Ahlak, erkeklerin beyninde mola vermez
burgu;
kadınların ağzında tükenmeyen sakız.
NAH
İNSANA VE ANASNİ HAN,
gizli baskı, s.
31
Nerelerden nerelere geldik...
Ruhbanların bağnazlığı, ilmiyyenin tutuculuğu, devlet ricalinin cahilliği,
saray erkanının bencilliği, zaptiye takımının zalimliğine karşı ne
savaşımlar verdik, gençlere aydınlık ve özgür bir dünya bırakabilmek için
biz kart zamparalar...
Bu yüzden, beni bağışlayın, ama
Osmanlı tarihinden bir hikaye daha anlatmadan geçemeyeceğim:
Harem Ağalarının nüfuzu kimi
dönemlerde sarayın duvarlarını fersah fersah aşmış, devlet yönetiminde söz
sahibi oldukları bile görülmüştür.
Sultan Abdülaziz döneminde,
Fransızlar olmadık talep ve dayatmalarla gemilerini Çanakkale Boğazına
yığmış, krizi giderek tırmandırmışlardı. Şimdi de boğazı geçip İstanbul'a
gelmelerinden korkuluyordu.
Devlet-i Âliye'nin ileri
gelenleri, yeşil çuhalı masa üstüne haritaları açmışlar, sorunu
görüşüyorlardı. Toplantıda bulunan Dârüssaade Ağası haritayı gösterip,
-- Bu nedür, nasıl şeydür, neye
yarardür? diye sordu.
Anlattılar. Fransızların
geçebileceği Boğaz'ı gösterdiler. Arap, birden gözleri parlayarak, okudu
üfledi, sonra başparmağını haritadaki Çanakkale Boğazı üstüne bastırarak:
-- Kapadiii! diye bağırdı.
Toplantıda hazır bulunan,
ondokuzuncu yüzyılda ender yetişmiş devlet adamlarımızdan Keçecizade Fuad
Paşa'nın oracıkta ellerini yukarı kaldırıp Tanrıya şu sözlerle yakardığı
söylenir:
-- Yarabbi! Ne olurdu, şu Arabın
aklını 24 saat bana versen de, rahat bir uyku uyusam!

Bu küçücük hikaye bile, yüce
mesleğimizin ülkede barış, huzur ve maddi manevi kalkınma açısından ne
derece önem taşıdığını sergilemeğe yeterli.
Bir yanda cahil, tutucu,
haramzade harem ağaları. Öte yanda aydınlık ruhlu, insancıl, sevecen biz
kadınyiyenler.

Keçecizade Fuad Paşa pîrimiz de
yaratıcı zekası ile ünlü bir çapkındı. Fırsatları kaçırmazdı. Bakınız
sizlere onun bir fıkrasını daha anlatayım:
Avusturya kraliçesi Öjeni'nin
hazır bulunduğu bir toplantıda Paşanın dudaklarından şu sözler dökülür:
"Her kadının bir fiatı vardır!"
Osmanlı Paşası nezaketi ve
nüktedanlığı ile ünlüydü. Ağzından çıkanı kulağı duymayacak patavatsızın
biri olmadığı bilinirdi. Ortalıkta soğuk bir hava esti. Kraliçe kıpkırmızı
kesilmişti.
-- Ne yani, Paşa Hazretleri,
benim de bir fiatım olduğunu mu söylemek istiyorsunuz?
Fuad Paşa etkilenmişe
benzemiyordu. Şakacı bir ciddiyetle sürdürdü:
-- Kraliçem, yüz bin düka altına
ne buyururlar?
-- Paşa Hazretleri ileri
gidiyorsunuz, bu kadarı da olamaz.
-- Acaba, Kraliçem örneğin beşyüz
bin düka altına ne buyururlar?
-- Bu ne küstahlık, bu ne cüret!
Nerede olduğunuzu, kiminle konuştuğunuzu unutuyorsunuz sanırım.
-- Sabırlı olunuz, Kraliçem. Son
bir fiat daha vereceğim. Tam bir milyon düka altını!
Kraliçenin gözlerinde bir merak
ifadesi belirdi:
-- Paşa Hazretleri, bizim
istihbaratımıza göre hazineniz tamtakır... Düyun-u Umumiyye ananızı
bellemiş durumda... Düvel-i Muazzama’ya karşı boğazınıza kadar borca
batmış durumdasınız... Devlet-i Âliyye kendü vekil vükelasına, madrabazı
parendebazına, rüşvetçisi hortumcusuna faiz yetiştiremez durumda... Bu
kadar parayı acep nereden bulacaksınız?
-- Gördünüz mü, Kraliçem. Fiatta
anlaştık işte. Mesele şimdi sadece parayı bulmağa kaldı...

İşte böyle dostlar... First
Lady'ler de, sonuçta kadındır. Fiat piyasaya göre daha yüksek, nakit
temini ise o an için güç olabilir. Ama, bir noktada anlaşma sağlanacaktır.