|

SAĞDUYU / İŞ
YAŞAMI

ÜNLÜ SÖZLER / ÖZDEYİŞLER
FAMOUS QUOTATIONS
BÖLÜM -
07

COMMON SENSE
versus
UNCOMMON SENSE
PART - 1
If you are
still talking about what you did yesterday, you haven't done much
today. --
Anonymous
Halâ
dünden söz ediyorsanız, bugün pek birşeyler yapmamışsınız
demektir...
common
sense
= sağduyu...
("uncommon sense" ise bunun tersini anlatmak için kullanılan bir
yakıştırma deyimdir (sözlüklerde bulamazsınız, ama benim icadım
da değil) vs.
=
versus
= "karşı"
("ile, ve" anlamında müsabaka vb için kullanılır: GS vs. FB, gibi)...
Most of us
spend our lives as if we had another one in the bank.
--
Ben Irwin
Çoğumuz
hayatımızı sanki bankaya bir ikincisini yatırmış saklıyormuşuz (=bir
ikincisi varmış) gibi yaşıyoruz.
Let us not look
back in anger, nor forward in fear, but around in awareness.
-- James Thurber
Ne öfkeyle
maziye, nede korkuyla geleceğe bakınız; yalnızca bilinçle çevrenize
bakınız...
to look back = maziye
dönüp bakmak...
to look forward
=
geleceğe
bakmak...
Striving for excellence motivates you; striving for perfection is
demoralizing.
--
Harriet Braiker
to strive for
= çaba göstermek...
excellence
=
mükemmellik...
perfection
= kusursuzluk...
|
 |
Be careful
about reading health books. You may die of a misprint.
-- Mark Twain |
|
Sağlık üzerine yazılmış
kitapları okurken dikkat ediniz; baskı hatasından ölebilirsiniz...
Never interrupt your enemy
when he is making a mistake. -- Napoleon Bonaparte
to interrupt =
(Birisinin) sözünü veya herhangi bir davranışını kesmek...
|
 |
I refuse to
spend my life worrying about what I eat. There is no pleasure worth
forgoing just for an extra three years in the geriatric ward.
--
John Mortimer |
|
Yaşantımı
kendimi yemek konusunda kısıtlamakla geçirmeğe hiç niyetim yok.
Yaşlılar koğuşunda üç yıl daha yatacağım diye hiçbir zevkten
vazgeçmeğe değmez...
to forgo = daha
başında (istemeye istemeye) "onsuz olmağa" karar vermek, feragat
etmek...
(DİKKAT "to forego" ise "önce olmak, önden başlamak" anlamına
geliyor, fakat okunuşları aynıdır)...
ward = (hastanede)
koğuş, servis...
* *
* * *
As the Saying Goes

The best way to forget all your troubles is to wear tight shoes.
Anonymous
Bütün
dertlerinizi unutmanın en iyi yolu, ayağınızı sıkan ayakkabılar
giymek... (tight = sıkı)
Çeviri ve Notlar: Doç. Dr. Yalçın
İzbul
http://www.ingilizce-ders.com

COMMON SENSE
versus
UNCOMMON SENSE
PART - 2
You can't
depend on your eyes when your imagination is out of focus.
--
Mark Twain
Hayal gücünüz
(veya, hayalinizde, gözlerinizde canlandırdıklarınız) yanlış
odaklanıyorsa, gözlerinize güvenemezsiniz...
depend on = güvenmek,
ona dayanmak, bağlı ve bağımlı olmak (kölelik anlamında değil)...
| |
He that is
discontented in one place will seldom be happy in another.
--
Aesop |
|
 |
to be discontented =
hoşnutsuz, olaydan veya durumdan memnun olmamak, "homur homur
homurdanmak" (discontent = hoşnutsuzluk)... Başka bir deyişle:
Mutsuz insan, her yerde mutsuzdur; nereye gitse mutsuzluğunu da
beraberinde götürecektir...
It is not the man who has
little, but the man who craves more, that is poor. --
Seneca, Epistulae Morales.
the man who has little
= çok az şeye sahip insan (burada "mal mülk" anlamında)...
to crave (for)
= çok istemek, açlığını çekmek (mecazi), "aş" ermek (mecazi veya
gerçek anlamda; ikinci anlamında genellikle "for" almaz) : Some
pregnant women crave pickles; She had a craving for salty foods)...
Örnek: People have a deep craving for love and in receiving it
they respond with love...
It ain’t so
much trouble to get rich as it is to tell when we have got rich. -- Josh Billings
Zengin olmak
hiç de zor değil; zor olan artık zengin biri olduğunu
anlayabilmek... "It
seems there's no limit to man's greed and craving for more," diye
ekleyebiliriz...
Things alter
for the worse spontaneously, if they be not altered for the better
designedly. --
Francis Bacon
Kendi haline
bırakırsanız, herşey kötüye gider
-- "planlı,
programlı, bilerek ve isteyerek" (=designedly) iyileşme yönünde
gitmelerini sağlamazsanız...
to alter = değişmek, değiştirmek (değişmesini sağlamak,
anlamında)...
| |
Our only
security is our ability to change. --
John Lilly |
 |
Tek
güvencemiz, değişebilme yeteneğimiz...
[Doğru walla! Daha etkili
tüfekler icat etmeğe çalışmak dururken, "Tüfenk icad oldu, mertlik
bozuldu" teranesiyle avunanlar için kader, kurşunu alnından
yemekten ibarettir -- kıçının yerine!!]
|
 |
|
The foolish and
the dead alone never change their opinion
--
James Russell
Lowell |
|
Yalnızca ölüler ve budalalar görüşlerini hiç değiştirmezler...
the + sıfat = "sınıf" adı
yapar (ve herzaman çoğuldur) :
the foolish = budalalar...
the dead = ölüler... ÖRNEK:
The rich get
richer, the poor simply beget more children...
DİKKAT: "to beget children"
deyimi "derogatory" (aşağılayıcı, küçümseyici, neredeyse küfür
kabilinden) bir anlatımdır. Dolayısıyla da çook faydalı ve güzel bir
deyimdir: As long as people in this country keep begetting more
children than they can care for, we'll never manage to overcome the social and economic problems we have...
The important thing is somehow to begin.
--
Henry Moore
Yes... All that God
said was, "Let there be light" -- and all the rest followed...
* *
* * *
Bir Bilge Kişinin
Dediği Gibi

If you know you're going to look back on today
and laugh, you might as well start laughing now.
Anonymous
Madem ki biliyorsun, gün gelecek, bakıp maziye
bugün ağladıklarına güleceksin; başlasana be adam, bugünden gülmeğe
!!

[Ayrı Pencere açılacaktır
-- Bu sayfayı kaybetmeyeceksiniz]

COMMON SENSE
versus
UNCOMMON SENSE
PART - 3
I've learned
that you'll never be disappointed if you always keep an eye on
uncharted territory, where you'll be challenged and growing and
having fun. --
Kirstie Alley
you'll
never be disappointed
= asla hayal kırıklığına uğramayacaksınız...
keep an eye
on = (burada) fırsatları kollamak; (olağan anlamı: korumak
veya korunmak amacıyla gözünü üstünde tutmak, "mukayyet" olmak)...
uncharted territory =
haritalanmamış bölge, keşfedilmemiş topraklar... (Burada) "yeni
fırsatlar, el atılmamış alanlar"...
you'll be challenged
= güçlüklerle, aşılması gereken sorunlarla karşılaşacaksınız
("birileri yada birşeyler size karşı çıkacak, meydan okuyacak"
kavramından)... to grow
= (burada mecazi olarak) "büyümek", kişiliği gelişmek, "yetişkin
insan" haline gelmek...
Çeviri ve Notlar: Doç. Dr. Yalçın
İzbul
http://www.ingilizce-ders.com
 |
|
If you wait,
all that happens is that you get older.
--
Larry McMurtry |
|
Yaklaşık
çeviri: "Beklerseniz, değişen birşey olmaz; sadece yaşlanırsınız
-- o kadar!!"
all that happens = olup biten tek
şey (çünkü "all" = hepsi, bunun dışında başka şey yok, yani "tek"
şey demektir:
All I want in
life is to be free... Hayatta istediğim tek şey (= hayatta bütün
istediğim), özgür olmaktır.
* *
* * *
Don't expect anything original from an echo.
-- Anonymous
Bir yankıdan
özgün ne bekleyebilirsiniz ki...
Intelligence is like
underwear, everyone should have it, but we shouldn't show it off.
--
Gene Petret
Zeka, iç çamaşırı
gibidir... Herkeste olmalı, ama gösteriş yapmak için değil...
We shouldn't
show it off
= Onunla
gösteriş yapmamalıyız... Gerçekten de, insanları küstürmeden üzerlerinde
istediğiz etkiyi uyandırma yollarının en akıllıcası aptala
yatmaktır...
It has been my experience that folks who have no vices have very few
virtues.
--
Abraham Lincoln
virtue /VÖ:-çiyu/= erdem...
vice /VAYS/= ahlak
düşkünlüğü (Ancak bu kavramı bizim kültürümüzde açıklamak çok zor.
Belki de en yakın kavram "sefahat"; "sefih" bir hayat sürdürmek.
Ne var ki, azıcık "vice" de hayatın tuzu biberidir: "A man with no vices" için biz belki de
"melek gibi adam" derdik, ama biliyorsunuz, melekler çok cansıkıcı
kimselerdir...
* *
* * *
| |
Have no fear of perfection
--
you'll never reach it.
--
Salvador Dali |
|
 |
Mükemmellikten,
kusursuzluktan korkmayın; zira ona asla ulaşamayacaksınız...
I'd second
this statement (= bu söze katılıyorum, destekliyorum) and say: Strive for excellence, not perfection...
to second =
desteklemek... to strive for
= uğraş vermek, uğruna çaba göstermek...
* *
* * *
Choose a job
you love, and you will never have to work a day in your life.
-- Confucius
(İyi de,
Konfüçyus Amca "hayatını kazanmak" için kendisi ne yaparmış, işte şimdi onu
çok merak ettim!!)
Treat a man as
he is, and he will remain as he is. Treat a man as he could be, and
he will become what he should be. --
Ralph Waldo Emerson
the treat =
davranmak, muamele etmek...
NE EKERSEN ONU BİÇERSİN...
* *
* * *
Mahatma Gandhi'nin
Dediği Gibi

If you want
something really important to be done you must not merely satisfy
the reason, you must move the heart also.
Bir şeyin yapılmasını gerçekten çok istiyorsanız, yalnızca akla
mantığa hitab etmek yetmez; kalpleri de harekete geçirmelisiniz...
merely /MİI-li/=
Yalnızca, sadece... satisfy
the reason = mantığı inandırmak...
move the heart =
kalbleri harekete geçirmek (aslında burada, bu fiilin ikinci bir
anlamı olan "duygularına hitab etmek, yüreğine dokunmak" kavramı
daha doğru)...
Çeviri ve Notlar: Doç. Dr. Yalçın
İzbul
http://www.ingilizce-ders.com

ON GOOD BUSINESSMANSHIP
--ship (sonek)
= --lık :
friendship =
arkadaşlık... Dikkat: "businessmanship" fazla yaygın bir sözcük
değil...
"Business"
okunuşu
/BİZ-nis/
:
iki hece ve "DÜM-tek"
Üç hece okuyanların ağzına biber sürünüz -- bu kötü yanlıştan
vazgeçmelerine yardımcı olunuz...
The secret of business is to
know something that nobody else knows. -- Aristotle Onassis,
1900-1975
the secret of
business
= Nasıl çevirirdiniz? İş yapmanın sırrı; iş hayatının püf noktası;
işadamı olmanın püf noktası; iş dünyasının kalbi, temel ilkesi?...
I don't pay good wages
because I have a lot of money; I have a lot of money because I pay
good wages. -- Robert Bosch, German inventor, industrialist
(1861-1942)
İşçilerime, çok param olduğu için
yüksek ücret ödemiyorum; yüksek ücretler ödediğim için çok param var
!!
Some regard private
enterprise as if it were a predatory tiger to be shot. Others look
upon it as a cow that they can milk. Only a handful see it for what
it really is - the strong horse that pulls the whole cart. --
Winston Churchill
to regard
= saymak,
addetmek, o gözle görmek...
private
enterprise
= özel teşebbüs...
predatory
= yırtıcı, avcılıkla geçinen...
the hunter and
its prey
= avcı ve şikârı (avı)...
to be shot
= vurulması gereken...
only a handful
=
yalnızca bir avuç insan...
cart
= at arabası... Basit ve açık olan cinsi. Şaşaalı
olanlarına "carriage"
veya "horse
carriage"
deriz...
I learned that the only
way you are going to get anywhere in life is to work hard at it.
Whether you're a musician, a writer, a businessman, or an athlete,
there is no getting around it. If you do, you'll win -- if you
don't, you won't. -- Bruce Jenner,
Olimpiyat dekatlon altın madalya sahibi
to get
anywhere in life
= hayatta bir yerlere varabilmek...
to work hard at it
=
çalışmak, çalışmak, çalışmak...
there is no getting around
it
= bundan sıyrılmanın, bir çaresini bulup es geçmenin
hiçbir yolu yok...
No one gets an iron-clad
guarantee of success. Certainly, factors like opportunity, luck and
timing are important. But the backbone of success is usually found
in old-fashioned, basic concepts like hard work, determination, good
planning and perseverance. -- Merlin Olsen, NFL Tackle,
Sports Broadcaster and Actor
iron-clad
= zırhlara
bürünmüş; mecazi olarak "dokunulmazlığı olan, bozulamaz" (söz, vaat,
andlaşma, vb)...
timing
= zamanlama...
backbone
= omurga, belkemiği, "ana dayanak"...
determination =
kararlılık...
perseverance
= sebat, ısrarla dayanma...
Take away my people, but
leave my factories, and soon grass will grow on the factory floors.
Take away my factories, but leave my people, and soon we will have a
new and better factory. -- Andrew Carnegie
Burada "emir kipini" "if'li
tümceler" cinsinden yorumlamamız bekleniyor: "Eğer işçilerimi
götürür, ama fabrikalarımı bana bırakırsanız... vb. Bu geçerli ve
sık başvurulan bir tekniktir. Türkçe'de de rastlanan bir uygulama.
* * *
* *
Elbert Hubbard'ın Dediği Gibi
One machine can do
the work of fifty ordinary men. But no machine can do the work of
one extraordinary man.
Sıradan elli adamın yapacağı işi tek bir makine
yapabilir. Ama dünyada olağanüstü tek bir adamın işini yapabilecek
bir makine dünyada yoktur.

ON GOOD BUSINESSMANSHIP -
II
To those who are engaged in
commercial dealings, justice is indispensable for the conduct of
business. -- Cicero (106-43 BC),
De Officiis, Bk.
II, Ch. XI
to be engaged in =
ile uğraşmak, ile iştigal etmek...
commercial dealings =
ticari ilişkiler, ticari işler ve uğraşlar...
indispensable =
vazgeçilmez... conduct
=
1.
çekip çevirme, yönetme (buradaki anlam);
2.
davranış (= behaviour; e.g. "our code of conduct in scientific
research" = bilimsel araştırmalardaki davranış kurallarımız");
3.
yönetmek, e.g. "to conduct an orchestra", conductor = orkestra şefi;
4.
iletmek, iletici olmak, e.g. "to conduct electricity", "silver is
the best conductor of electricity"...
* * * * *
DİKKAT... DİKKAT...
Peki, biz
şimdi tüketebildik mi bu sözcüğün anlamlarını? Tabii ki, hayır.
Sabrınız
varsa, açın bir internet araştırma motorunu; sözcüğünüzü anahtar
sözcük olarak kullanarak, bakın bakalım binlerce sitede daha hangi
anlamlarda ve hangi kalıplarla, ve nasıl kullanılmış !!
İşte size
dünyanın en iyi, en üstün nitelikli özel ders hocasının adresini verdim:
Tabii, çalışma
azminiz ve sabrınız varsa...
* * * * *
Conducting your business
in a socially responsible way is good business. It means that you
can attract better employees and that customers will know what you
stand for and like you for it. -- M.
Anthony Burns
in a socially
responsible way
= çevremizdeki insanlarla ilişkilerimiz açısından sorumlu bir
tarzda...
employees = çalışanlar...
(employers) =
İşverenler)... customers
= müşteriler... to stand for
= temsil etmek... son kısmın
meali:
= Yanınızda çalışanlar ve müşterileriniz
ilkelerinizi ve karakterinizi daha iyi anlayacak ve sizi
seveceklerdir...
There is no future in any
job. The future lies in the man who holds the job.
-- George Crane
Yaklaşık
çeviri:
= Gelecek vadeden işin kendisi değil, o işi üstlenmiş olan kişinin
nitelikleridir...
The dictionary is the
only place where success comes before work.
-- Arthur Brisbane, American journalist (1864-1910)
Evet, "S"
harfi, sözlükte "w" dan önce gelir; ama gerçek hayatta başarı
çalışmanın ürünüdür...
We must open the doors of
opportunity. But we must also equip our people to walk through those
doors. -- Lyndon B. Johnson
to equip
= donatmak... "Fırsat kapılarını açmak yeterli değil; o kapılardan
geçecek insanlarımızı da doğru donatmak gerekir"... Tabii, bizim
gibi ülkelerde ise, hükumetler yalnızca o kapılardan kimlerin geçip
kimlerin geçemeyeceğini tayin için işbaşına gelir...
Never continue in a job
you don't enjoy. If you're happy in what you're doing, you'll like
yourself, you'll have inner peace. And if you have that, along with
physical health, you will have had more success than you could
possibly have imagined. -- Rodan of
Alexandria
inner peace
= iç huzuru...
A lot of men wear sleep
deprivation as a badge of courage. Dozens of CEOs pride themselves
on sleeping just four to five hours a night. What happens, though,
is your judgement disappears and your perception is impaired.
Three-Mile Island, Chernobyl, and the Exxon Valdez are all examples
of sleep-related accidents. To remain healthy and be at your peak,
you need about 8 hours of sleep per day. Einstein slept 10 hours.
-- Rubin Naiman, Ph.D., 49, Clinical Health Psychologist
sleep
deprivation
= uykusuz kalma...
badge of
courage = cesaret madalyası, şeref madalyası...
CEO = şirket
yöneticisi...
to pride
oneself = kendinle gurur duymak...
though = oysa,
aslında...
judgment =
(burada) düşünme ve karar verme yetisi...
is impaired =
bozulmuştur (to impair = bozmak, hasar vermek, fiilinden edilgen
present çekim)...
sleep-related accidents = uyku-ilişkili kazalar...
to remain = olmakta
devam etmek...
at your peak
= formunuzun zirvesinde...
* * *
* *

John Naisbitt'in Dediği Gibi
We are
drowning in information but starved for knowledge.
Enformasyona boğulduk, ama
öte yandan da bilgi kıtlığı içindeyiz...
to be drowning in
= içinde boğuluyor olmak...
starve for
= açlığını çekmek,
kıtlığı içinde olmak... Ne yazıktır ki, "enformasyon" ve "knowledge"
ikilisine Türkçe'de bir karşılık bulunamadı...
[Ayrı Pencere açılacaktır
-- Bu sayfayı kaybetmeyeceksiniz]

PRAGMATICS
Every man is the architect of his own fortune.
Sallust
*
* * * *
|
 |
|
If stock market experts were
so expert, they would be buying stock, not selling advice.
-- Norman Augustine |
|
MEALEN: Kelin melhemi
olsa, kendi başına sürer...
stock market
experts
=
borsa
uzmanları...
* *
* * *
How can we accept another to
keep our secret if we have been unable to keep it ourselves.
-- Francois De La Rochefoucauld
(1613-1680)
another =
another person...
Optimism,
unaccompanied by personal effort, is merely a state of mind and not
fruitful. --
Edward L. Curtis
optimism =
iyimserlik...
pessimism =
kötümserlik...
unaccompanied by ...etc
=
eğer kişisel çaba eşliğinde değilse...
merely =
sadece, yalnızca...
state of mind =
ruh hali...
To think
creatively, we must be able to look afresh at what we normally take
for granted. --
George Kneller
to think creatively =
yaratıcı düşünebilmek (için)...
to look afresh
=
yepyeni gözlerle bakmak, yeniden ve farklı bir gözle
bakmak ("taze" gözlerle bakmak)...
to take for granted =
irdelemeye veya kanıtlamaya, hatta üzerinde
düşünmeye bile gerek görmeksizin olduğu gibi kabul etmek, kesin
inanmak ve güvenmek...
* * * * *
Don't say you don't have enough time.
You have exactly the same number of hours per day that were given to
Helen Keller, Pasteur, Michelangelo, Mother Teresa, Leonardo da
Vinci, Thomas Jefferson, and Albert Einstein.
-- H.
Jackson Brown, Jr.
"Zamanım
yetmiyor" demeyiniz: Yukarıda anılan kişilerin de bir
günleri yirmidört saatten oluşuyordu...
* * * * *
When solving problems, dig
at the roots instead of just hacking at the leaves.
-- Anthony J. D'Angelo
dig at the
roots
=
köklerini
kazınız...
hacking at the leaves
=
balta ile yapraklara girişmek ("to hack" fiili,
genelde balta gibi kesici bir aletle şiddetle savurarak ama fazla da
titiz olmayan darbelerle kesmek, doğramak kavramı taşır)...
What may be done at any time
will be done at no time. --
Scottish proverb
Ne zaman olsa
olur, bir ara yaparım" dediğiniz şey hiçbir zaman yapılmayacak
demektir... "Bugünün işini yarına bırakma."
Happiness is a way-station
between too little and too much. --
Channing Pollock
Mutluluk, çok
az ve çok fazla arasında uğranılan bir ara istasyondur.
* *
* * *
Ambrose Bierce'ın
Dediği Gibi

Infidel, n. In
New York, one who does not believe in the Christian religion; in
Constantinople, one who does.
-- (1842-1914), The
Devil's Dictionary, 1906.
infidel =
dinsiz, "gâvur"...
Bilirsiniz işte: Herkes birbirine
göre "gâvur"...

Lütfen
Sorularınızı Esirgemeyiniz:
Doç. Dr. Yalçın İzbul
http://www.ingilizce-ders.com

|