla ayaklarını keserek öldürmüştür.
Any attempt to
reduce men to one standard, one way of thinking, or one way of acting,
is called placing them on Procrustes’ bed, and the person who makes the
attempt is called Procrustes.
We find all
political parties squeezed into a conceptual Procrustes-bed by their
leaders.
33
Promethean
efforts / task / vision / cunning / suffering / concepts...
Prometheus
: bknz. Bölüm 1 (Yunan Mitolojisi) Madde 12.
34
Protean
versatility
=
"protean" sözcüğü İngilizce'de bir sıfat olup, olumlu anlamda esneklik,
yaratıcılık, değişkenlik, uyum sağlayabilirlik yananlamları taşır.
Okunuşu: /PROU-ti:ın/
veya /prou-Tİ:-ın/
Yunan
mitolojisinde erken dönem deniz tanrılarından ilki olan Proteus (Yunanca
"protogonos" = "ilk doğan") Olimpus şeceresinde ise Tanrı Poseidon'un oğlu
olarak gösterilir. Poseidon'un yunus sürülerinin "çobanı" olarak düşünülmüş,
dişi yunuslardan oluşan kocaman bir haremin yöneticisi azman bir erkek yunus olarak
kavramlaştırılmıştır. Proteus'un özelliği gelecekten haber verebilmesidir. Fakat
kendisine yöneltilen sorulara cevap vermez; cevap vermekten kaçınmak için de
türlü kılıklara bürünürdü. Cevap alabilmek için onu yakalayabilmeniz
gerekiyordu.
Continuing class struggle and the “protean versatility of. capitalism”
in response to it is the focal point of modern history.
Avni Anıl, another composer of protean versatility, displays an
enormously varied, eclectic stylistic mastery.
As a poet, he loves to show off his extremely creative, protean talent.
35
pyrrhic
victory
=
"Bir böyle zafer daha kazandık mı, işimiz bitik!!"
Okunuşu: /Pİ-rik-VİK-tıri/
M.Ö. 279 yılında Epir kıralı Pyrrhus Romalıları Hereclea ve Asculum'da yenilgiye
uğratmış, fakat kendi ordusu da çok büyük ve telafi edilmez kayıplara uğramıştı.
İngilizce'de
bu deyim, yalnız askeri muharebe konusuna ilişkin olarak değil, galip gelenin
telafi edilmez zararlara uğradığı durumlarda iş yaşamı, siyaset, hukuk veya spor
gibi alanlarda da kullanılır: "One more such victory and I am lost" (veya, "...
I am undone") -- "One more such victory and we are lost." (veya, "... we are
undone")
What the US
forces has achieved in Iraq is a Pyrrhic victory; it will not contribute
to enhanced peace and security for the US, Israel and the rest of the
international community.
If we talk to
those who lost their loved ones in war, every victory is a Pyrrhic
victory.
36
rich
as Croesus
/KRİ:-sıs/
=
Karun gibi zengin
(uzun /a/ ile)
M.Ö.560-547 yılları arasında hüküm sürmüş olan Lidya kralı Croesus zenginliği
ile ün salmıştı. Saltanatı Pers istilası ile son bulmuştur. "Rich as
Croesus", "as rich as Croesus", "richer than
Croesus" gibi deyimler İngilizce'de yaygın kullanılmaktadır.
They are so
stinking rich that if I had half of what they have I should still think
myself as rich as Croesus.
(Dikkat: "stinking
rich" deyişini resmi ortamlarda kullanmayınız.)
In many areas
of industrial production, companies who find themselves becoming as rich
as Croesus in a very short time find soon enough, however, that they are
also sitting on a fast-rising garbage pile created by their production.
With my
shopping-basket full to the brim with all sorts of delicacies, and what
is left of the five hundred liras still in my pocket, I certainly felt
richer than Croesus.
37
sapphic
/SA-fic/:
Sapphic love / practices / relations...
Lütfen daha
önce geçen "Lesbianism" (Madde 24) konusuna bknz. Sözcüğün,
çağımızda genellikle erotizm (hatta pornografi) anlamında değerlendirilirken,
"platonik" ağırlıklı yorumlarının da mümkün olduğunu gözden uzak tutmayınız.
It is thought
that in boarding schools -- both for boys and for girls -- homosexual
and sapphic relations are quite common.
In his latest
film, a beautiful blonde vampire seduces a young wife to leave her
husband and move to her castle to taste the sweet joys of Sapphic love.
38
saturnine
character
/SÆ-tı-NAYN/
Saturnus, Romalıların tarım tanrısı ve baştanrı Jupiter'in babası idi.
Yunan mitologyasındaki karşılığı Cronus'tur. İngilizce'deki gezegen adı "Saturn"
ve gün adı "Saturday" bu isimden gelir. Yunan ve Roma mitolojileri bu konuda
büyük ölçüde içiçedir. Oğullarından biri tarafından tahtından indirileceği
kehanetini işiten (ve ayrıca yamyam olan) Saturnus, doğan erkek çocuklarını
afiyetle yemektedir. Jüpiter'in doğumunda annesi çocuğu Girit'e kaçırtır ve
Saturnus'u bir kaya parçası ile kandırır. Zamanı gelince kehanet gerçekleşir;
Saturnus ve diğer titanları deviren Jüpiter evrenin yeni efendisi olur.
Roma
mitolojisi bahsinde de belirttiğimiz gibi, astrologlar Satürn gezegeninin
insanlar üzerindeki etkisini şu niteliklerle tanımlıyorlar:
ağırkanlı ve kasvetli bir tabiata sahip, biraz bedbince epeyce de somurtkan,
çevresine suskun bir alaycı tavır ve küçümseyen gözlerle bakan... Gerçekten de,
fazla övünülecek veya sevilecek kişilik özellikleri değil...
İngilizce'de "Saturnian" sözcüğünün işaret ettiği karakter tipinin
taşıyabileceği yananlamlar şunlardır: Olumlu yönleri: pratik
zekalı, temkinli, yapıcı, sorumluluk sahibi, tutumlu, güvenilir, disiplinli,
dayanıklı olmaları. Olumsuz yönleri: cimri ve bencil, acımasız,
zalim ve hükmedici, dar kafalı ve tutucu, dogmatik, depresyona girme
yatkınlığında olmaları.
It might be a
good idea that you discuss your brother's general melancholia and saturnine
disposition with a professional doctor.
He was a
saturnine and reticent old bachelor, driven to drink and occasional lunacy.
39
sibylline
/Sİ-bı-LAYN/
=
kehanet niteliğinde, kehanet niteliği taşıyan
sibylic
/si-Bİ-lik/
şeklinde kullanıldiği da görülebilir.
"Sibyl"
sözcüğü İngilizce'ye Latince kanalıyla Yunanca kökeninden gelmiştir. "Kadın
kâhin" anlamındadır. Tek bir kişiye işaret etmeyip, cenerik olarak kullanılan
bir sözcüktür. Türkçe'deki "Sibel" adının da, etimolojisi hakkında hiç fikrim
olmamakla birlikte, bir biçimde aynı sözcükle alakalı olduğunu düşünüyorum.
Sıfat halinin erkekler tarafından yapılan kehanetler için de kullanılabildiğine
dikkat ediniz.
As a thinker,
he proved thoroughly sibylline in most of his pronouncements.
(= kehanetleri
gerçekleşti)
At that time,
no one paid any attention to her apparently sibylline pronouncements.
No one at that
time had comprehended the sibylline words of the President.
40
(a)
Sisyphean task / challenge, vb...
/Sİ-si-Fİ-ın/
=
başarılması çok güç, hatta olanaksız görev veya uğraş
Kral Sisyphus, özellikle deniz ticaretine verdiği destekle tanınmasına karşın,
hilekar ve gözü doymaz bir kişiydi. Homer, ondan oyunbaz bir kişi olarak söz
eder: Kendi yeğenini baştan çıkarmış, kardeşinin tahtına göz dikip elinden
almış, Zeus'un bile sırlarını baştanrıça Hera'ya sızdırarak, baştanrıyı zor
durumda bırakmıştır. Aslında, okuyucularımın Sisypus'un desiselerini
kaynaklardan bularak okumalarını tavsiye ederim; çünkü Sülün Osman'lara,
Parsadan'lara taşçıkartacak serüvenleri gerçekten büyük zevkle okunabiliyor.
Sonuçta, Sisyphus kocaman bir kayayı dik bir yamaçtan yukarı yuvarlayarak tepeye
çıkarmak cezasına çarptırılmıştı. Ama, tam zirveye yaklaştığında kaya gerisin
gerisi kayıyor; Sisyphus herşeye yeniden başlamak zorunda kalıyordu. Asla sonuca
ulaşamayacak, nafile bir uğraşa mahkum edilmişti.
Frankly, trying to help you expand your vocabulary seems to me to be a
sisyphean task.
Obviously, this was a Sisyphean challenge the company would have to
overcome if competitive prices were to be maintained.
41
(a)
sop to Cerberus
Okunuşu: /SÖ:-bırıs/
Hades'in (Cehennem) kapısında bekçilik eden 3 kafalı (kimilerine göre 50,
kimilerine göre 100 kafalı) canavar bekçi köpeği Cerberus'tan daha önce söz
etmiştik.
Eski Yunan ve Roma'da ölüler gömülürken avuçlarına bir sikke para ve bir parça
yiyecek bırakılırdı. Sikke, ruhları Styx nehrinden karşıya geçirecek olan
kayıkçı Charon için; yiyecek ise Cerberus'u sakinleştirmek için bir ödeme olarak
düşünülüyordu.
İngilizce'deki "a sop to Cerberus" deyimi, "rüşvet" veya "zor bir müşteriyi
kazanmak için verilen bir taviz" anlamındadır.
"To give a sop to Cerberus" means to present someone who is likely to
cause trouble with a gift in order to keep him quiet.
If you thought that 3% pay increase would be enough to appease the
employees, you were mistaken. That was an entirely inadequate sop to
Cerberus.
42
Spartan
conditions / diet / existence, vb...
spartan
=
(sıfat) 1. bağışlamaz ve ödün vermez disiplin; 2. lükse veya
israfa izin vermeyen bir öz-disiplin ve kanaatkarlık
Eminim ki, klasik dönemde Peloponez yarımadasında yaşamış olan
Sparta kent-devletinin olağanüstü siyasi, askeri, ve sosyal tarihi
konusunda herkes azçok bir fikir sahibidir. Sparta yurttaşlarınca yüceltilen
karakter özellikleri bugün de İngilizce'de "spartan" sıfatı ile
ifade edilmeğe devam ediliyor. Bununla birlikte, hoşgörülü toplum hukuku ve
tüketim ekonomisinin gözde standart olduğu günümüzde bu değerlere aynı yüceltici
gözle bakıldığını söyleyemeyiz.
I never want to go back to Spartan conditions and a shoe-string budget.
They were simply tired of the hardships endured in years of fighting
under spartan conditions in the remote countryside.
Spartan conditions prevailed in the camp — there was no water or
electricity and the workers had to use outdoor toilets.
43
stentorian
/sten-T@R-i:ın/
=
çok yüksek ve gür sesle, ayyuk perdeden
stentorian voice / tones / roar, vb...
Stentor, Truva savaşı sırasında habercilik yapan, son derece yüksek ve gür sesli
bir Yunan savaşçısıydı. Homer'e göre, sesi elli kişinin topluca sesine bedeldi.
Ölümü de ilginç olmuştur. Tanrı Hermes ile giriştiği bir "bağırma müsabakası"
sonucu (muhtemelen çatlayarak!) ölmüştür.
A stentorian roar split the air, making everyone jump in fear.
She divorced her husband for his stentorian snoring.
44
stygian
/STİ-ci:ın/
=
fevkalade karanlık, kasvetli veya ürkütücü
stygian
darkness, stygian gloom, the stygian blackness of the cave
Bu sıfat, Yunan mitolojisinde, ölen kişilerin ruhlarının kayıkçı Charon
tarafından Hades'e (Cehennem) taşındığı Styx nehrinin adından geliyor. Yazıda
büyük veya küçük harfle yazılabildiğini görüyoruz.
He was tied up and left in the stygian gloom of the dark cellar.
Then evening came and with it a Stygian darkness descended upon the
house.
45
tantalising
/TÆN-tılayziN/
=
imrendiren, kışkırtan, akıl çelen fakat doyum sağlamayan; boşuna umutlandırarak
eziyet eden; birşeyi gösterip kışkırtmasına karşın, onu vermeyerek eziyet eden
-- bütün bunların sonucu olarak insanın aklına girip rahat huzur bırakmayan
a
tantalising offer
=
karşısındakinin aklını gönlünü çelip rahat vermeyecek imrendirici bir teklif
Tantalus ile ilgili çeşitli klasik dönem
anlatıları bu mitosun Anadolu çıkışlı
olduğuna ve kökeninin bronz çağı Hititler dönemine kadar uzandığına işaret eder.
Grek dönemindeki en yaygın inanışa göre, Zeus'un (sayısız) oğullarından birisi
olan kral Tantalus, dolayısıyla, Olympus'taki ziyafet sofralarında bulunmuş,
fakat masadan "ambrosia" çalarak halkına götürmüş; üstelik tanrıların bazı
sırlarını da insanlara açıklamıştı.
Bir başka ağır suçu ise, kendi oğlu Pelops'u (Peloponez'e izafeten) tanrılara
kurban amacıyla, kesip, kaynatıp, tanrılara yiyecek olarak
sunmasıydı. Tanrılar, durumun farkında oldukları için, bu oyuna gelmediler ve
yemeğe dokunmadılar. (Okuyucularımın bileceği üzere, mitoslar çoğu zaman
tarihsel olayların sembolik yansımalarını içerir. Nitekim, ayrıntılarına girmediğim buradaki hikaye
de kuşkusuz daha önceki dönemlerde geçerli olan insan kurban etme adetlerinin
bırakılması ile ilişkili değerlendirilmek
gerekir.)
Tantalus'a verilen ceza meyve yüklü ağaç dallarının altında çenesine kadar bir suyun
içinde sonsuza kadar ayakta durmak oldu. Su içmeye veya dallardan birşey yemeğe
kalkıştığı anda sular ve dallar geri çekiliyordu.
The EU Commission made a tantalizing offer to the Turks that the road to
their joining the Union will be much smoother if they agree to opening
up their ports to the Greek Cypriots.
The government has made some tantalizing, hard-to-read series of moves
on the political chess board in recent days.
= Bir dizi kafa karıştırıcı, anlaşılması güç davranımlar...
The boss has made a tantalizing reference to the possibility of a pay
rise next month but didn't give any further details.
= Ağzımızı sulandırdı ama, ciddi miydi dalgasını mı geçiyordu
anlayamadık; ayrıntı vermedi ki.
46
Thespian
/TSES-pi:ın/
=
1. (sıfat) tiyatro sanatına ilişkin; 2. (isim) oyuncu: aktör veya
aktris.
thespian talents = dramatik (= tiyatroya ilişikin) yetenekler
Yunan tragedya sanatının M.Ö. 6. yy'da şair Thespis ile başladığı
kabul edilir.
Ayten Gökçer's incomparable thespian talents are recognized by all.
Cüneyt Gökçer's thespian talents have won him many awards for both
acting and directing.
It can justifiably be said that the Gökçers, both husband and wife, were born thespians.
47
titanic
strength
/tay-TÆ-nikst-RENGTS/
=
Çok büyük derecede güc ve kuvvet
İlk tanrılar olan Uranus (Gök) ve Gaea (Yer) 'ın çocukları
olup Cronus'un önderliğinde evreni yönetmekte olan 12 Titan,
kendi çocukları olan Zeus önderliğindeki 12 tanrı ve tanrıça (Olympus sistemi) tarafından devrilmiş
ve yeraltı dünyası Tartarus'un karanlıklarında yaşamağa
mahkum edilmişlerdi.
He was described as a man of titanic strength with the ability to raise
tremendous weights He is supposed to have lifted an automobile over his
head with one hand.
Superman decided he must turn his titanic strength into channels that
would benefit mankind.
We were all wary of this boy's titanic strength and fighting skill. None
of us would want to pick up a fight with him.


|