SÜPER BİR İNGİLİZCE EĞİTİM SETİ İÇİN TIKLAYINIZ

 

Ünlü Sözler / Güzel Sözler / Famous Quotations

                   

 

SÜPER BİR İNGİLİZCE EĞİTİM SETİ İÇİN TIKLAYINIZ

 
 

SÜPER BİR İNGİLİZCE EĞİTİM SETİ İÇİN TIKLAYINIZ

 

Tıklayınız: Ayrı Pencere Açılacaktır

 

 

UNLU SOZLER, GUZEL SOZLER

Bu Başlık Araştırma Motorlarının Kukuları İçin !!

ÜNLÜ SÖZLER / ÖZDEYİŞLER

FAMOUS QUOTATIONS

 BÖLÜM - 08

 

 

 MISCELLANEOUS

miscellaneous /misi-LEY-niyıs/ = çeşitli, çok çeşitli...

*  *  *  *  *

Only those who will risk going too far can possibly find out how far one can go. -- T.S. Eliot

only those who will risk going too far = ancak "çok ileri gitmeyi" göze alabilenler...  to find out = bulgulamak, öğrenmek, araştırıp öğrenmek...

If you want total security, go to prison. There you're fed, clothed, given medical care and so on. The only thing lacking... is freedom. -- Dwight D. Eisenhower

Tam güvencede olmak istersen, hapishaneye düşmeye bak. İnsanı orada besliyorlar, giydiriyorlar, tıbbi bakım veriyorlar. Tek eksik, özgürlük... total security = tam, eksiksiz, kusursuz güvenlik... lacking = eksik...

Believe those who are seeking truth, doubt those who find it. -- André Gide

Gerçeği arayanlara inanın, bulduğunu söyleyenlerden uzak durun... (serbest çeviri)  to seek = aramak, özlemle aramak... to doubt = şüphe etmek, kuşku dıymak... DİKKAT! DİKKAT! "daubt" şeklinde okumayınız. Doğrusu /daut/. "B" SESSİZ!!!

*  *  *  *  *

 

Good people do not need laws to tell them to act responsibly, while bad people will find a way around the laws.

-- Plato

 

to act responsibly = sorumlu davranmak, sorumlu hareket etmek...  find a way around = "by-pass" edecek bir yol bulurlar, "kitabına uydururlar"...

*  *  *  *  *

Any man can make mistakes, but only an idiot persists in his error. -- Cicero

to persist (in) = ısrar etmek, ısrarcı olmak, direnmek... Cicero = /-sı-ROU/ şeklinde okuyunuz... (Türkçesi, benim çocukluğumda "Çiçero" idi; şimdi farklıysa bilemem -- Çocukluğumda ünlü Yunanlı filozofu da Eflatun diye bilirdik; şimdi Plato demeyince çok kızıyorlar da...)

If you don't like something, change it; if you can't change it, change the way you think about it. -- Mary Engelbreit

Birşeyden hoşlanmıyorsan, onu değiştir; değiştiremiyorsan da, ona bakış açını değiştir... change the way you look at it = bakış açını (=bakış tarzını) değiştir...

There are very few people who don’t become more interesting when they stop talking. -- Mary Lowry

become + sıfat = Tıpkı "get + sıfat" gibi, "be + sıfat" yapısının süreç bildiren şeklidir: "... hale gelmek, ...haline gelmek, ...leşmek" şeklinde çeviriniz.

There is nothing so useless as doing efficiently that which should not be done at all. -- Peter Drucker

useless = boş, beyhude, yararsız, işe yaramaz...

*  *  *  *  *

 Satchel Paige'nin Dediği Gibi

Work like you don't need the money. Love like you've never been hurt. Dance like nobody's watching.

Paraya ihtiyacın yokmuş gibi çalış;  yüreğin hiç incinmemiş gibi sev; içinden geldiği gibi danset.

 

     

Çeviri ve Notlar: Doç. Dr. Yalçın İzbul

http://www.ingilizce-ders.com

 

SÜPER BİR İNGİLİZCE EĞİTİM SETİ İÇİN TIKLAYINIZ

 

Ayrı Pencere açılacaktır - Bu sayfayı kaybetmeyeceksiniz

 

 

 AMBROSE BIERCE
from The Devil's Dictionary

Happiness : An agreeable sensation arising from contemplating the misery of another.

Mutluluk : Bir başka insanın çaresizlik ve mutsuzluğunu düşünerek elde edilen hoş duygu...

Hatred : A sentiment appropriate to the occasion of another's superiority.

Nefret : Bir kimsenin sizden üstün olması durumunda duyulması gereken bir duygu. ["to hate" fiil kökünden türeyen bu sözcüğün okunuşu: /HEYT-rid/]

Impiety : Your irreverence toward my Deity.

Tanrıya saygısızlık : Sizin benim Tanrıma karşı saygısızlığınız... [pious (PA-yıs) = dindar... impious (İM-piyıs) = dine saygısız, mutekit olmayan... piety (PA-yıti) = dindarlık... impiety (im-PA-yıti) = dine saygısızlık, koyu dindar olmama hali... Bu sözcüklerin "dinsiz" anlamına gelmediğine dikkat ediniz.]

Deliberation : The act of examining one's bread to determine which side it is buttered on.

Ayrıntılı Düşünme : Çıkarlarının ne yönde olduğunu saptamak amacıyla yapılan dikkatli inceleme. [deliberately = bile bile, maksatlı olarak, kasti olarak]

Day : A period of time of twenty-four hours, mostly misspent.

Gün : Çoğu boşa harcanan yirmi-dört saatten oluşan bir zaman süresi.

Birth : The first and direst of all disasters.

Doğum : Başımıza gelecek felaketlerin ilki ve en büyüğü... [dire /dayr/ = ürkütücü, korkunç, uğursuz]

Longevity : Uncommon extension of the fear of death.

Uzun Ömür : Ölüm korkusunun ender düzeyde uzaması. [okunuşu: /lon-ge-viti/]

*  *  *  *  *

 

Man : An animal so lost in rapturous contemplation of what he thinks he is as to overlook what he indubitably ought to be.

 

İnsanoğlu : Kendinden geçmiş mest halde kendine ilişkin hüsnü kuruntularını  kafasında evirip çevirirken, aslında olması gereken kişiliğe ilişkin herşeyi gözden kaçıran bir hayvan.

[indubitably = undoubtedly = hiç şüphesiz, hiç kuşkusuz, kesinlikle...]

"doubt" sözcüğünde /b/ sesinin okunmadığını biliyorsunuz, değil mi dostlar? Yani okunuşu: /daut/ şeklinde -- ama tek hecede, yani /au/ bir diphthong  olarak... İki heceye bölüp "davut" gibi değil...

*  *  *  *  *

Logic : The art of thinking and reasoning in strict accordance with the limitations and incapacities of the human misunderstanding.

Mantık : İnsan [anlayışının] sınırlılık ve yetersizliği ile tam uyum içinde düşünme ve akıl yürütme sanatı... [okunuşu: lo-cik... logical (lo-cikl) = 1. mantıklı, akla yatkın; mantıksal; 2. mantık bilimine ilişkin.

Year : A period of three hundred and sixty-five disappointments.

Yıl : Üçyüzatmışbeş hayalkırıklığından oluşan bir zaman birimi...

Life : A spiritual pickle preserving the body from decay. We live in daily apprehension of its loss; yet when lost it is not missed.

Yaşam : Vücudu çürümekten koruyan ruhani salamura. Hergün onu yitirmek korkusu içinde yaşar, ama yitirince de özlemeyiz. [pickle = turşu...]

Ah! Ah! Onlar "pickled herrings" yiyorlar, ama rakıları yok; bizde rakı çok, ama "pickled herrings" imiz yok!

Apologize : To lay the foundation for a future offence.

Özür : Gelecekteki bir kabahatin temelini atmak...

Optimist : A proponent of the doctrine that black is white.

İyimser : Karaya ak diyen öğretiyi savunan.

* * * * *

NOT : Okurlarımız bana bazen, buraya aldığım lafların hepsine katılıp katılmadığımı soruyorlar. Wallaa, bir bölümünü ben söylesem daha güzel söylerdim diye düşünmüyor değilim, ama konuşmak için ünlü olacağım günleri bekliyorum...

Hem, akıllı adam susmasını bilir, arkadaş!... 

* * * * *

Çeviri ve Notlar: Doç. Dr. Yalçın İzbul

http://www.ingilizce-ders.com

 MISCELLANEOUS

 

All success comes from a combination of implementation and knowledge. Knowledge alone is meaningless without action. -- Brian KOSLOW

implementation (implimen-TEY-şın, teketek-DÜM-tek düzeninde)  = yapma, yürürlüğe koyma, fiiliyata geçirme... Bir deyim vardı eskiden, "kuvveden fiile çıkarmak"... to implement (İMP-lıment, DÜM-teke) fiilinden... knowledge alone = tekbaşına bilgi...

In the depth of winter, I finally learned that there was in me an invincible summer. -- Albert CAMUS

winter - summer = burada mecazi: "içimdeki kış - yaz"... invincible (in-VİN-sibıl, tek-DÜM-teke düzeninde) = yenilmez, mağlup edilemez.

*  *  *  *  *

  It is a miracle that curiosity survives formal education.

-- Albert EINSTEIN

 

Okullardaki eğitimin insandaki araştırma merakını tümüyle öldürememesi bir mucize...

*  *  *  *  *

Yesterday is not ours to recover, but tomorrow is ours to win or lose. -- Lyndon B. JOHNSON

to recover (ri-KA-vı, tek-DÜM-tek) = (burada) yeniden ele geçirmek, kaybettiğini bulmak...

The proper function of man is to live - not to exist. -- Jack LONDON

"Var" olmak değil, YAŞAMAK !!...

If you would have a faithful servant, and one that you like, serve yourself. -- Benjamin FRANKLIN

faithful = sadık, bağlı... Hem sevdiğim, hem de bana sadık bir hizmetkarım olsun derseniz, kendi kendinizin hizmetkarı olunuz...

If we get everything that we want, we will soon want nothing that we get. -- Vernon LUCHIES

İstediğimiz herşeyi elde ediyorsak, çok geçmeden elde ettiğimiz hiçbirşeyi istemez hale geliriz...

There are people in the world so hungry, that God cannot appear to them except in the form of bread. -- Mahatma GANDHI

Bu dünyada öylesi aç yaşayan insanlar var ki, Tanrı onlara ancak bir somun ekmek suretinde görünebilir...

* *  *  *  *

   Şair Robert Frost'un Dediği Gibi  

In three words I can sum up everything I've learned about life: It goes on.

Yaşam hakkında öğrendiğim herşeyi üç sözcükte özetleyebilirim: Yaşam devam ediyor...

Hadi bir dil-bilgicik de buraya ekleyiverelim: Eğer, "It goes on and on," demiş olsaydık = "Hiç bitmiyor; sürüyor da sürüyor," anlamına gelirdi...

 

Çeviri ve Notlar: Doç. Dr. Yalçın İzbul

http://www.ingilizce-ders.com

 

SÜPER BİR İNGİLİZCE EĞİTİM SETİ İÇİN TIKLAYINIZ

 

Ayrı Pencere açılacaktır - Bu sayfayı kaybetmeyeceksiniz

 

 

Çeviri ve Notlar: Doç. Dr. Yalçın İzbul

http://www.ingilizce-ders.com

 

 ON POLITICS & GOVERNMENT 

 

The organization of American society is an interlocking system of semi-monopolies notoriously venal, an electorate notoriously unenlightened, misled by a mass media notoriously phony. -- Paul Goodman

interlocking = içiçe geçmiş ve birbiriyle bağlantılı... semi-monopolies = yarı-tekeller... notorious [nou-TO-riyıs) = adı kötüye çıkmış, kötülüğü ile dile düşmüş... notoriety [noutı-RAİ-ıti] = kötü şöhret... notary [NOU-tıri] (genelde, public notary, şeklinde anılır) = noter... [Dikkat -- İngilizce'de sıfatın addan sonra geldiği birkaç örnekten birisi: "secretary general" gibi]... venal [Vİ:-nl] = rüşvete açık, para ile elde edilir... a venal judge, venal practices... ["corrupt" ve "corruption" daha yaygın kullanılır]...

electorate [i-LEK-tırit] = seçmen kitlesi... unenlightened = aydınlanmamış, cahil... [Sönük durumdaki ampul için: "unlit"]... to mislead (misled - misled) = yanlış yönlendirmek, yoldan çıkarmak... phony [FOU-ni] [USA argo] = sahte, düzmece, kalp, kendi kendine gelin güvey olan sahteci kişi...

Yav, neler de söylüyor bu adamlar! Bunların ağızlarına biber sürmüyorlar mı oralarda?

If a politician found he had cannibals among his constituents, he would promise them missionaries for dinner. -- H. L. Mencken

ÇEVİRİSİ: Walla bu siyasetçiler bilseler seçmenler arasında yamyamlar var, akşam yemeğine misyoner yedirmeyi bile vadederler!... cannibal [-nibl] = yamyam... constituents = bir seçim bölgesindeki (constituency) seçmenler... missionary = misyoner...

Politics is the art of looking for trouble, finding it whether it exists or not, diagnosing it incorrectly, and applying the wrong remedy. -- Ernest Benn

looking for trouble = sorun aramak, bela aramak... whether it exists or not = mevcut olsun yada olmasın... remedy [RE-mıdi] = çare, deva... Özetle: Siyaset, olmayan yerde sorun bulup, yanlış teşhis koymak ve yanlış tedavi etmek sanatıdır...

Politicians are interested in people. Not that this is a good thing. Fleas are interested in dogs. -- P. J. O'Rourke

Siyasetçiler insanlara, halka ilgi duyar. Ama bu pek de hayırlı birşey değil. Pireler de köpeklere ilgi duyarlar da...

 

Not that this is a good thing = Ama bu pek hayırlı birşey değil... flea = pire... ["köpek" sözcüğünün bizdeki gibi bir küçümseme veya küfür anlamı taşımadığına dikkat ediniz. Zaten Türkçemiz bu konuda başı çekiyor. Örneğin İngilizcede "bear" sözcüğü hiç de küfür sayılmaz, ama örneğin İstanbul Menkul Kıymetler Borsası'ndaki  "ayı" lardan söz etmek ne kadar tuhaf kaçıyor... "Ayıcık" mı desek, ne? Bakalım millet olarak yüreklerimizi dolduran "derin hayvan sevgimiz" ne zaman dilimize yansıyacak?

The man with the best job in the country is the Vice President. All he has to do is get up every morning and say, "How's the President?" -- Will Rogers

Vice President = Başkan Yardımcısı... Her sabah kalkınca Başkan'ın sağlığını sormaktan başka işi yok... Aslında, buradaki kinaye iyi anlatılamamış. Ben olsam "best job" yerine "the most promising job" (geleceği en parlak iş)  filan gibi birşeyler söylerdim!..

Government is like a baby. An alimentary canal with a big appetite at one end and no sense of responsibility at the other. -- Ronald Reagan, Saturday Evening Post, 1965

Hükumetler bebeklerdeki sindirim borusu gibi: Bir ucunda kocaman bir iştah, öteki ucunda tam bir sorumsuzluk... alimentary canal [æli-MEN-tırikı-NÆL] = sindirim borusu, sindirim sistemi (ama genellikle, barsaklar, vs anlaşılır; yani genel dilde pek iltifatkar bir tanımlama değildir)...

A government is the only known vessel that leaks from the top. -- James Reston

vessel [VE-sl] = 1. tekne; 2. kab; 3. (bio) damar... the only known vessel = bilinen yegane kab... that leaks from the top = tepeden sızıntı yapan...

 

 
 HUMOROUS QUOTATIONS AGAIN

 Laughter is the shortest distance

 between two people. -- Victor Borge

İki insan arasındaki en kısa mesafe GÜLÜMSEMEDİR...

 Well, I wouldn't know about that. In this

 country, it is certainly the shortest cut

 to getting beaten up!! -- izbul

 

Walla, bunu bilemem; bizde kesinlikle,

DAYAK YEMENİN EN KESTİRME YOLUDUR

 #  Do you know the hardest thing about being a woman and having cerebral palsy? It's plucking your eyebrows. That's how I originally got pierced ears. --Geri Jewell (slightly modified -- biraz değiştirdim)

 

Biliyor musunuz kadın olup da spastik felçli olmanın en zor tarafı nedir? Kaşlarını almak... Kulaklarım başlangıçta işte böyle delinmişti...

 

cerebral palsy = Türkçe tıpta, sanıyorum, "spastik palsi" şeklinde geçiyor... "Palsy", İngilizce günlük dilden hatırladığım kadarıyla "titreklik" olgusunu içeriyor... to pluck = (tüylerini) yolmak... to pluck up one's courage = cesaretini toplamak... to pierce /-ırs/ = delmek, delici aletle delmek...

*  *  *  *  *

 

 

 #  My second favorite household chore is ironing. My first being hitting my head on the top bunk bed until I faint.

-- Erma Bombeck

 

Ev işlerinden en sevdiğim ikicisi ütü yapmak... Birincisi ise, baygın düşünceye değin üst ranza karyolaya kafa atıyor olmak...

 

household = 1. hane, ev; 2. hane halkı (= household members)... chore /ÇO:/ = zevksiz ve sevilmeden yapılan iş, angarya... bunk = ranza (üst ranzadan söz edilmesiyle, bu hanımın en az iki çocuğu olduğunu anlıyoruz -- Tabii eğer kocasıyla altlı üstlü yatmıyorlarsa!!!)...

*  *  *  *  *

 #  My mother buried three husbands, and two of them were just napping. -- Rita Rudner

 

Annem üç kocasını gömmüştür, ve bunlardan ikisi o sırada sadece biraz kestiriyorlardı...

 

to nap /NÆP/ = kısa bir uyku çekmek, şekerleme yapmak... a nap = kestirme, şekerleme...

   #  Honolulu - it's got everything. Sand for the children, sun for the wife, sharks for the wife's mother. -- Ken Dodd  

(Azizim,) Honolulu'da ne ararsanız bulabiliyorsunuz: Çocuklar için kumsal, eşiniz için güneş, kayınvaldeniz için de köpek balıkları...

 

 #  You're a good example of why some animals eat their young. -- Jim Samuels

 

Walla sana bakıyorum da, evlat, doğadaki  bazı türler neden kendi yavrularını yer, bunu çok güzel açıklıyorsun... (serbest çeviri)

 

 #  Honest criticism is hard to take, particularly from a relative, a friend, an acquaintance, or a stranger. -- Franklin P. Jones

 

Samimi bir eleştiriyi kabullenmek çok zor: Özellikle de bir akraba, bir dost, bir tanıdık yada (tamamen) yabancı birisinden geliyorsa...

 

Geriye kim kaldı ki?...

 

to be hard + mastar (infinitive) = not ediniz... Tersi: to be easy to do sth...

Çeviri ve Notlar: Doç. Dr. Yalçın İzbul

http://www.ingilizce-ders.com

   #  People who never get carried away should be.

-- Malcolm Forbes

 

Arada bir kendini dağıtmayan kimseler, (hemen) akıl hastanesine götürülmeli...

Burada biraz açıklama gerekiyor: "to get carried away" = coşmak, aşka gelmek, büyük zevk ve heyecan yaşamak, kendini dağıtmak, kendinden geçmek... Örnek: He really got carried away last night at the party... Öte yandan, "to carry (= take) somebody away" ise (genellikle akıl hastanesine kapatmak üzere) bir kimseyi alıp götürmek, demektir... Tümcenin ikinci bölümü, "should be carried away" edilgen ifadesinden kısaltmadır.

*  *  *  *  *

 #  I was so poor growing up ... if I wasn't a boy ...I'd have nothing to play with. -- Rodney Dangerfield

 

Çocukken öylesine fakirdim ki, hani oğlan olmasam, hiç oyuncağım olmayacaktı...

 

(Evet, anladığınız anlamda!!)

*  *  *  *  *

 

 

 #  Organized crime in America takes in over forty billion dollars a year and spends very little on office supplies. -- Woody Allen

 

Amerika'da suç örgütleri yılda kırk milyar doların üstünde kazanç sağlıyorlar, ama kırtasiyeye hemen hiç para harcamıyorlar...

 

Kayıt dışı "ekonomi"...

*  *  *  *  *

 

   #  Lawyer's creed: A man is innocent until proven broke. -- Anonymous  

Avukatın temel ilkesi: Kişi, beş parasız kalıncaya değin masumdur... [Avukatlar, Amerikan halkının eleştirel şakalarında ençok takıldıkları meslek gruplarından biridir.]

until proven guilty = temel hukuk ilkesi olan, "... until proven guilty," 'den bozma... to be broke = beş parasız kalmış olmak, beş parasız olmak: I am broke; Are you broke?; He is broke; We are broke...

*  *  *  *  *

 #  Teamwork: A chance to blame someone else.  Ambrose Bierce, Devils Dictionary

 

Ekip Çalışması: Kabahati başkasına yüklemek için iyi bir fırsat...

 

to blame smb or sth (for sth) /BLEYM/ = (birşey için) bir kimseyi yada birşeyi suçlamak, kabahati ondan bilmek...

 

 #  I feel sorry for people who don't drink. When they wake up in the morning, that's as good as they're going to feel all day.  -- Frank Sinatra

 

İçki kullanmayan insanlara çok acıyorum... Bütün bir gün boyunca, sabah uyandıklarında hissettiklerinden daha iyi hissetmeyecekler kendilerini...

 

 #  For three days after death, hair and fingernails continue to grow but phone calls taper off. -- Johnny Carson

Ölümden sonra üç gün süreyle saç ve tırnaklar uzamağa devam eder; fakat telefonla arayanlar giderek azalır ve biter.

for three days after death = ölümden sonra üç gün süreyle... taper off = giderek azalarak, sonunda tümüyle kesilmek...

 #  Your stomach shouldn't be a waist basket. -- Anonymous

 

Abur cubur yemeyiniz; mideniz çöp sepeti olmasın...

 

AÇIKLAMA: çöp sepeti = WASTE basket... WAIST = bel, göbek çizgisi... Sözcük oyunu yapılıyor.

 

Brain cells come and brain cells go, but fat cells live forever. -- Anonymous

Beyin hücreleri gelir, beyin hücreleri gider. Ama yağ hücreleri sonsuza değin yaşar...

 

*  *  *  *  *

  Sir Winston Churchill'in Dediği Gibi 

I like pigs. Dogs look up to us. Cats look

 down on us. Pigs treat us as equals.

Ben, domuzları severim... Köpekler bizi gözlerinde büyütür; kediler aşağılar; domuzlar ise eşit davranıyorlar...

Lütfen Sorularınızı Esirgemeyiniz:

Doç. Dr. Yalçın İzbul

http://www.ingilizce-ders.com

BAŞA DÖNÜŞ
 

SÜPER BİR İNGİLİZCE EĞİTİM SETİ İÇİN TIKLAYINIZ

 

Tıklayınız: Ayrı Pencere Açılacaktır

 

SÜPER BİR İNGİLİZCE EĞİTİM SETİ İÇİN TIKLAYINIZ

 

Ünlü Sözler / Güzel Sözler / Famous Quotations

                   

 

SÜPER BİR İNGİLİZCE EĞİTİM SETİ İÇİN TIKLAYINIZ

 
 

bilmeceler

Ücretsiz İnternet Yayınlarımız

bilmeceler

 Practical English For Turks

pratik ingilizce

Ücretsiz Süper Web-Site

 İZBUL  TWITTER'da

   @guncelingilizce  

   @yalcinizbul_ENG  

 MİZAH-HİCİV:   Bir Kadınyiyenin Öğleden Sonrası

Çok Ayıp Şeyler !!!

 ANTROPOLOJİ & DİLBİLİM

 İnsanın Evrimi - Kültür - Dil

 BİLİMSEL MAKALELER

 ANTROPOLOJİ & DİLBİLİM

 Bilimsel Çeviriler

 ENTELLEKTÜEL GÜC İÇİN

 .NAH İNSANA ve ANASNİ HAN.

Öfke ve İsyan Sözleri [İnternet Versiyonu. 2007]

 TIKLAYINIZ !!  

FAMOUS QUOTATIONS

İNANILMAZ KAYNAK

 TIKLAYINIZ !!  

MİTOLOJİ-ETİMOLOJİ

 İngilizce'de Mitoloji Deyimleri

 ENTELLEKTÜEL GÜC İÇİN

POPÜLER-BİLİMSEL "UZAY & UZAYLILAR" SİTEMİZ

uzay

EVREN - UZAY - KURGUBİLİM

uzay

Türkçe Açıklamalı İngilizce Fıkralar

DÜNYANIN EN ÇOK OKUNAN FIKRALARI

TIKLAYINIZ

     KİŞİSEL SAYFALAR    

 
 

SÜPER BİR İNGİLİZCE EĞİTİM SETİ İÇİN TIKLAYINIZ

 

Ünlü Sözler / Güzel Sözler / Famous Quotations

                   

 

SÜPER BİR İNGİLİZCE EĞİTİM SETİ İÇİN TIKLAYINIZ