
UNLU SOZLER,
GUZEL SOZLER
Bu Başlık Araştırma Motorlarının
Kukuları İçin !!

ÜNLÜ SÖZLER / ÖZDEYİŞLER
FAMOUS QUOTATIONS
BÖLÜM -
08

MISCELLANEOUS
miscellaneous
/misi-LEY-niyıs/
= çeşitli, çok
çeşitli...
* *
* * *
Only those who will risk
going too far can possibly find out how far one can go. -- T.S.
Eliot
only those who will risk
going too far = ancak
"çok ileri gitmeyi" göze alabilenler...
to find out
= bulgulamak, öğrenmek, araştırıp öğrenmek...
If you want total
security, go to prison. There you're fed, clothed, given medical
care and so on. The only thing lacking... is freedom. -- Dwight D.
Eisenhower
Tam güvencede olmak istersen, hapishaneye düşmeye bak. İnsanı
orada besliyorlar, giydiriyorlar, tıbbi bakım veriyorlar. Tek eksik,
özgürlük...
total security = tam,
eksiksiz, kusursuz güvenlik...
lacking = eksik...
Believe those who are
seeking truth, doubt those who find it. -- André
Gide
Gerçeği
arayanlara inanın, bulduğunu söyleyenlerden uzak durun... (serbest
çeviri)
to seek = aramak,
özlemle aramak... to doubt
= şüphe etmek, kuşku dıymak... DİKKAT! DİKKAT! "daubt" şeklinde
okumayınız. Doğrusu /daut/. "B" SESSİZ!!!
* *
* * *
|
 |
|
Good people do not need
laws to tell them to act responsibly, while bad people will find a
way around the laws.
-- Plato
|
|
to act responsibly
=
sorumlu davranmak, sorumlu hareket etmek...
find a way around =
"by-pass" edecek bir yol bulurlar, "kitabına uydururlar"...
* *
* * *
Any man can make
mistakes, but only an idiot persists in his error. -- Cicero
to
persist (in)
= ısrar etmek, ısrarcı olmak, direnmek... Cicero =
/Sİ-sı-ROU/
şeklinde okuyunuz...
(Türkçesi, benim çocukluğumda "Çiçero" idi; şimdi farklıysa bilemem
-- Çocukluğumda ünlü Yunanlı filozofu da Eflatun diye bilirdik; şimdi Plato
demeyince çok kızıyorlar da...)
If you don't like
something, change it; if you can't change it, change the way you
think about it. -- Mary Engelbreit
Birşeyden hoşlanmıyorsan, onu değiştir; değiştiremiyorsan da, ona
bakış açını değiştir... change the way you look at
it = bakış açını
(=bakış tarzını) değiştir...
There are very few
people who don’t become more interesting when they stop talking. --
Mary Lowry
become + sıfat =
Tıpkı "get + sıfat" gibi, "be + sıfat" yapısının süreç bildiren
şeklidir: "... hale gelmek, ...haline gelmek, ...leşmek" şeklinde
çeviriniz.
There is nothing so useless as doing efficiently that which should
not be done at all. -- Peter Drucker
useless = boş,
beyhude, yararsız, işe yaramaz...
* * * * *
Satchel
Paige'nin Dediği Gibi

Work like you don't
need the money. Love like you've never been hurt. Dance like
nobody's watching.
Paraya ihtiyacın yokmuş
gibi çalış; yüreğin hiç incinmemiş gibi sev; içinden geldiği gibi
danset.

[Ayrı Pencere açılacaktır
-- Bu sayfayı kaybetmeyeceksiniz]

AMBROSE BIERCE
from
The Devil's Dictionary
Happiness
: An agreeable sensation arising from contemplating the misery of
another.
Mutluluk
: Bir başka insanın çaresizlik ve mutsuzluğunu düşünerek elde edilen
hoş duygu...
Hatred
: A sentiment appropriate to the occasion of another's superiority.
Nefret : Bir kimsenin sizden üstün olması durumunda duyulması gereken
bir duygu.
["to hate" fiil kökünden türeyen bu sözcüğün okunuşu: /HEYT-rid/]
Impiety
: Your irreverence toward my Deity.
Tanrıya saygısızlık : Sizin benim Tanrıma karşı saygısızlığınız...
[pious
(PA-yıs) = dindar...
impious
(İM-piyıs) = dine saygısız, mutekit olmayan...
piety
(PA-yıti) = dindarlık...
impiety
(im-PA-yıti) = dine saygısızlık, koyu dindar olmama hali... Bu
sözcüklerin "dinsiz" anlamına gelmediğine dikkat ediniz.]
Deliberation : The act
of examining one's bread to determine which side it is buttered on.
Ayrıntılı Düşünme : Çıkarlarının ne yönde olduğunu saptamak amacıyla
yapılan dikkatli inceleme.
[deliberately
= bile bile, maksatlı olarak, kasti olarak]
Day : A period of time
of twenty-four hours, mostly misspent.
Gün : Çoğu boşa
harcanan yirmi-dört saatten oluşan bir zaman süresi.
Birth : The first and
direst of all disasters.
Doğum : Başımıza gelecek felaketlerin ilki ve en büyüğü...
[dire
/dayr/ = ürkütücü, korkunç, uğursuz]
Longevity : Uncommon
extension of the fear of death.
Uzun Ömür : Ölüm korkusunun ender düzeyde uzaması.
[okunuşu: /lon-ge-viti/]
* *
* * *
| |
Man : An animal so lost
in rapturous contemplation of what he thinks he is as to overlook what
he indubitably ought to be. |
|
 |
İnsanoğlu : Kendinden geçmiş mest halde kendine ilişkin hüsnü
kuruntularını kafasında evirip çevirirken, aslında olması
gereken kişiliğe ilişkin herşeyi gözden kaçıran bir hayvan.
[indubitably
=
undoubtedly
= hiç şüphesiz, hiç kuşkusuz, kesinlikle...]
"doubt" sözcüğünde
/b/ sesinin okunmadığını biliyorsunuz, değil mi dostlar? Yani okunuşu:
/daut/ şeklinde -- ama tek hecede, yani /au/ bir diphthong
olarak... İki heceye bölüp "davut" gibi değil...
* *
* * *
Logic : The art of
thinking and reasoning in strict accordance with the limitations and
incapacities of the human misunderstanding.
Mantık : İnsan
[anlayışının] sınırlılık ve yetersizliği ile tam uyum içinde düşünme
ve akıl yürütme sanatı...
[okunuşu: lo-cik...
logical
(lo-cikl) = 1. mantıklı, akla yatkın; mantıksal; 2. mantık bilimine
ilişkin.
Year : A period of
three hundred and sixty-five disappointments.
Yıl : Üçyüzatmışbeş
hayalkırıklığından oluşan bir zaman birimi...
Life : A spiritual
pickle preserving the body from decay. We live in daily apprehension
of its loss; yet when lost it is not missed.
Yaşam : Vücudu çürümekten koruyan ruhani salamura. Hergün onu yitirmek
korkusu içinde yaşar, ama yitirince de özlemeyiz.
[pickle
= turşu...]
Ah! Ah! Onlar "pickled
herrings" yiyorlar, ama rakıları yok; bizde rakı çok, ama "pickled
herrings" imiz yok!
Apologize : To lay the
foundation for a future offence.
Özür : Gelecekteki
bir kabahatin temelini atmak...
Optimist : A proponent
of the doctrine that black is white.
İyimser : Karaya ak
diyen öğretiyi savunan.
* * *
* *
NOT : Okurlarımız bana bazen,
buraya aldığım lafların hepsine katılıp katılmadığımı soruyorlar.
Wallaa, bir bölümünü ben söylesem daha güzel söylerdim diye düşünmüyor
değilim, ama konuşmak için ünlü olacağım günleri bekliyorum...
Hem, akıllı adam susmasını bilir, arkadaş!...
* * *
* *

Çeviri ve Notlar: Doç. Dr. Yalçın
İzbul
http://www.ingilizce-ders.com
MISCELLANEOUS
All success comes from a combination of implementation
and knowledge. Knowledge alone is meaningless without action. -- Brian
KOSLOW
implementation
(implimen-TEY-şın, teketek-DÜM-tek düzeninde) =
yapma, yürürlüğe koyma, fiiliyata geçirme... Bir deyim vardı eskiden,
"kuvveden fiile çıkarmak"...
to implement
(İMP-lıment, DÜM-teke) fiilinden...
knowledge alone
= tekbaşına bilgi...
In the depth of winter, I finally learned that there
was in me an invincible summer. -- Albert CAMUS
winter - summer
= burada mecazi: "içimdeki kış - yaz"...
invincible
(in-VİN-sibıl, tek-DÜM-teke düzeninde) = yenilmez,
mağlup edilemez.
* *
* * *
|
 |
|
It is a miracle that curiosity survives formal
education.
-- Albert EINSTEIN |
|
Okullardaki eğitimin insandaki araştırma merakını
tümüyle öldürememesi bir mucize...
* *
* * *
Yesterday is not ours to recover, but tomorrow is ours
to win or lose. -- Lyndon B. JOHNSON
to recover
(ri-KA-vı, tek-DÜM-tek) = (burada) yeniden ele geçirmek,
kaybettiğini bulmak...
The proper function of man is to live - not to exist. -- Jack LONDON
"Var" olmak değil, YAŞAMAK !!...
If you would have a faithful servant, and one that you
like, serve yourself. -- Benjamin FRANKLIN
faithful
= sadık, bağlı... Hem sevdiğim, hem de bana sadık bir hizmetkarım
olsun derseniz, kendi kendinizin hizmetkarı olunuz...
If we get everything that we want, we will soon want
nothing that we get. -- Vernon LUCHIES
İstediğimiz herşeyi elde ediyorsak, çok geçmeden elde
ettiğimiz hiçbirşeyi istemez hale geliriz...
There are people in the world so hungry, that God
cannot appear to them except in the form of bread. -- Mahatma GANDHI
Bu dünyada öylesi aç yaşayan insanlar var ki, Tanrı
onlara ancak bir somun ekmek suretinde görünebilir...
* * * *
*
Şair Robert Frost'un Dediği Gibi

In three
words I can sum up everything I've learned about life: It goes on.
Yaşam hakkında
öğrendiğim herşeyi üç sözcükte özetleyebilirim: Yaşam devam ediyor...
Hadi bir
dil-bilgicik de buraya ekleyiverelim: Eğer, "It goes on and on," demiş
olsaydık = "Hiç bitmiyor; sürüyor da sürüyor," anlamına gelirdi...
[Ayrı Pencere açılacaktır
-- Bu sayfayı kaybetmeyeceksiniz]

Çeviri ve Notlar: Doç. Dr. Yalçın
İzbul
http://www.ingilizce-ders.com
ON POLITICS & GOVERNMENT
The
organization of American society is an interlocking system of
semi-monopolies notoriously venal, an electorate notoriously
unenlightened, misled by a mass media notoriously phony. -- Paul
Goodman
interlocking
= içiçe geçmiş ve birbiriyle bağlantılı...
semi-monopolies
= yarı-tekeller...
notorious
[nou-TO-riyıs) = adı kötüye çıkmış, kötülüğü ile dile düşmüş...
notoriety
[noutı-RAİ-ıti] = kötü şöhret...
notary
[NOU-tıri] (genelde,
public notary,
şeklinde anılır) = noter... [Dikkat -- İngilizce'de sıfatın addan
sonra geldiği birkaç örnekten birisi: "secretary
general" gibi]...
venal
[Vİ:-nl] = rüşvete açık, para ile elde edilir...
a venal judge, venal practices... ["corrupt" ve "corruption" daha
yaygın kullanılır]...
electorate
[i-LEK-tırit] = seçmen kitlesi...
unenlightened
= aydınlanmamış, cahil...
[Sönük durumdaki ampul için: "unlit"]...
to mislead
(misled - misled) = yanlış yönlendirmek, yoldan çıkarmak...
phony
[FOU-ni] [USA argo] = sahte, düzmece, kalp, kendi kendine gelin
güvey olan sahteci kişi...
 |
Yav,
neler de söylüyor bu adamlar! Bunların ağızlarına biber sürmüyorlar mı
oralarda? |
 |
If a
politician found he had cannibals among his constituents, he would
promise them missionaries for dinner. -- H. L. Mencken
ÇEVİRİSİ: Walla
bu siyasetçiler bilseler seçmenler arasında yamyamlar var, akşam
yemeğine misyoner yedirmeyi bile vadederler!...
cannibal
[KÆ-nibl] = yamyam...
constituents
= bir seçim bölgesindeki (constituency) seçmenler...
missionary
= misyoner...
Politics
is the art of looking for trouble, finding it whether it exists or
not, diagnosing it incorrectly, and applying the wrong remedy. --
Ernest Benn
looking for trouble
= sorun aramak, bela aramak...
whether it exists or not
= mevcut olsun yada olmasın...
remedy
[RE-mıdi] = çare, deva...
Özetle: Siyaset, olmayan yerde sorun bulup, yanlış teşhis koymak ve
yanlış tedavi etmek sanatıdır...
|
 |
Politicians are interested in people. Not that this is a good thing.
Fleas are interested in dogs. -- P. J. O'Rourke
Siyasetçiler insanlara, halka ilgi duyar. Ama bu pek de hayırlı
birşey değil. Pireler de köpeklere ilgi duyarlar da... |
|
Not that this is a good thing
= Ama bu pek hayırlı birşey değil...
flea
= pire... ["köpek" sözcüğünün bizdeki gibi bir küçümseme veya küfür
anlamı taşımadığına dikkat ediniz. Zaten Türkçemiz bu konuda başı
çekiyor. Örneğin İngilizcede
"bear"
sözcüğü hiç de küfür sayılmaz, ama örneğin İstanbul Menkul Kıymetler
Borsası'ndaki
"ayı"
lardan söz etmek ne kadar tuhaf kaçıyor... "Ayıcık" mı desek, ne?
Bakalım millet olarak yüreklerimizi dolduran "derin hayvan sevgimiz"
ne zaman dilimize yansıyacak?
The man
with the best job in the country is the Vice President. All he has to
do is get up every morning and say, "How's the President?" -- Will
Rogers
Vice President
= Başkan Yardımcısı...
Her sabah kalkınca Başkan'ın sağlığını
sormaktan başka işi yok... Aslında, buradaki kinaye iyi
anlatılamamış. Ben olsam "best job" yerine "the most promising job"
(geleceği en parlak iş) filan gibi birşeyler söylerdim!..
Government
is like a baby. An alimentary canal with a big appetite at one end and
no sense of responsibility at the other. -- Ronald Reagan, Saturday
Evening Post, 1965
Hükumetler bebeklerdeki sindirim borusu gibi: Bir ucunda kocaman bir
iştah, öteki ucunda tam bir sorumsuzluk...
alimentary canal
[æli-MEN-tırikı-NÆL] = sindirim borusu, sindirim sistemi
(ama genellikle, barsaklar, vs anlaşılır; yani genel dilde pek
iltifatkar bir tanımlama değildir)...

A
government is the only known vessel that leaks from the top. -- James
Reston
vessel
[VE-sl] = 1. tekne; 2. kab; 3. (bio) damar...
the only known vessel
= bilinen yegane kab...
that leaks from the top
= tepeden sızıntı yapan...

HUMOROUS QUOTATIONS AGAIN

Laughter is the shortest
distance
between
two people. -- Victor
Borge
İki insan arasındaki en kısa mesafe GÜLÜMSEMEDİR...
Well, I wouldn't know
about that. In this
country, it is certainly
the shortest cut
to
getting beaten up!! -- izbul
Walla, bunu bilemem;
bizde kesinlikle,
DAYAK YEMENİN EN
KESTİRME YOLUDUR

#
Do
you
know the hardest thing about being a woman and having cerebral
palsy? It's plucking your eyebrows. That's how I originally got
pierced ears.
--Geri Jewell
(slightly modified -- biraz
değiştirdim)
Biliyor
musunuz kadın olup da spastik felçli olmanın en zor tarafı nedir?
Kaşlarını almak... Kulaklarım başlangıçta işte böyle delinmişti...
cerebral palsy
=
Türkçe tıpta, sanıyorum, "spastik palsi" şeklinde geçiyor...
"Palsy", İngilizce günlük dilden hatırladığım kadarıyla "titreklik"
olgusunu içeriyor... to
pluck
= (tüylerini) yolmak...
to pluck up one's courage
= cesaretini toplamak... to
pierce
/Pİ-ırs/ = delmek, delici aletle delmek...
* *
* * *
| |
#
My
second favorite household chore is ironing. My first being hitting
my head on the top bunk bed until I faint.
-- Erma Bombeck |
|
 |
Ev
işlerinden en sevdiğim ikicisi ütü yapmak... Birincisi ise, baygın
düşünceye değin üst ranza karyolaya kafa atıyor olmak...
household
= 1. hane,
ev; 2. hane halkı (= household members)...
chore
/ÇO:/ =
zevksiz ve sevilmeden yapılan iş, angarya...
bunk
= ranza (üst
ranzadan söz edilmesiyle, bu hanımın en az iki çocuğu olduğunu
anlıyoruz -- Tabii eğer kocasıyla altlı üstlü yatmıyorlarsa!!!)...
* *
* * *
#
My
mother buried three husbands, and two of them were just napping.
-- Rita Rudner
Annem üç
kocasını gömmüştür, ve bunlardan ikisi o sırada sadece biraz
kestiriyorlardı...
to nap
/NÆP/ = kısa bir
uyku çekmek, şekerleme yapmak...
a nap
= kestirme,
şekerleme...
|
 |
|
#
Honolulu
- it's got everything. Sand for the children, sun for the wife,
sharks for the wife's mother. -- Ken Dodd |
|
(Azizim,)
Honolulu'da ne ararsanız bulabiliyorsunuz: Çocuklar için kumsal,
eşiniz için güneş, kayınvaldeniz için de köpek balıkları...
#
You're
a good example of why some animals eat their young. -- Jim
Samuels
Walla sana
bakıyorum da, evlat, doğadaki bazı türler neden kendi yavrularını
yer, bunu çok güzel açıklıyorsun... (serbest çeviri)
#
Honest
criticism is hard to take, particularly from a relative, a friend,
an acquaintance, or a stranger. -- Franklin P. Jones
Samimi bir
eleştiriyi kabullenmek çok zor: Özellikle de bir akraba, bir dost,
bir tanıdık yada (tamamen) yabancı birisinden geliyorsa...
Geriye kim
kaldı ki?...
to be hard + mastar
(infinitive)
= not ediniz... Tersi: to be easy to do sth...
Çeviri ve Notlar: Doç. Dr. Yalçın
İzbul
http://www.ingilizce-ders.com
|
 |
|
#
People
who never get carried away should be.
-- Malcolm Forbes |
|
Arada bir
kendini dağıtmayan kimseler, (hemen) akıl hastanesine götürülmeli...
Burada
biraz açıklama gerekiyor: "to get carried away" = coşmak, aşka
gelmek, büyük zevk ve heyecan yaşamak, kendini dağıtmak, kendinden
geçmek... Örnek: He really got carried away last night at the
party... Öte yandan, "to carry (= take) somebody away" ise
(genellikle akıl hastanesine kapatmak üzere) bir kimseyi alıp
götürmek, demektir... Tümcenin ikinci bölümü, "should
be carried
away" edilgen ifadesinden kısaltmadır.
* *
* * *
#
I
was so poor growing up ... if I wasn't a boy ...I'd have nothing to
play with. -- Rodney Dangerfield
Çocukken
öylesine fakirdim ki, hani oğlan olmasam, hiç oyuncağım
olmayacaktı...
(Evet,
anladığınız anlamda!!)
* *
* * *
| |
#
Organized
crime in America takes in over forty billion dollars a year and
spends very little on office supplies. -- Woody Allen |
|
 |
Amerika'da suç
örgütleri yılda kırk milyar doların üstünde kazanç sağlıyorlar,
ama kırtasiyeye hemen hiç para harcamıyorlar...
Kayıt dışı "ekonomi"...
* *
* * *
|
 |
|
#
Lawyer's
creed: A man is innocent until proven broke. -- Anonymous |
|
Avukatın
temel ilkesi: Kişi, beş parasız kalıncaya değin masumdur...
[Avukatlar,
Amerikan halkının eleştirel şakalarında ençok takıldıkları meslek
gruplarından biridir.]
until proven guilty
= temel hukuk ilkesi
olan, "... until proven guilty,"
'den bozma...
to be broke
= beş parasız kalmış olmak, beş parasız olmak: I am broke; Are you
broke?; He is broke; We are broke...
* *
* * *
#
Teamwork:
A chance to blame someone else. Ambrose Bierce,
Devils
Dictionary
Ekip
Çalışması: Kabahati başkasına yüklemek için iyi bir fırsat...
to blame smb or sth (for
sth)
/BLEYM/ = (birşey için) bir kimseyi yada birşeyi
suçlamak, kabahati ondan bilmek...
#
I
feel sorry for people who don't drink. When they wake up in the
morning, that's as good as they're going to feel all day. --
Frank Sinatra
|
 |
|
İçki
kullanmayan insanlara çok acıyorum... Bütün bir gün boyunca, sabah
uyandıklarında hissettiklerinden daha iyi hissetmeyecekler
kendilerini... |
|
#
For three days
after death, hair and fingernails continue to grow but phone calls
taper off. -- Johnny Carson
Ölümden
sonra üç gün süreyle saç ve tırnaklar uzamağa devam eder; fakat
telefonla arayanlar giderek azalır ve biter.
for three days after death
= ölümden sonra üç gün süreyle...
taper off
= giderek azalarak, sonunda tümüyle kesilmek...
#
Your
stomach shouldn't be a waist basket. -- Anonymous
Abur cubur
yemeyiniz; mideniz çöp sepeti olmasın...
AÇIKLAMA:
çöp sepeti = WASTE basket... WAIST = bel, göbek çizgisi... Sözcük
oyunu yapılıyor.
Brain cells come and brain
cells go, but fat cells live forever. -- Anonymous
Beyin
hücreleri gelir, beyin hücreleri gider. Ama yağ hücreleri sonsuza
değin yaşar...
* *
* * *
Sir Winston Churchill'in
Dediği Gibi

I like pigs. Dogs look up to us. Cats look
down
on us. Pigs treat us as equals.
Ben, domuzları severim... Köpekler bizi gözlerinde büyütür;
kediler aşağılar; domuzlar ise eşit davranıyorlar...

Lütfen
Sorularınızı Esirgemeyiniz:
Doç. Dr. Yalçın İzbul
http://www.ingilizce-ders.com

|