|

İNSAN
VE DÜNYASI

ÜNLÜ SÖZLER / ÖZDEYİŞLER
FAMOUS QUOTATIONS
BÖLÜM
-
01

MEYDAN OKUYANLAR
!!
THE
CHALLENGERS !!
We
define genius as the capacity for productive reaction against one's
training. -- Bernard BERENSON
Dehayı,
kişinin kendisine verilen
eğitime karşı çıkan üretken başkaldırı gizilgücü (kapasitesi) olarak tanımlıyoruz...
genius
/CİN-yıs/ = 1. deha; 2. dahi... [He
has a genius for choosing the
right words... He is a genius...]
* *
* * *
 |
|
Brain: An
apparatus with which we think that we think.
-- Ambrose BIERCE |
|
Beyin: Kendisini
kullanarak düşündüğümüzü düşündüğümüz bir organımız...
[= düşündüğümüzü sandığımız,
düşündüğümüze inandığımız]
apparatus
/Æ-pı-REY-tıs/
= cihaz, düzenek...
* *
* * *
The
truth that makes men free is for the most part the truth which men
prefer not to hear. -- H. AGAR
İnsanları
özgürleştiren gerçekler çoğunlukla insanların işitmek istemedikleri
gerçeklerdir...
for the most part
= çoğunlukla, büyük bölümü ile...
| |
The Human kind cannot bear very much reality. -- T.S. ELIOT |
|
 |
İnsanoğlu gerçekliğin yüküne pek fazla
tahammül gösteremiyor...
Bu güzel söz, Türkçe'ye zor
çeviriliyor.
to bear
= 1. taşımak, yükünü, ağırlığını çekmek, taşımak... 2. tahammül etmek,
edebilmek...
Faith: Belief
without evidence in what is told by one who speaks without knowledge
of things without parallel. -- Ambrose BIERCE
İnanç: Örneğine hiç rastlamadığımız bir şeyin varlığına, bu konuda
hiç bilgisi olmayan bir kimsenin anlattıklarına dayanarak kanıtsız
inanmak...
faith
= inanç, inanma, itikat...
without parallel
= eşi benzeri bulunmayan...
You
cannot make a man by standing a sheep on its hind legs. But by
standing a flock of sheep in that position you can make a crowd of
men. -- Max BEERBOHM
Bir koyunu arka
ayakları üzerinde doğrultmakla insana dönüştüremezsiniz; ama bir koyun
sürüsünü aynı konuma getirirseniz bir insan kalabalığından farkları
kalmaz...
hind
legs = arka ayaklar
("behind" sözcüğünün kökü)...
a flock of sheep
= bir koyun sürüsü... "Sheep", biliyorsunuz, tekil ve çoğul formları
aynı olan bir sözcük:
One sheep, two sheep...
Okunuşunu "gemi" anlamına gelen sözcükten kesinlikle ayırınız:
sheep /Şİ:P/,
ship /ŞİP/
Birincisi uzun, ikincisi kısa...
War
will never cease until babies begin to come into this world with
larger cerebrums and smaller adrenal glands. -- H. L. MENCKEN
Bu dünyaya beyni daha
büyük, böbreküstü bezleri ise daha küçük bebekler doğmadıkça,
savaşlar hiç bitmeyecek...
(Aslında Mencken, "war" sözcüğünü tekil kullanarak belli bir savaştan
söz etmiş oluyor. Ancak ben çeviriyi çoğul yaparak, genelleştirdim.)
to cease
/Sİ:Z/
= son vermek, kesmek, durdurmak; son bulmak, kesilmek, bitmek...
örnek:
ceasefire
= ateşkes...
|
 |
|
We
are effectively destroying ourselves by violence masquerading as love.
-- R. D. LAING |
|
Sevgi kılığına girmiş
şiddet yoluyla kendi kendimizi etkin biçimde yokediyoruz...
to masquerade
= kılığına girerek maskarasını çıkarmak...
Before we can ask such an optimistic question as "What is a personal
relationship?", we have to ask if a personal relationship is
possible. or, any persons possible in our present
situation. -- R. D. LAING
"Kişisel ilişki
nedir?" gibi iyimser bir soru sormadan önce, çağımızda kişisel bir
ilişki, hatta acaba kişiler olanaklı mıdır diye
sormak zorundayız...
Madness need not be all breakdown. It may also be breakthrough. It is
potential liberation and renewal as well as enslavement and
existential death. -- R. D. LAING
Delilik herzaman
kişiliğin çökmesi olarak anlaşılmak zorunda değil. Bir büyük atılım olarak
da düşünülebilir. Tutsaklık ve varoluşçu ölüm olduğu kadar, özgürleşme
ve yeniden doğuşun da tohumlarını taşıyor olabilir...
breakthrough
= çığır açan büyük bir yenilik veya atılım...
potential
= gizilgücü olan, o gücü kendi içinde taşıyan...
renewal
= "to renew" (re-new) kavramından yenileme, yenilenme (burada "yeniden
doğuş" olarak çevirdim)...
slave
= köle...
to enslave
= köleleştirmek...
Great minds discuss ideas; Average minds discuss events; Small minds
discuss people. -- Anonymous
Büyük beyinler
fikirleri... ortalama beyinler olayları... küçük beyinler ise kişileri
tartışır...
Most people would sooner die than think; in fact, they do so. --
Bertrand RUSSELL
Çoğu insan
düşünmektense ölmeyi yeğliyor; gerçekte de böyle oluyor zaten...
[would
sooner kalıbı "tercih" belirtir (= would rather);
fakat tabiatıyla burada "daha önce"
kavramına dayandırılan bir sözcük oyunu da var: daha düşünme aşamasına
gelemeden ölüyorlar!]
Çeviri ve Notlar: Doç. Dr. Yalçın
İzbul
http://www.ingilizce-ders.com
[Ayrı Pencere açılacaktır
-- Bu sayfayı kaybetmeyeceksiniz]

ON LIFE AND REALITY
Hayat ve Gerçekler Üstüne
Life swings
like a pendulum backward and forward between pain and boredom. --
Arthur SCHOPENHAUER
Hayat, acı
çekmek ile can sıkıntısı arasında ileri geri sallanan bir sarkaç
gibi...
["Sarkaç"
imgesinden dolayı, ikisi arasında düzenli aralıklarla gidip gelen
nüansı] pendulum
/PEN-dılım/
= sarkaç...
pain
= burada, fiziki olmayan anlamda, acı, ızdırap, elem...
boredom
= cansıkıntısı, sıkılmışlık, yapacak işi olmadan veya ne yapacağını
bilmeden uflayıp puflayıp oturmak...
Whatever a man prays for, he prays for a miracle. Every prayer reduces
itself to this: "Great God, grant that twice two be not four." -- Ivan
TURGENEV
İnsanoğlunun duaları
hep mucizeler içindir. Hertürlü dua aslında şuna indirgenebilir: Yüce
Tanrım, lütfen iki kere ikinin dört etmemesini sağla...
to pray
= dua etmek...
prayer
= 1. dua... 2. dua eden kimse... (Dikkat ederseniz "duacı" demedim:
Yani, "Sağlığınıza duacıyım" tümcesini "I am a prayer for...vb"
şeklinde çeviremezsiniz. "I
pray for...etc" demeniz
gerekir...
to grant
= (burada) ihsan etmek, bahşetmek... (genel anlamı = "vermek,
bağışlamak" anlam kategorisine girer. O nedenle, akademik hayatta
"burs" anlamına gelirken, hukuk dilinde ise, "ferağ, terk, hibe"
anlamlarını taşıyabiliyor. En güzel deyim ise:
to take sth. for granted
= olmuş bitmiş saymak, kesin gözüyle bakmak: "You
can't take anything granted with her."
( = Hiçbirşeyden o kadar fazla emin olamazsın; bu hanımefendi seni çok
şaşırtabilir...)
The
shortness of life, so often lamented, may be the best thing about it.
-- Arthur SCHOPENHAUER
Bunca sık şikayet edilen yaşamın kısalığı, belki de onun ençok
şükretmemiz gereken yönüdür... (serbest çeviri)...
to lament
/lı-MENT/
= figan etmek, yas tutmak...
We laugh at our lamentable condition...
Güleriz ağlanacak halimize. (Ne var ki, İngilizce'de bu tümce, "Çok
cesuruz, güler geçeriz", şeklinde de yorumlanabilir.)
| |
Life is a tragedy for those who feel, and a comedy for those who
think.
-- Jean de la BRUYERE |
|
 |
Yaşam, hissedenler için bir trajedi, düşünenler için bir
komedidir...
Birçok değişik sözlemelerle karşımıza çıkan bir özdeyişin la Bruyere
versiyonu...

CLOV: Do you believe in life to come?
HAMM: Mine was always that. -- Samuel BECKETT, Endgame.
the
life to come
= Asıl anlamı: "ölümden sonraki hayat". Burada kastedilen "gelecekte
gerçekleşecek bir yaşam"...
Mine was always that
= Benimkisi zaten hep öyleydi...
= "Benimkisi zaten hep ilerde yaşanacak bir hayat olageldi!

The sun shone, having no alternative, on the nothing new. -- Samuel
BECKETT, Murphy adlı romanının ilk cümlesi
Güneş, başka
seçeneği olmadığı için, bilidiğimiz eski şeylerin üzerinde
pırıldıyordu.
Ünlü "There's
nothing new under the sun,"
deyişi ile birlikte irdeleyiniz...
War is like
love; it always finds a way. -- Bertolt BRECHT
Savaş da aşk gibi mutlaka bir yolunu buluyor.
The
most costly of all follies is to believe passionately in the palpably
not true. It is the chief occupation of mankind. -- H.L. MENCKEN
folly
= "hata" ve "budalalık" kavramlarına biraz da "zevkü safa
peşinde koşarken
gençlik ve deneyimsizlikten başa gelen şey" kavramını da
ekleyin, işte öyle bir anlam...
palpable
/PÆL-pıbl/
= elle tutulur gözle görülür, somut; ama, illa ki fiziki
bir nesne olması gerekmiyor; mecazi olarak, "varlığı belirgin" anlamında...
Tıptaki
"palpe etmek" (Türkçe)
sözcüğü "to palpate"
ten geliyor = (el ve parmaklarla) dokunarak muayene... "palpitasyon"
sözcüğünün İng. kökü olan "to
palpitate" ise (kalp
için kullanılan, "hızlı atmak") tümüyle farklı bir sözcük...
|
 |
|
One
is born into a herd of buffaloes and must be glad if one is not
trampled under foot before one's time. -- Albert EINSTEIN |
|
a herd of buffaloes
= bir bufalo sürüsü... to be/get trampled under foot
= ayaklar altında ezilmek...
before one's time
= ecelinden önce... ("ecelinden önce" deyimi çok mantıksız, ama çok da
anlamlı -- zaten bu "hem mantıksız hem anlamlı" sözler
söyleyip anlayabilme ayrıcalığımız olmasa, bu işleri çoktan bilgisayarlara
devrederdik!)
People who try to do something and fail are infinitely better than
those who try to do nothing and succeed… --
Llyod JONES
Hiçbirşey
yapmamakta başarılı olmaktansa, birşeyler
yapmağa çalışıp da başarısız olmak çok daha iyi...
infinitely
= sonsuz derecede, kesinlikle...
Çeviri ve Notlar: Doç. Dr. Yalçın
İzbul
http://www.ingilizce-ders.com
[Ayrı Pencere açılacaktır
-- Bu sayfayı kaybetmeyeceksiniz]

ON HUMAN LIFE, HISTORY, AND
DESTINY
İnsan Yaşamı, Tarih ve Kaderimiz
Üstüne...
The young man who has not wept
is a savage, and the old man who will not laugh is a fool. -- George
SANTAYA
Bugüne değin hiç ağlamamış genç adam bir barbar, onun
ağladıklarına gülmeyecek yaşlı bir adam ise budaladır...
savage
/SÆ-vic/
= 1.
(ad) vahşette yaşayan, barbar, uygarlaşmamış; 2. (sıfat) vahşi, saldırgan...
savagery
/SÆ-vicri/
[düm-teke:
üç hece] = vahşet, barbarlık... Karşıt anlamlılar: civilized,
civilization... AMA, tıpkı uygarlığın karanlık yüzleri de olduğu gibi,
"savage" dünyanın da el değmemiş, masum yönleri vardır:
"the noble savage"
= "soylu vahşi" kavramı ile örneklendiği üzere...
A little inaccuracy sometimes
saves tons of explanation. -- "SAKI" (H.H. Munro)
Gerçeği
azıcık saptırıvermek, insanı binlerce ton açıklamadan kurtarır...
accurate, accuracy, inaccurate, inaccuracy...
/ÆK-yurit/,
/ÆK-yurisi/, /i-NÆK-yurit/, /i-NÆK-yurisi/...
"to save" fiili burada
"gereksiz kılar, tonlarca açıklamadan kurtarır", anlamında
kullanılıyor. Tıpkı, "A stitch in time saves nine" atasözünde olduğu
gibi = yırtık büyümeden, zamanında bir ilmek atarsanız, ilerde atmak
zorunda kalacağınız dokuz ilmekten kurtulmuş olursunuz...
| |
I know
why there are so many people who love chopping wood. In this activity
one immediately sees the results.
-- Albert EINSTEIN |
 |
Neden bunca
kişinin odun kırmaktan büyük zevk aldığını biliyorum. Bu aktivitede
sonuçları hemen anında alabilirsiniz...
to chop wood
= odun kırmak, balta ile parçalara ayırmak... Manço'nun
"Nick the Chopper"ını
anımsayın...
Every
form of addiction is bad, no matter whether the narcotic be alcohol or
morphine or idealism. -- Carl G. JUNG
Hertürlü
bağımlılık kötüdür: Uyuşturucunuz ister alkol, ister morfin, isterse
de idealizm olsun...
addiction
/æ-DİK-şın/
= uyuşturucu vb. bağımlılığı...
to be addicted to sth.
= birşeye bağımlı olmak...
He is an addict.
= Uyuşturucu bağımlısıdır...
addictive
= bağımlılık yapan...
"Dying
for an idea" sounds well enough, but why not let the idea die instead
of you? -- Percy Wyndham LEWIS
Walla, "bir fikir uğruna
ölmek" kulağa çok hoş geliyor ama, bıraksanız da sizin yerinize
fikir ölüverse...
I would
rather be an opportunist and float than go to the bottom with my
principles round my neck. -- Earl Stanley BALDWIN
İlkelerim boğazıma dolanmış dibe
batmaktansa, oportünist olup suyun üstünde kalmayı yeğlerim...
to float
/FLO:T/
= suyun üstünde kalmak, batmamak.
"swim"
eyleminde ise kendi çabanızla "suda yol almak" kavramı var...
"In the long run the pessimist
may be proved right, but the optimist has a better time on the trip." -- DANIEL
L. REARDON
in the long run
= sonunda, uzun vadede, pekçok iniş çıkıştan sonra...
to be proved right
= haklılığı ve doğruyu düşünüp dile getirdiği kanıtlanmak...
has a better time on the trip
= yolculuk boyunca daha iyi, daha hoşça vakit geçirir...
The one
real object of education is to leave a man in a condition of
continually asking questions. -- Bishop CREIGHTON
Eğitimin gerçek tek amacı,
insanı sürekli sorular sorar bir durumda tutmaktır...
Ve, bunları söyleyen kişi bir din adamı, bir piskopos!... İşte,
"kaşaneleri" ile Batı Dünyası ve "viraneleri" ile Doğu Dünyası
arasındaki farkın gerçek nedeni...

ON
INHUMANE REALITIES OF HUMAN LIFE
İnsan Yaşamının İnsanlık Dışı Gerçekleri Üstüne
humane
/hyu-MEYN/
=
insancıl...
inhumane
(veya, inhuman) = insanlık dışı,
insana yakışmaz, canavarca...
The surest sign that
intelligent life exists elsewhere in the universe is that it has
never tried to contact us. -- Bill WATTERSON
Dünya dışı
zeki yaratıkların varlığı, bizimle temas kurmaktan kaçınmalarından
kesin besbelli...
(serbest çeviri) ...
surest
= en emin, en kesin...
* *
* * *
| |
 |
The
devil is an optimist if he thinks he can make people meaner.
-- Karl
KRAUSE |
 |
|
Eğer Şeytan, insanları daha
sevgisizleştirebileceğini düşünüyorsa,
çok iyimser düşünüyor...
mean
= 1. Sevgisiz... 2. Kötü yürekli, adi, aşağı, bayağı, alçak... 3.
Cimri, pinti...
* *
* * *
You
give but little when you give of your possessions. It is when you give
of yourself that you truly give.-- Kahlil GIBRAN (Halil Cibran)
give but little
= çok az şey verirsin...
possessions
= sahip olunan şeyler, zenginlikler, eşyalar, mülk, vb...
give of yourself
= kendinden birşeyler vermek...
He
who joyfully marches to music in rank and file has already earned my
contempt. He has been given a large brain by mistake, since for him
the spinal cord would suffice. -- Albert EINSTEIN
He who...
= Her kim ki...
march in rank and file
= sıra ve saf tutarak yürümek (Einstein burada nazi ve faşistleri
kastediyor)...
contempt
= aşağılama, hakir görme, iğrentiyle bakma...
to suffice
/sı-FAYS/
= yeterli olmak ("sufficient"
sözcüğünün kökü)...
"Bu adamlara beyin yanlışlıkla verilmiş; omurga yeterli olurdu..."
God
does not have the monopoly on omnipresence: this is a privilege
enjoyed by Injustice as well. -- Christopher SPRANGER
Heryerde
hazır ve nâzır olmak Tanrının tekelinde değil;
Adaletsizlik de bu ayrıcalığa sahip...
monopoly
/mı-N@-pıli/
= tekel... omnipresence
= Tanrı'nın heryerde bulunma özelliği...
privilege
/pri-vilic/
= ayrıcalık, imtiyaz... to enjoy
= 1. Hoşça vakit geçirmek, eğlenmek; 2. (Bu anlamına
dikkat; Burada olduğu gibi) SAHİP OLMAK, NİMETLERİNDEN YARARLANMAK...
injustice
/in-cas-tis/
= adaletsizlik...
* * * *
*
|
 |
|
Maybe this world is another planet's hell. -- Aldous HUXLEY
|
|
"Belki de bu Dünya başka bir gezegenin cehennemidir..."
* * * *
*
| |
Our
planet is the mental institution for the universe. -- Johann Wolfgang
Von GOETHE |
|
 |
Goethe, "belki" sini
de kaldırıyor: "Gezegenimiz evrenin tımarhanesi..."
* * * *
*
You
fall out of your mother's womb, you crawl across open country under
fire, and drop into your grave. -- Quentin CRISP
"Ana rahminden dışarı yuvarlanırsınız; açık arazide ateş altında sürünürsünüz;
mezarınızın içine düşersiniz..."
İnsan yaşamı, savaş imgeleri ile
açıklanıyor...
Life is a gamble at terrible
odds -- if it were a bet, you wouldn't take it. -- Tom STOPPARD
(Rosencrantz and Guildenstern Are Dead)
odds
= kumarda bahislerin kaça kaç verdiği...
at terrible odds
= şansınız yok denecek kadar az...
"if it were a bet, you
wouldn't take it" =
Eğer bu bir bahis olsa, girmezdiniz (girmek akıllılık olmaz, ben girmem,
anlamına)...
|
 |
|
Life is like a B-Grade movie. You don't want to leave in the middle,
but you don't want to see it again. -- Ted TURNER |
|
Niteliksiz bir filim gibi...
Yarısında çıkmak istemezsiniz, ama bu filmi bir daha görmek de
istemezsiniz.
The
best bridge between despair and hope is a good night's sleep. -- E.
JOSEPH COSSMAN
despair
= çaresizlik... a feeling of despair came over him; he was filled with despair;
gave up the attempt in despair; drive smb. to despair... to despair of
smth: Even her doctors despaired of saving her life...
I love mankind; it's people I can't stand. --
Charles SCHULTZ
(Peanuts'ın birkaç yıl önce kaybettiğimiz yaratıcısı)
Bütün insanlığı çok seviyorum da,
insanlara katlanamıyorum...

Lütfen
Sorularınızı Esirgemeyiniz:
Doç. Dr. Yalçın İzbul
http://www.ingilizce-ders.com

|