CİNSEL KOMEDİ

Bir Kadın-Yiyen'in Öğleden Sonrası

BÖLÜM - 9

 

SULANMAK SANATI

  

İyi aktör sahnede doğaldır;

Rolünü, günlük yaşamda oynar.

NAH İNSANA VE ANASNİ HAN,

gizli baskı, s. 31

Genç bir hanımın dalında şeftali, ağacında kayısı, kütüğünde üzüm, sapında domates, kökünde patates misali görüntüsü karşısında deneyimli çapkının önce ağzı sulanır. Bu koşullanmış tepkinin kökleri geçmişin tatlı anılarına dayalı beklentilerinde yatar. Hemen ardından "Ben sana mecburum" ilkesi uyarınca öteki sulanma davranışlarına geçilir.

Ne var ki, deneyimli çapkınlar birleşip örgütleşseler aralarındaki en büyük anlaşmazlık da herhalde yine stratejik ve taktik sulanma davranışları konusunda ortaya çıkardı.

 

Doğallıkla, kadınyiyenlerin biraraya gelip örgüt kurmaları varsayımsal bir durum... Aşk dünyasının bu yalnız anarşistleri asla gruplaşamaz, öbekleşemez, cepheleşemez. Yalnızlık Tanrıya özgüdür diyenlere bakmayın siz:

Kart zampara tekbaşına çalışır... Yalnız yaşar, yalnız ölür...

 

Bu lirik gerçeğe karşın, konuyu kuramsal düzlemde tartışmaya açabiliriz.

sulanma  

Örneğin, görmemişin benimkine baktığı gibi bakmanız pek etkili olmayacaktır. Yanlış anlaşılmalara yol açacağı kesindir.

 

İnsanların ipnotize olmuşçasına baka kaldıkları, gözlerini koparamadıkları durumlar vardır. Bu grup bakışlar genelde "tirene bakar gibi" başlığı altına toplanıyor.

 

Seçimi kaybeden siyasetçinin; zimmetine geçirdiği parayı müfettiş beyle bölüşmek zorunda kalan müdür beyin; aldığı rüşvetten pay dağıtmak mecburiyetinde bırakılan memur efendinin; uyarı olarak bacağından vurulan hayali ihracaatçının...

  sulanma ve tavlama

Tutuklanmaması gerekirken yanlışlıkla tutuklanan çek senet mafya tayfasının; patronun maaşına zam yapıp işine son verdiği vasıflı elemanın; sendika ağasının kucağına oturttuğu işçilerin; ücretini alamayan fahişenin bakışları da böyledir. Biraz donuk, biraz suskun, biraz küskün, çoğunluk şaşkın...

 

En ilginci ise, yılların ürünü bilimsel bir kitabımı incelemeleri için sunduğum orta ikiden terk yayıncıların reva gördüğü "Hocam, şunu biraz sulandırsanız" fetvasıdır.

Pekçok kez başıma gelmiştir. Baka kalmışımdır...

 

Neyse ki, Bir Kadınyiyenin Öğleden Sonrası için, kendisi de sanat ve bilim aşığı, duygulu ve mantıklı bir yayıncı bulabildim. Bilimsel içeriğinden, sanatsal güzelliğinden özveride bulunmak gerekmedi böylece. Öyle olmasaydı, yayınlamazdım zaten.

Demek ki bu seçkin kitabın memleket ufuklarında görkemli bir güneş gibi doğuşu, yayıncısının da yüce sanatımıza gönül vermiş, bu doğrultuda yoğun çaba gösteren sadık bir müridimiz olmasından kaynaklanıyor. Bir ölçüde...

İşte, tarihin bu ender kesişme noktasında... Yani, yazar, yayıncı ve okuyucunun amaç ve gönül birliği içinde oldukları bu kader kavşağında, sizlere sunduğum bu dev bilimsel kitabın şimdiki Bölümünde ise sulanma sanatından söz edeceğim.

 

  .SULANMAK BİR SANATTIR.  

Sulanmak [Frenkçesi "kur yapmak"] adı verilen soylu taciz'i, şehvetperest, müstehçen ve muzır bir davranış bileşkesi olarak görenler de vardır. Yani, başka ne olacaktı ki?...

Sınırları böylesi belirsiz, farklı yorumlara bu derece açık bir davranış alanında, kendinizi E5 otoyoluna çıkmış yabancı bir TIR şöförü hissetmeniz işten bile değildir. En büyük kural, hiç kural olmamasıdır. Nitekim bilimsel teori, sulanma metodolojisini açıklamakta yetersiz kalıyor.

cinsel komedi  

Sulanma davranışları, herşeyden önce, yüce gönüllü bir sanatçının sınır tanımaz yaratıcılığına dayanır. Sanatçının hayal gücüne gem vurulamaz. Onun insancıl çabaları kısır matematiksel formüllere indirgenemez.

 

Klasik dönem edebiyatı, sulanma örneklerinden yana şaşılacak bir zenginlik gösterir. Sözgelişi, iki bin yıl önce Romalılar... Yabana atılacak cinsten değillerdi. Burası kesin.

Uçsuz bucaksız Pax Romana toprakları üzerinde bu dünyayı dolu dolu çiğnemiş en hızlı kart zamparalardan birisi de Jül Sezar'dı. Sezar'ın bu alanda Kleopatra'nın üçüncü kocası Mark Antonyüs'ü bile geride bıraktığı saygıdeğer tarih kitaplarında keyifle anlatılır. Çünkü Caesar, Kleo'nun ikinci kocasıdır...

 

Sezar'ın Galya fetihlerine ilişkin ünlü "Veni, viki, fiki fiki" sözü tarihe geçmiştir.

Yani, "Geldim, gördüm, becerdim bafiledim."

  cinsel felsefe

Böylece bu veciz sözlerin fak-simile gerçeğini de ilk kez burada açıklamış oluyorum. Okul kitaplarında filan çoluk çocuğa ayıp olmasın diye başka türlü yazıyorlar. Aslı buradaki gibidir.

Uzun tarihsel araştırmalarım sırasında saptadığım bu gerçekler bize Ohannes Tashak isimli bir Ermeni arşivci tarafından MS 31 yılında kaydedilmiş notlar aracılığıyla ulaşmıştır.

Gerçi bu isim bana fazla güven vermiyor, ama tarihteki önemli olayların hep 31'li yıllara denk düştüğü gerçeğini de gözden kaçıramayız. Bu konuyu "Siyasal Tarihimizde 31 Mart'ların Önlenemez Yükselişi" başlıklı yeni bir kitabımda ayrıntılarıyla ele almayı planlıyorum.

Çağdaş İtalyan edebiyatı da, bugünkü kuşakların, atalarına layık torunlar olduğunu kanıtlayan örnekler ile lebâbeb doludur. Kitap başlıklarına bir göz atınız yeter:

Giovanni Guareshi (mizahçı): Don Camillo'yu Şeytan Nasıl Aldattı?

Umberto Eco (göstergeci): Gülümün Öteki Adı...

Antonio Stendhalli (Fransız üvey kardeşi ile karıştırmayınız): Karma Manastır...

Mario Pezo (mesleğini ayrıca söylemeğe gerek var mı?): Baba... (Hani şu, sinemalarda hasılat rekorları kıran filmin romanı. Herkes birbirine sorup duruyordu ya: "Baba'yı gördün mü?" diye.)

Silvestro Stallioni (Nam-ı diğer, İtalyan Aygırı): İl Grande Rambo; Ma Phallus Minyature; Ergo, Brigitte Non Cum, Morale Kaput, Ergo, Departure Velosite...

 

  .LEKSİKOGRAFLARIN SALDIRISI.  

Sulanma davranışları bu derece özgün ve çarpıcı birer fenomen, birer devasa piramit, gizilgüçlere sahip çözülmez birer aysberg kitlesi iken, açıp bir sözlüğe danışsanız son derece entipüften yanıltıcı tanımlar verdiklerine tanık olursunuz.

Bağın bahçenin sulanması, gözlerin sulanması, yoğurdun sulanması, kamışa su yürümesi, sel sularının çekilmesi, Suriye'ye su verilmesi, pişmiş aşa su katılması, yazdığınız bilimsel kitapların sulandırılması, yok bilmem daha neler!...

Bilinçaltımıza yönelttikleri bu sinsi saldırının iki temel nedeni vardır: Birincisi, dünyadaki tüm lügatçeler, o hasetlerinden çatlayası impotan ihtiyarcıklar tarafından yazılmıştır.

Tek istedikleri bu güzelim dünyada sevda ve romantizm adına ne varsa yıkıp yoketmek, Tahtalıköye taşındıklarında arkalarında kısır ve bomboş bir dünya bırakmaktır. Sizleri daha önce de uyarmıştım: Romantizm denilince onların aklına öncelikle romatizma gelir.

 

Bize yönelttikleri sinsi saldırılar, tarafımızdan zorunlu olarak yanıtsız kalıyor. Biz kadınyiyenler kamu yararına yoğun işlerimizden başımızı kaldırıp aşk lügatçesi, sevda sözlüğü, kamus-u tenasül filan yazmak gibi faaliyetlere zaman ayıramıyoruz.

 
 
cinsel mizah  

Ancak şunu sevinerek ifade etmek isterim: 12 Eylül genel eğitim seferberliğinde okuma yazma öğretilen yurdum insanımızın zararlı akımlara kapılmaları tehlikesi asla mevcut değildir... Bu güzel becerilerini, kıraathanede okeye dördüncü beklerken boyalı gazetelerin resimlerine bakarak canlı tutmaları sağlanmış, bu yüzden pekaz yurttaşımız kitap okumak gibi zararlı alışkanlıklar edinebilmiştir.

 

Bu yüzden, o sevimsiz impotan ihtiyarcıkların yazdığı sözlük ve ansiklopediler de ancak sınırlı ölçüde zarar verebiliyor.

İkincisi, en kapsamlı lügatçeler bile en iyi olasılıkla birkaç yüzyıl gerilerde kalmış bir dünyayı yansıtır. Sözlük hazırlayacaksanız, eski ustalardan kopya çekmeniz beklenir. Eski ustalar da daha eski ustalardan kopya çekmişlerdir, vb, vb...

Aslında her türlü roman, öykü, şiir, makale, oyun, beste, resim, heykel, hatta ilim, bilim, filim gibi etkinlikler de işte hep bu minval üzere yürür, şu yaşlı dünyamızda...

Buna inanmakta güçlük çekiyorsanız, Thomas Kuhn nam kefere ustamızın Vasfiyye-i İhtilal-i Tüm İlmiyye başlığını taşıyan ünlü risalesine göz atmanızı sağlık veririm. Gerçekleri görünce, gözleriniz faltaşı gibi açılacaktır. Kutsal sayılan hiçbirşeye kafayı pek takmamayı hızla öğreneceksiniz. Gönül meseleleri dışında...

Biz kart zamparalar bugünkü güçlü hedonist felsefemizin doruklarına hangi zor yamaçlardan tırmanıp ulaştık sanıyordunuz ki?

 

Demek ki, bilumum kadîm kitâbiyyat ürünlerimiz tarihin tozlu sayfalarında fosilleşip kalmış saçmasapan ve yanıltıcı iddialarla, işe yaramaz bilgi kırıntılarıyla doludur. İşte o sevimsiz ihtiyarların yazdığı lügatçeler de böyledir. Etten kemikten, kanlı canlı fıkır fıkır çağdaş dünyamızı yansıtmaktan çok uzaktırlar. Geçmişin ustalarına dikilmiş birer anıt gibidirler.

Kısacası, hiçbir işe yaramazlar.

 

 

  .TEKERLEK NE DEMEKTİR?.  

Örneğin, topaç ve tekerlek sözcüklerini ele alalım. Sözlüğe danışacak olursanız, bu sözcüklerin anlamı "yusyuvarlak döndürgeç" imiş! Bakın da hele! Şu yaşlı dünyamızda neler nelere tanık olduk, ama böylesi egzantrik bir pozisyonu hiç işitmemiştik!

Sizlere öneriyorum: Her iki sözcüğün de gerçek anlamını öğrenmek istiyorsanız, önünüze ilk çıkan irikıyım mahalle bıçkınına "Topaç Bey, Tekerlek Bey, Sayın Bay Yusyuvarlak Döndürgeç" diye hitap etmeniz yeterli. Artık sizi kaldırımdan jilet yada spatula ile mi kazıyıp çıkarırlar, bilemem.

Bir başka olasılık ise, dokuz mahalleyi haraca bağlamış o koskoca kabadayı, önünüzde secdeye gelecek, kırıtıp incecik bir sesle, "Ayolcuğum mîrim efendim, sizde keramet mi var, nasıl da anladınız" diyerek mübarek ellerinizden öpecek, Şengül Hamamına randevu ve tarife verecektir. Ama, biliyorsunuz bu tür hemcins konuları kitabımız kapsamı dışında kalıyor.

İşte, o sevimsiz tiridinebandım impotan hıyarcık ihtiyarcıkların uydurup yayınladığı sözlük, kamus, lügatçe ve sair muzır neşriyatı bir yana bırakıp, sade yurttaşa sorarsanız doğru yanıtı alırsınız:

 

Sulanmak, tek tek basarak, bade süzerek, göz büzerek, gerdan kırarak, bıyık burarak, omuzdan salınarak, belden bükülerek, pelvis kıvırarak, şehvet dolu aygın baygın aşka çağıran bakışlar fırlatmaktır...

 
 
 

Yüreğinizin yanık kuytularından sökülüp gelen haykırma, fısıldama, hırıltı, hışırtı, mızıltı, vızıltı ve inleme gibi gırtlak nağmeleri ile bunlara eşlik etmektir. İletmek istediğiniz ulu anlamı uygun el, kol, bacak hareketleri ile tamamlamaktır.

 

Deneyimli bir çapkının repertuarındaki bu ustalıklı sulanma davranışlarından daha etkileyici, daha büyüleyici, daha işbitirici bir silah düşünülebilir mi?

 

  .FRENKLERDE DURUM NASIL?.  

Sevda ve romantizm düşmanı, Tahtalıköy namzedi o sevimsiz ihtiyarcıkların kutsal kavramları çarpıtma çabaları güzel yurdumuzla sınırlı kalmıyor... Sizlere çok yakından tanıdığım İngiliz ve İtalyan kültüründen iki çarpıcı örnek vermek isterim:

Bilirsiniz, "leer" sözcüğü frenk dillerinde "sulanmak" anlamına gelir...

Nitekim üstad birer kart zampara olan Şekspir nam üretken muharririn kaleme aldığı Kral Leer piyesi ve Leonardo Davinçi nam nakkaşın boyadığı esrarengiz Mona Leersa tablosu sulanmak sanatına gizlice dikilmiş birer ölümsüzlük anıtıdır.

Ama, o geberesi sanat düşmanı impotan ihtiyarcıklar bu kavramı da çarpıtmaktan geri durmamışlar, Kral Lear ve Mona Lisa gibi uyduruk sözcükler türetmişlerdir. Bunların asılları, King Leer ve Mona Leersa şeklindedir. Böylece bu tarihi tahrifatı burada düzeltmiş, gerçekleri huzurunuzda ilk kez açıklamış oluyorum.

Benim, siz çapkınlık adaylarına öğütlerim şunlar olacaktır: Sulanmaktan yana sakın su koyvermeyin. Su akarken küpü doldurmağa bakın. Yoksa su getirir, sel götürür. Ağzı sulanacağına, gözleri sulanan kişinin, aslında beyni sulanmış demektir. Sonuçta:

Susayan suyu arar

Olmaz sevende karar

Güzel kızlar olmasa

Sulanmak neye yarar

Bırakın su testisi su yolunda kırılsın. Sular bulanmayınca, durulmaz. Korkmayın, su içene yılan bile dokunmaz. Elinizdeki o sihirli çeşme, su dökmek için değil, gusül iktiza ettirmek içindir...

Bu son sözlerimin derin manasını kavrayamıyorsanız, gidip mahalle imamına danışmanız gerekecektir. Yüce İslam ilmühâlinden de mi hiç nasibiniz yok sizin?

 

  .KİMLERE SULANILIR?.  

Gelelim asıl canalıcı noktaya. Bir kadınyiyenin ilgisi, çevresinde ona hizmet aşkıyla dört dönen kadınların ne tür özelliklerine kilitlenecektir?

Kimler umutlanabilir? Kimler bağırlarına taş basıp, boynu bükük kalacaktır?

Şimdi konunun derinlerine inerek çeşitli ayrıntıları irdeleyip tartışmak durumundayız.

Öncelikle de genç bir hanımın bizlere cömertçe sergileyeceği kaleidoskopik ve pantografik zenginliğe dikkatinizi çekmek isterim.

sulanma  

Lepiska saçlarının her telinden ayak parmaklarının pembecik uçlarına, yusyuvarlak omuz başlarından dolgun kalça kıvrımlarına, dimdik göğüslerinden biçimli baldırlarına değin gerçekten çok geniş ve ilginç bir anatomik özellikler demeti...

 

Kuşkusuz, bu ilginç coğrafyanın her milimetrekaresi özel bir ilgi, beğeni ve doyum odağı olmağa adaydır. Zaman ve zemine göre, herbirisi ötekilerden geri kalmayan bir anlam ve önem taşıyacaktır.

İlk kural, seçimi genç kızın rehberliğine bırakmanızdır. En şaşmaz ve yanılmaz strateji budur...

Bakışlarımızın nereye yönleneceği konusunda belli bir önyargı ile evden çıkmış, hazırlıklarını ona göre yapmıştı. Yüreciğini kırmayın. Duygularını incitmeyin. Beklentilerini boşa çıkarmayın. Dikkatinizi onun cömertçe sunduğu hazinelere yöneltin.

Yaptığı makyaj, kullandığı koku, seçtiği giysiler size neler söylüyor? Açık bırakılıvermiş bluzu kulağınıza neler fısıldıyor? Tam işitemiyorsanız, yaklaşıp kulak verin öyleyse.

Bakışlarınız o noktadan bu noktaya amaçsız geziniyorsa, bunu toy ve kararsız bir erkeğin saçma davranışları olarak değerlendirecektir. Böylesi tutarsız bir erkeğe saygı duyması düşünülemez. İlgi ve yakınlık da duymayacaktır. Bunda da haklıdır.

Şıpsevdi bakışlar zavallı genç kızı tereddüde sürükleyecek, kararsızlığa itecektir. Erkeklerin dikkatini nasıl çekeceği konusu kafasında açıklık kazanmayacak, karanlıkta bir nokta olmakta devam edecektir.

Genç bir hanıma bunu yapmağa hakkınız yok. Kadınlara güçlü ve zayıf noktaları konusunda yardımcı olmak, XY kromozomu taşıyan her kıllı yurttaş için en kutsal görevdir. Toplumsal sorumluluklarınızı lütfen aksatmayınız.

 

  .BENDEN BEKLEMEYECEĞİNİZ BİR İTİRAF.  

Karanlık düşünceli, örümcek kafalı, demokrasi düşmanı kimi kişiler, kadınların göğüs ve bacaklarını özgürce sergilemesini geleneksel talim terbiye anlayışımıza bir saldırı olarak algılıyorlar.

Dekolteleri aşağılıyor, tepeden bakıyorlar...

Şimdi sizleri çok şaşırtacak bir itirafta bulunacağım:  Bazı durumlarda, kendileriyle aynı bakış zaviyesini paylaştığımı söylemek zorundayım.

Örneğin otobüslerde ayakta yolculuk ederken, dekoltelere tepeden bakmaktan kendimi alamıyorum. Bu davranışıma çok hayıflandığım zamanlar da oluyor. Özellikle de, kıymetli zamanımı çalıp, japoneleri yandan kesmemi engellediklerinde...

Şimdi lütfen folklorik deyim ve deyişlerimizi yine çarpıttığımı savlamaya kalkışmayın. Daha önce de söyledim: Eski ustalar da bu görüşlerimi yürekten paylaşıyor, ama dönemin acımasız sansür yasaları yüzünden açık açık söyleyemiyor, şifreli konuşmak zorunda kalıyorlardı...

 

  .ELLİ GRAMCIK PORNO.  

Burada bir saptama daha yapmak isterim. Bu bölümde porno izlenimi veren bazı ayrıntılara göz yummak zorunda kaldım...

Bilimsel amaç ve titizliğimi paylaşan okuyucularım, yaklaşım ve içeriğin zedelendiğini düşünebilirler. Kendilerine katılıyorum, ama açıklaması şöyle: Bu noktada yayıncımın istek ve taleplerine boyun eğmek zorunda kaldım.

Porno öğesine yer vermeyen yayınların ilgi ve beğeni çekmediğini, ticari açıdan fiyasko olduklarını söyledi...

Ayrıca, şu noktada da beni uyardı: İnsanımız görünüm itibariyle kazaklar kazağı olabilir; ama kadınlar tarafından, kadınlar için, kadınlar çıkarına kaleme alınmamış bir kitabın hiçbir ticari şansı yoktur ve olamaz.

edebi mizah  

Çağdaş edebiyatımızda müstear bayan adıyla kitap yayınlayan erkeklerin olağanüstü çok sayıda olması bu yüzdenmiş. Bu kişilerin teslimiyetçi sapık dürtülerinden değil, piyasadan gelen talepten kaynaklanıyormuş.

 

Uzun sözün kısası, işi garantiye almak zorundayım. Bir erkek tarafından, erkekler için, erkekler yararına yazılmış olan bu kusursuz eserim, ticari açıdan dezevantaj yaşamasın, pornosuzluktan hüküm giymesin diye,  ben de ufacık tefecik bir miki fıkrası anlatayım bari...

Fıkra burada başlıyor:

Deneyimli çapkın punduna getirmiş genç kıza yüzme öğretiyordu. Çok geçmeden kızcağız gözlerini iri iri açarak heyecanla sordu:

-- Şeyy, emin değilim ama, parmağınızı soktuğunuz yerden çekecek olursanız, su alıp batar mıyım acaba?

Fıkra burada bitiyor...

Böylece, yayıncımın ticari başarı için öngörmüş olduğu porno öğesine de yer vermiş olduk işte...

Öte yandan yayıncıma da hak vermemek elde değil. Ne de olsa umumi tualetlerdeki "Bunu yazan Tosun..." vecizelerinin ahfadı bir kuşağız...

Nitekim yine umumi tualetlerde ansızın başaşağı yazılmış dizelerle karşılaşır, amuda kalkar okuru.

 

Ne yazmıştır bu gerçekçi halk ozanı?

"Amuda kalkıp okuduğuna göre, sen de en az benim kadar sapıksın, arkadaş!"

 

 

  .ESKİLERDEN BİR YAPRAK.  

Yine de bizler şanslı bir kuşağız. Görsel boyut bizim için dev ölçekte genişlemiş, çeşitlilik kazanmıştır. Cins-i lâtif anatomisi artık her milimetre karesi ile gözlem alanımız içindedir.

Yüz yıl önce böyle miydi? Genç kız serçe parmağını bütün gece emer, kan oturup pembeleşince kapının aralığından birkaç saniye gösterip geri çekermiş. Zamanın çapkınları bu tombiş parmak uğruna ne hülyalar kurar, nice kasideler döktürürlermiş...

Bütün bunlar o yokolası uzak geçmişte kaldı. Bu çağ atlama olayı için tarihin akışına alkış tutuyor, güzel talihimize şükrediyoruz.

Ediyoruz ama, her bıçağın bir ağzı bir sırtı, her ödülün bir de bedeli vardır. Sorumluluk üstlenmeden hak elde edemezsiniz.

Birincisi, günümüz dünyasında artık hayal gücüne pek az iş düşüyor. Oysa biraz gizlilik, biraz bilinmezlik, biraz da tehlike ve heyecan çapkınlığın asıl tuzu biberidir.

İkincisi ve daha da önemlisi, eldeki yeni durum zaten ağır olan günlük mesaimize ek bir yükümlülük daha getiriyor: Öncelikli ve doğru hedef seçme yükümlülüğü...

Örneğin göğüsleri ele alalım... (Bence, hazır elimize almışken, bir süre elimizden bırakmayabiliriz de.)

 

Eskiden, dekolte göğüslere ancak balolarda yada Dam Dösyen'li kızların mezuniyet törenlerinde filan rastlanırdı. Bu uygar âdet yüksek sosyete çevrelerinde sınırlı kalırdı demek istiyorum.

  tavlama taktikleri
 
 

Demek ki o devirde kart zamparaların salt sosyo-ekonomik üst tabakadan çıkacağını düşünen oligarşik ve halk düşmanı bir zihniyet iktidardaymış... Mebus beyler Vagon-Li'de seyahat edecek, millet bunlara el arabası ile yetişmeye çalışacak. Böyle düzene, böyle düzülen...

 

Neyse ki, 1950 seçimleri ile Demokrat Parti'nin iktidara gelip de gitmeyeceğim diye tutturmasıyla başlayan süreçte, yani günümüzün çok daha demokratik ortamında, dekoltenin her sınıftan yurttaşın tabii hakkı olduğu tescil edilmiştir.

Artık bir bayan yurttaş dilediği yerde, dilediği zamanda, dilediği ölçüde dekolte giyinebilir. Bu doyumsuz görüntüyü biz çapkınların usanmaz ve uslanmaz onayımıza sunabilir. Bu onun en temel demokratik hakkıdır.

Demokrasinin bir başka nimeti de görsel yararlanma hakkının tüm yurttaşlar için doğuştan, vazgeçilemez, devredilemez, ertelenemez, olmazsa/olmaz bir hak niteliği ile tescil edilmiş olmasıdır. Bu hak günümüzde geniş kesimlerce benimseniyor.

İşte bütün bu nedenlerle biz kadınyiyenler en ateşli demokrasi taraftarları arasında saf tutuyoruz. Haklarımızın da, sorumluluklarımızın da tam bilincindeyiz. Bizim için çapkınlık en az zorunlu askerlik görevi ölçüsünde kutsal bir yurttaşlık görevidir.

 

  .TARİHSEL MEMELER.  

Oysa bu tip sorunlar atalarımızı nice üzmüş, nice gözyaşı döktürmüştür. Tarihsel araştırmalarını gerçekten beğeniyle okuduğum Abdülmurâd El Bardâki üstadın lirik görüşlerini (Hürriyet Ve İtiraf Mecmuası, 31 Ekim 1931, Sayı 31) buraya aynen alıyorum:

 

"Klasik Türk Musikimiz güftelerinde sözü edilen birinci musibet, musikişinaslarımızın gözkoydukları sübyan kızların biraz büyüyüp, şöyle onüç ondört yaşlarında kıvama gelmelerini behemahal beklemek zorunda kalmaları idi...

  mizahi kitap

"İkinci büyük musibet ise bildiğimiz, sıradan entari ve libas düğmesi idi. Her nedense direnir, bir türlü çözülemez idi...

"Gönüller yanar tutuşur. Âşıklar geceler boyu dil döker. Düğmenin iliğinden şöyle bir çözülüvermesi karşılığında canlarını bile ortaya koyarlar idi...

"Ama düğmeler Nuh der peygamber demez, yerlerinden kıpırdatılamaz... Gönül verilip önünde diz vurulan dilber göğsünü açmağa bir türlü razı edilemez idi.

"Misal sual edilirse, Sadullah Ağa Arazbar bestesinde 'Sevgilim düğmesini bir çözüverse, yaka yırtıp göğsümü paralayacağım' diyor.

tavlama taktikleri  

"Lale Devri'nin ihtişamını aksettiren Ebubekir Ağa da, Eviç Murabba'sında tehditler savurmuştur:

"Artık günahın boynuna, bir daha söylemeyeceğim... Düğmeni çözmezsen, kuğular gibi boynunu ve enseni ısırıp yara bere içinde bırakacağım..."

 

"Şiirlerde... şarkılarda, düğmelerin nadir de olsa çözülmesi ile arzı endam eden anatomik müesseselerden genellikle 'gül memeler' diye söz edilir idi.

"Nitekim, meyve ve sebzelere olan manavsal düşkünlüğünü en açık saçık tarzda dile getiren bestekârımız, Milâdi 18. Asırda yaşamış olan Tab'î Mustafa Efendi'dir. Nitekim Rehâvi Ağır Semâî mâkâmındaki bestesinde kendi durumunu bütün çıplaklığı ile itiraf eyliyor:

Memesi portakal ve turunç,

Leb'i dudağı, şeftali şekerlemesi

"Meşakkatli bir mücadeleden sonra Isfahan'da bir gece düğmeleri mağlup eylemeye muvaffak olan Zaharyan Efendi ise, bu Acem beldesinde o gece gördüklerini besteleyip tertemiz bir Türkçe ile terennüm etmiştir:

Ah vah dilberler elinden...

Yanağında güllerle,

Gerdanında benlerle,

Sümbül saçlarınla

Nedir o gülüş?

Gel canım gel...

Sinendeki gül memelere

Hayran olayım...

 

taktik     mizah     tekstil