| 
Bir
Kadın-Yiyen'in Öğleden Sonrası
BÖLÜM - 11
KİMLERE SULANILIR ??
Dönüp bakmayacağınız çoğu kadın
tanırım;
"Ah, ilgilenseler de, reddetsem!"
isteği ile kıvranır.
NAH İNSANA VE ANASNİ HAN,
gizli baskı, s. 31
Bir kadına sulanmak ile
sulanmamak gibi saçma bir seçenek karşısında, aklî melekesi ve hormonal
dengesi yerinde olan herkes birinci tercihi kullanacaktır. Burası
kesin...
Dolayısıyla, büyük bir
tedbirsizlik veya şanssızlık sonucu, görüş alanınız içinde tek bir
dişi yaratık varsa, kimlere sulanılır sorusunun yanıtı apaçıktır.
 |
|
Danimarka Prensi ve
Nahveliahtı olan Hamlet böylesi toy bir delikanlı olmasa, “Sulanmak,
yada sulanmamak: İşte bütün sorun burada”
[To leer or not to leer:
That is the question] gibi saçma sapan ikilemlere saplanmaz, iki arada
bir derede bunca trajediye yol açmazdı. |
|
Ancak, herkesin bildiği gibi,
Danimarka prensi genç Hamlet, eskilerin deyişiyle, biraz kafadan
malüldür.
William Shakespeare nam
Anglo-Sakson muharririn bizzat kendisi deneyimli bir çapkın ve azılı
bir kart zampara idi. Gerek yakası paçası açık komedyalarında gerekse
bağrı yanık tragedyalarında bu gerçek hertürlü kuşkunun ötesinde
kanıtlanıyor.
 |
|
Nitekim, yazdığı dört büyük
tragedyada, bizlere sırasıyla şu dersleri vermiştir: |
|
Dikizci Kral
(Kral Leer): Pas vermeyecek kadınlara sulanırsan, kör olursun. Kör
olunca, gözlerin açılır, aklın başına gelir, gerçekleri görürsün, ama
iş işten geçmiş olur.
Arabın Hiddeti (Othello):
Başkalarının karısı kızıyla ilgilenmek varken, kafayı üşütüp kendi
karınla ilgilenmeğe başlarsan, gidişatın sonu kaçınılmaz bir
felakettir.
[Bu piyes eski hisseli
repertuar kumpanyalarımızda bu isim altında büyük şöhret ve başarı
kazanmış, halkımızın cinsel hoşgörü açısından yontulup eğitilmesinde
seçkin yerini almıştır.]
Kanlı Hançer
(Macbeth): Kralın karısını, yani günümüz gözde deyişiyle First Lady'yi baştan
çıkarıp işi bitirmek, köşeyi dönmek varken, kırk yıllık kendi karının
aklına uyup adamı tahtından indirmeğe kalkışırsan, elbette iktidarsız
kalırsın.
Üşütük Prens (Hamlet):
İpesapa gelmez düşüncelerle transandantal meditasyonlara dalıp
edebiyat parçalayacağına, Ofelya kızın körpe anatomisi ile
ilgilenseydin hem kızcağız bunalıma girip intihar etmez, hem de bunca
kişi boşuboşuna ölmemiş olurdu.
| |
Genç prensin eski saray
soytarısı Yorick'in kafasının tasını eline alarak acı içinde
haykırdığı "Sulanmak yada Sulanmamak" tiradı çok ünlüdür (Perde III,
Sahne 1, Satır 56). Ölümün kaçınılmazlığı karşısında, dolu dolu
yaşamak gerektiği bilincinin uyanmakta olduğuna işaret ediyor. Ama
Hamlet vaktinde uyanamayacak, tireni kaçıracaktır. |
|
 |
| |
.EDEBİYAT ELEŞTİRMENLERİNE
DAİR. |
|
İşte tam bu noktada, sizleri
edebiyat eleştirmenleri konusunda yine uyarmak isterim: Ünlülerden
yaptığım alıntıları uydurduğumu, çarpıttığımı söyleyeceklerdir.
Kitabımı avantadan ele geçirip okuyan bu seviyesiz kişilerin
yazacakları saçmalıklara sakın ola inanmayın, kanıp aldanmayın.
 |
|
Örneğin, daha önce
yayınladığım Prens Omlet isimli bilimsel çalışmamın da gerçekleri
yansıtmadığını yazmamışlar mıydı? Şöhreti sonradan yedi düvele yayılan
o ünlü kitabımdaki ana tezimi burada yeniden özetlemek isterim. Hakem
siz olun, değerli edebiyatsever okuyucularım: |
|
Omlet aslında bir prenstir.
Ama, Engürü vilayetinde yaşayan Dülger Hodja nam kötü niyetli bir büyücünün
delalet ve hıyanetiyle yumurta şekline sokulup Smyrna eyaletinde bir
folluğa postalanmıştır.
Omlet'in üvey babası Sultan
Süleyman olup, kendi öz kardeşi Evrenos Ağa tarafından kulağına
baldıran suyu akıtılarak katledilir. Bu zalim kardeş daha sonra
Omlet'in üvey anası Sham-Ra ile ittifak edip ülkeyi katı bir
diktatorya ile yönetmeğe başlar.
Prens Omlet Ephesos
harabelerinde turist rehberliği ile görevlendirilir. Burada yerel
kafataslarıyla konuşa konuşa kafayı üşütür. Onlara, "Olmak yada
olmamak: İşte bütün sorun burada" gibi münasebetsiz sözler söyler.
Günlerden birgün, kafası
kızan kafataslarından birisi Prens Omlet'e bir kafa atar. Kafayı yiyen
Omlet kırılır. Akı, sarısı yerlere yayılır.
Az sonra sahneye gelen Müstahdemler
Korosu yerleri paspas yaparken, "Yumurtanın sarısı, yere düştü yarısı;
Fındık kırmak istersen, kalk gel geceyarısı" başlıklı ünlü operet
şarkısı eşliğinde cesedi kaldırırlar. Perde kapanır.
 |
|
William Shakespeare'in her
gece temsilden sonra Londra tavernalarını turladığı, bizim Osmanlı
şehzadeleri ile birlikte çiğ köfte atıştırıp işkembe çorbası
kaşıklarken, birlikte ünlü halk türkülerimizi söyledikleri gerçeği
Stonehenge edebiyat arşivlerinde kayıtlıdır. |
|
En beğendiği ve sevdiği
türkülerimiz arasında aşağıdakiler yer alıyormuş:
Halimeye
samanlıkta bastılar
G-Stringini gül
dalına astılar
Bom bili bili bili
bom
Dam başında Hatçem
açmış da damcığın
Koşun len,
bekarları uykusundan kaldırın
Bom bili bili bili
bom
Ah deme, Oh de,
Lambaya püf de
Kaldıramazsan
kaldırırlar üfleye püfleye
Bom bili bili bili
bom
Hani de benim elli
de dirhem pastırmam
Zamparamdan
başkasına bastırtmam
Bom bili bili bili
bom
Oy kemençeçi dayi
Soktun gööözüme
yayi
Bom bili bili bili
bom
Gel beri yar gel
beri
Gööözüne
soktuğumun berberi
Çabuk tıraş et lan
beni
Yoğsam öööperem
seni
Bom bili bili bili
bom
Berber anan güzel
mi
Ben istesem verir
mi
Eğer anan vermezse
Ben de öööperem
seni
Bom bili bili bili
bom...
Kuşkusuz o yıllar, Türk-İslam
sentezinin Avrupadaki altın yıllarıydı. Şarkılarımız, türkülerimiz
Avrupa müzik tarihini derinden etkilemiş, silinmez izler bırakmıştır.
Örneğin Mozart nam Nemçeli keferenin "Türk Marşı" ve "Saraydan Nah Kız
Kaçırma" gibi kasetleri büyük reyting toplamış, yüzbinler satmıştır.
 |
|
|
Avrupa'da Türk-İslam
sentezi bugün de başarıdan başarıya koşuyor. Alamancayı sonunda
sökmüş olan üçüncü kuşak işçi çocukları gettodaki uygar yaşamı konu edinen nice
duygulu edebiyat ürünleri veriyorlar. |
|
|
Nitekim İslamiyet de Frenkler
arasında hızla yayılmaktadır. Efsanevi yumrukçu Muhammed Ali,
müteveffa Fransız deryagezeri Cocteau ve ünlü İngiliz popçusu
Kedi
Stevens'in güzel dinimizi kabul etmeleri en son örnekleri oluşturuyor.
Bu adamların günleri artık evden camiye, camiden eve geçiyormuş.
| |
.MUHTEŞEM SÜLEYMAN ÜSTÜNE. |
|
Şimdi biraz da, en büyük
Osmanlı hükümdarı Kanuni Sultan Süleyman'dan söz etmemiz yerinde
olacaktır.
Frenkler onu Suleiman the
Magnificent, yani "Muhteşem" Süleyman kimliğiyle tanırlar. Cuk
oturtulmuş, muhtemelen tatbiki yoldan öğrenilmiş bir tanımlamadır.
Esasen biz kendimizi Avrupalı
bilumum kefereye de facto durumlarda, fiilî yoldan tanıtmışızdır.
Nitekim Harem-i Hümayun'daki münhal dilberan kadroları münhasıran
Slav, Latin, Cermen dünyasından istihdam olunmuştur. Avrupalı deneysel
kanıt olmayınca zaten inanmaz.
Öyleyse, “Muhteşem”
sıfatından kastettikleri nedir? Bunu anlayabilmek için, kudretli
hükümdarın kendi dizelerine göz atmamız gerekecektir. Ne demişti,
En
Muhteşem Süleyman?
Halk arasında
mûteber nesne yok
Devletlû gibû...
Olmaya devletlû
cihanda
Haremdeki hurilere
Yetecek gibû...
Görüyorsunuz, muhteşem
sıfatıyla tanınan Sultan Süleyman kafayı nasıl "devletlû" ya takmış.
Birinci dize “devletlû” ve halk ilişkisinin önemine parmak basarken,
ikinci dize ise “devletlû” sıfatının asıl derin manasını açıklıyor...
| |
|
Sultan, ustalıklı cinas ve
teşbihlerle, yaşlanıp elden ayaktan düşmesini Devletlû'nun giderek
yetersiz kalmasına ve bunun verdiği moral bozukluğuna bağlıyor. O
devirde henüz tıb ilmi ilkel seviyededir. Viagra ve
Cinci Hocanın
macunları için sonraki yüzyılları beklemek gerekecektir. Sultanın ise
bu kadar beklemeye tahammülü yoktur... |
|
|
İşte Sultan Süleyman'ın bu
lirik yönü halk arasında unutulmuş gibidir. Ama devlet büyüklerimiz
konuya ciddiyetle eğilmiş, Kültür Bakanlığımız bizi Batı'da en iyi
temsil edecek etkinliğin Muhteşem Süleyman Sergisi olduğunu kavramak
basiretini göstermiştir.
| |
|
Anımsayacaksınız, bir devlet
büyüğümüzün eşi, serginin İngiltere açılışını yaparken, derin tarih
bilgisiyle Sultan Süleyman'dan haklı olarak Love-Maker
şeklinde söz etmiş, merhume mahzune Prenses Diana bile hafifçe kızararak
mahçubane gülümsemekten kendini alamamıştı. |
|
|
 |
Batı'daki Türk düşmanları, bu
kelimeyi Law-Maker şeklinde çarpıtmağa çalışırlar... Doğrusu, adı
geçen muhterem hanımefendinin söylediği gibidir.
Tarihte ve günümüzde
aramızdan daha nice muhteşem Süleymanlar çıkmıştır. Nitekim,
Karacaahmet'teki bir mezar taşının silik yazılarını dikkatle
incelediğinizde şu lirik itirafı okursunuz:
Bendeniz de bir
zamanlar Süleyman idim,
A...'lara,
S...'lere hükmeder idim, Lakin
Sanmayınız ki ben
Sultan Süleyman idim,
Kulunuz
genelevdeki pezevenk Süleyman idim.
| |
.CİNCİ HOCA’NIN BAŞINA
GELENLER. |
|
| |
Şimdi titizlikle üstünde
durmamız gereken bir konu daha var: Biz deneyimli çapkınların adının
kötüye çıkmasında en çok kimlerin parmağı olmuştur, bilir misiniz?
Genç kızlara çarşıda pazarda eşlik eden o koruyucu roldeki şaperon
kokanaların... |
|
 |
Eski zaman pîrlerimiz, kutsal
mesleğimizin o ermiş ustaları, bu olgunun bilincindeydi. Sultan
İbrahim devrinin ünlü bilim adamı Cinci Hoca'yı ele alalım:
Nikahlı eşine hiç ilgi
duymadığı ve zamanını sarayda genç cariyelerin göbeğine muska yazarak
değerlendirdiği bilinir. Ne var ki, karısına duyduğu ilgisizliğinin
ceremesini çok çekmiştir.
Cinci Hoca bir keresinde
saraydaki canyoldaşı Zencefil Hatun ile konuşup dertleşirken, şu ünlü
dizeleri oracıkta söyleyivermişti:
Cennet-i Âla'daki
en güzel köftedir
El değmemiş bâkire
kızın köftesi
Cehennemlere
sığmaz taşar
Evdeki kokananın
öfkesi...
İkinci bebekliğini yaşayan
bir hanımefendiye böyle davranacak olursanız, kelleyi koltuğa almış
sayılırsınız. Iskalanan kadın ölümcül planlar kurmağa başlar.
Granit suratlı o uğursuz
kokonalar hakkımızda türlü söylentiler çıkartır, söylenti çıkartmakla
kalmaz kimi zaman pazar çantası veya şemsiye gibi silahlarla üstümüze
saldırırlar. Bu yakışıksız davranışların ardında, hiç kuşkusuz,
kıskançlık yatıyor. Nedeni ise, uğradıkları sürekli hayal
kırıklığıdır.
| |
|
Arada bir,
özverili bir
taktik değişikliği ile, biraz ilgilenseniz, azıcık gönüllerini
yapıverseniz göreceksiniz o granit suratlar nasıl eriyip
yumuşayacaktır. |
|
|
Sizlere bir anımı anlatayım:
Nasıl olmuşsa tongaya basmış, bir grup kart zampara bir huzurevi ziyaretine
katılmıştık. Dedim ya, yoğun kamusal görevlerimiz bizleri nerelere
sürüklüyor...
Toplantı sırasında,
taa otuzbeşine merdiven dayamış bir hanım, avucu sımsıkı kapalı ayağa
kalkıp, “Herkim ki avucumdakini bilir, bu gece ona vereceğim,” dedi.
Hani, ben de, yüreğimin yüceliği ile, yanıtsız kalıp üzülmesin diye,
“Bildim, balina,” deyiverdim.
“Yeterince yakın, beyefendi,”
demez mi?! Kadın kısmından her yaşta korkulur, doğrusu bu...
 |
|
Demek ki, bu uğurda kelleyi
vermek istemiyorsanız, genç kızlara eşlik eden, koruma polisi tavırlı
hanımlara da iyi davranmanız gerekiyor. Hem üzülmeyin canım... Birkaç
gülücük ve iltifatla gönlünü aldıktan sonra, asıl hedefe
yönelebilirsiniz. |
|
Ünlü Latin atasözünün dediği
gibi: Minimum Gulumsuyorus Optimum Hallodorus... Birkaç gülümsemeyle
işi kökünden çözüyoruz...
Bütün bu gerçekleri burada
olgun bayanları gücendirip inciteceğim endişesine kapılmadan
yazabiliyorum. Hiçbiri üzerine alınmayacaktır nasıl olsa...
Herneyse... Biz artık
konumuza dönelim. Çevrenizde birden çok cinsi latif dolanıyorsa, ki
çoğu zaman durum böyledir, ciddi bir sorunsal ile yüzyüzesiniz
demektir.
Sıradan çapkınlık adayları böylesi ortamlarda ikilem içinde
kalıyor, çoklu bir denklem karşısında kafaları karışıyor, karar
veremez duruma düşüyorlar.
Acaba dikkatimizi bu
kadınlardan hangisine yönlendirmeli, kimleri onurlandırmalıyız?
Diğerlerini üzmek, gücendirmek, genç yaşta yaşama küstürmek
pahasına...
Doğal bir eğilim, en genç, en
güzel, en dekolte, en cilveli, en davetkar olanına, yada bütün bu
olumlu niteliklerin bir bileşkesini sergileyen ilk kadına yönelmektir.
En mantıklısı bu görünüyor.
 |
|
|
Yanıtınız bu ise... Bunu
öneriyorsanız... Çok kötü yanıldınız, acemi dostum... |
|
|
Deneyimli bir çapkın, böylesi
sıkışık durumlarda seçim filan yapmaz. Bunun affedilmez bir saçmalık
olduğunu bilir.
| |
|
Şefkat ve dikkatini görüş
alanı içindeki bütün kadınlara ayrım gözetmeksizin eşit derecede
paylaştıracaktır. |
|
|
 |
| |
|
Kadınlar ise bu deneyimli
aristokratik çapkının büyük bir alçakgönüllülük ile bölüştürüp
paylaştırdığı hizmetlerini tam bir kızkardeşlik ruhu
içinde ortaklaşacaklardır!... |
|
|
İşte böyle dostlar... Bir kadınyiyenin
duyarlı
dünyasında, kadınların tümü ve herbiri, kendine özgü özellikler,
güzellikler, çekicilikler taşır...
Herbir seçeneğiniz sizi
değişik biçimlerde ödüllendirecektir. Bu yüzden ilkemiz ve sloganımız:
Hedef gözetmeden atış'tır.
Örneğin, yeniyetme bir genç
kız sizi utangaç gülücük ve bakışları ile kışkırtıp tahrik edecek,
olgun bir bayan ise duyacağı büyük minnettarlıkla sizi beş kat daha
ödüllendirecektir. Sizden başarılması olanaksız görevler üstlenmenizi
istemeyecek, sizi fazla zora koşmayacaktır.
| |
.PRENSES DANAE'NİN ÖYKÜSÜ. |
|
Klasik Yunanda insanlar ağaç
perilerinin filan varlığına inanırlarmış. Sözde, her ağacın kovuğunda
bunlardan yüzlercesi yaşarmış... Ama sanıyorum bu tür abartılı
inançlara ancak Dionisüs şölenlerinde şarabı fazla kaçırınca, o da
bıyık altından gülümseyerek itibar etmiş olsalar gerek.
Dost ve müttefikimiz
Grekyalıların öyle herşeye kolaylıkla inandıklarını düşünürseniz,
yanılırsınız. Tüccar millettir. Yaygaraya boğup, gargaraya getirmesini
çok iyi bilirler...
 |
|
Mitosların gerçek olduğu
devirde, Prenses Danae bir sabah uyanınca ne görsün? Karnında bir
çocuk taşımıyor mu! İşin saklanacak, gizlenecek yanı yok. Ne yüzle
insan içine çıkacak? Babası Kral Akrisius'a ne söyleyecek? Doğaldır ki
her genç kızın söyleyeceklerini: Yani: |
|
"Babacığım, bahçede kendi
halimde oturmuş gergef işliyordum. Meğer Tanrı Zeüs bana göz koymamış
mıymış! Yağmur olup yağdı üstüme. Kaçıp bir ağacın altına sığındım.
Ama ağaç perilerine de rüşvet yedirmemiş mi! Gelip orada da buldu
beni. Gerisini biliyorsunuz..."
| |
|
Akrisius doğaldır ki bu
okkalı dolmayı yutmamış. Yutmamış ama, önemli olan bir fail bulup
buluşturup nafaka almak, doğacak çocuğun bakım giderlerini onun üstüne
yıkmak. |
|
|
İyi de, bugüne değin nerede
görülmüş, Tanrı Zeüs'ün devirdiği tüm genç kızların çocuklarına nafaka
bağladığı?... Gönlü bu işe yatsa bile, bunca çoluk çocuğun nafakasına
Olimpus'un bütçesi mi dayanır?
 |
|
|
Tabii, yan çizmiş. Mahkeme ne
de olsa kadıya mülk. Kadı da kendisi, davalı da... Kısacası Zeüs,
mâdurenin açtığı babalık davasını reddetmiş. |
|
|
Akrisius, bakmış ki işi başka
türlü çözemiyor, koymuş kızı bir sandala, itekleyivermiş denize...
Sandalın kalafatı da hani yer
yer dökülüyormuş. Eh ne de olsa nafakasını vermeyecek olduktan sonra,
ünlü atasözümüzün dediği gibi, Saldım çayıra, gerisini Mevlâ kayıra...
| |
|
Günümüz dünyasında, sözümona
"kendi kendini doyurabilen yedi ülkeden biri" olan şu kandırıkçı
ülkemizde de, bunca fakir fukara bebesi farklı konumda mı sanki?
Devlet na’apsın? mış... Hökümet na’apsın?
mış...
Vatandaş doğurdukça doğuruyor... muşmuş...
Dedim ya, Saldım çayıra, Mevla kayıra,
hesabı... |
|
|
 |
Artık, Prenses Danae ve
karnındaki çocuk kayıp ülke Atlantis'e ulaşabildiler mi, yoksa
ulaşamayıp da Cezayir korsanlarının eline düşüp Osmanlı sarayına mı
satıldılar? Gün gelip, annesi Başhasiki, oğlan da Şehzade mi oldu?
Şehzade sonradan padişah mı oldu, yoksa olamayıp boynu mu vuruldu, yoksa Alamanya'ya kaçıp sığınmacı mı
oldu?... Orasını bilemiyoruz.

|