|

AŞK VE GÜZELLİK

ÜNLÜ SÖZLER / ÖZDEYİŞLER
FAMOUS QUOTATIONS
BÖLÜM -
09

INFAMOUS SAYINGS ON LOVE
AÇIKLAMA:
infamous
/İN-fımıs/ = İngilizce'de, "-in" önekinin (beklentinin tersine)
anlamı tersine çevirmediği az sayıdaki örnekten birisi = kötü
şöhretli, kötü, şaibeli... Diğer örnekler:
indifferent
= kayıtsız, ilgisiz...
genius
= deha...
ingenious
(in-CIN-yıs) = dahiyane, çok yaratıcı...
habitable = inhabitable
= içinde oturulabilir, yaşanabilir...
valuable
=
değerli...
invaluable
= benzersiz değerde, çok kıymetli... paha biçilemez...
Çeviri ve Notlar: Doç. Dr. Yalçın
İzbul
http://www.ingilizce-ders.com
|
 |
|
He
who is in love with himself has at least this advantage -- he won't
encounter many rivals. -- George C. Lichtenberg,
1742-1799, Alman fizikçi ve hiciv yazarı |
|
Kendine aşık kimselerin hiç olmazsa bir üstünlüğü var: Pek fazla
rakiple karşılaşmayacaklardır...
to
encounter
= meet, come
across, run into = karşılaşmak... "We encountered many a danger on the
way." (many a danger = many dangers)...
satire
/SÆ-tayr/
= hiciv...
satirical
/sı-Tİ-rikl/
= hicivsel...
* *
* * *
Love is the flower of life, and blossoms unexpectedly and without law,
and must be plucked where it is found, and enjoyed for the brief hour
of its duration. -- D.H.Lawrence
Hayatın
çiçeğidir aşk -- yasa tanımaz, açıverir beklemediğiniz bir anda...
Zaman yitirmeyin, alın koparın; çünkü çok kısa bir süre sizin
olabilecek.
to blossom
= çiçek açmak, bahar fışkırmak...
to pluck
= koparmak, "yolmak" (dikkat: bu fiil hoyrat bir nüans taşır)...
for the brief hour of its
duration
= yaşadığı
kısa süre içinde... "hour", burada, "zaman" anlamında...
duration
= süre...
| |
Love is also like a coconut which is good while it is fresh, but you
have to spit it out when the juice is gone, what’s left tastes bitter.
-- Bertolt Brecht |
 |
coconut
= hindistan cevizi...
to spit it out
= tükürmek ("out" burada bir pekiştirici, eylemin şiddetine işaret
ediyor; yoksa, gidip dışarda tükürün demek istemiyor)...
bitter
= "acı" (daha doğrusu "kekremsi")...
Sanırım biliyorsunuzdur: İngilizce ve Türkçe'nin tadlar
yelpazesi tam olarak örtüşmüyor. [bitter
chocolate
= şekersiz
çikolata;
bitter beer
= ah, olsa da içsek!] Bizim "acı" dediğimiz şey, onlarda
"hot"
olarak geçer = ağzımı yakıyor'dan aklınızda kalsın. "Sour" sözcüğü de,
şahane bir "ekşi" tad ile berbat bir "ekşimişlik" arasında ayrım
gözeten Türk damağı açısından daha çok ikincisini anlatıyor =
asidimsi, fermente olarak bozulmuş... Zaten "sour faced" de "ekşi
suratlı" demek...
If
you cannot inspire a woman with love of you, fill her above the brim
with love of herself; all that runs over will be yours. -- Charles
Caleb Colton
Breh... Breh...
Baktın pas vermiyo, bol gaz ver, tepeden tırnağa
kendine aşık olsun; kıyıdan kenardan taşan sevgisi de sana yönelir.
Love is the triumph of imagination over intelligence. -- Henry Louis
Mencken
Aşk, hayalgücünün zekaya karşı zaferidir....
Love: a temporary
insanity, curable by marriage. -- Ambrose Bierce
Aşk: Kalıcı olmayan bir
akıl hastalığı olup, tedavisi evliliktir.
Love takes off masks that we fear we cannot live without and know we
cannot live within. -- James Baldwin
[Nasılmış aşkın bize
çıkarttırttığı maskelerimiz? Hem bu maskelere saklanarak
yaşayamayacağımızı biliyormuşuz, hem de onlar olmadan
yaşayamayacağımızdan korkuyormuşuz. Walla, benim gibi düz düşünen
birisi için çok karışık bir mesele...]
* *
* * *
|
 |
|
All
our lives we search for someone to love, someone who makes us
complete. We choose partners and change partners. We dance to a song
of heartbreak and hope, all the while wondering if somewhere and
somehow there is someone searching for us. -- The Wonder Years |
|
a song of heartbreak
= kırık bir kalbin şarkısı... bir kırık kalp şarkısı...
a broken heart
= kırık bir kalb...
to break one's heart
= "bir kimsenin kalbini kırmak" İngilizce'de yalnızca aşki anlamda
kullanılır. Yani, Türkçe'deki, "Delikanlı, bak kalbini kırarım, haa!
Üzerim seni sonra" tehdidini bu deyimle çeviremezsiniz... all
the while
= bütün bu
süre boyunca...
* *
* * *
Like the measles, love is most dangerous when it comes late in life.
-- Lord Byron
Tıpkı kızamık
gibi, aşk da hayatta geç gelirse en tehlikeli olanıdır...
measles
(Mİ:-zıls) = kızamık... Ama, biliyorsunuz Byron Osmanlılara
karşı Yunan çetelerini örgütlerken, 36 yaşında humma'dan
öldü. Romantik şair işte, no'lcek!
Love built on beauty, soon as beauty, dies. -- John Donne (17. yy başı
İngiliz metafizik şairi)
Fiziki güzelliğe bağlanan sevda, tıpkı fiziki güzellik gibi, çabuk
biter...
Never sign a valentine with your own name. -- Charles Dickens
valentine
= Burada St. Valentine's Day [Sevgililer Günü] için sevgiliye
verilen armağan (kart?) kastediliyor... Açıkçası bu satırın Dickens'in
hangi romanında, hangi bağlamda geçtiğini bilmediğim için, öğüdün
nedenini de anlayabilmiş değilim. Ama güzel bir söz işte...
One
good thing about internet dating: you're guaranteed to click with
whomever you meet. -- Mungo
İnternet aracılığıyla randevulaşmanın en iyi yönü, bulaşacağınız kimse
ile "karşılıklı tıklaşmanın" garantili olması...
Bu
Mungo kimdir onu da bilmiyorum, ama buradaki sözcük oyunu çok da kötü
sayılmaz:
to click with
= uyuşmak, yani kafaların aynı tiktakta olması...
to click
= "mouse" u kullanmak için yapmak zorunda olduğumuz şey, tıklatmak...
internet dating
= internet aracılığıyla tanışıp buluşmak...

[Ayrı Pencere açılacaktır
-- Bu sayfayı kaybetmeyeceksiniz]

.LOVE'S
LABOUR'S LOST.
Signed: Yours
Sarcastically
sarcasm
/SA:-kazm/ veya /SA:-kæzm/ = alaya alma, ağız
eğme... sarcastic (sı:-KÆS-tik)...
Çeviri ve Notlar: Doç. Dr. Yalçın
İzbul
http://www.ingilizce-ders.com
I know
that somewhere in the Universe exists my perfect soul mate, but
looking for her is much more difficult than just staying at home and
ordering another pizza. -- Alf Whit
somewhere in the universe
= evrende bir yerlerde... Devrik tümceyi not ediniz: "On the table is
a book." örneği kullanılmış: "In X exists my Y"...
soul mate
= ruhumun eşi...
True
love is like ghosts, which everyone talks about but few have seen. --
Unknown
Gerçek aşk
hayaletler gibidir; hayaletlerden de herkes söz eder, ama gören çok az
kişi vardır...
everyone talks abnout / few have seen
(tekil/çoğul özellikler)...
Ayrıca, sizlere bir soru: "A few people"
mı daha çok kişi içerir, yoksa "few people" mı? "A little sugar" mı
daha çoktur, yoksa "little sugar" mı?... Yanıt:
few, little
= pek az, hemen hemen hiç yok...
A few, a little
= birkaç tane var, biraz var. Yani,
"I have few friends" = Neredeyse hiç arkadaşım yok...
Ama,
"I have a few friends" = Birkaç arkadaşım var...
(Hatta sesinize belli bir bükülüş verirseniz, mecazi olarak "pekçok
arkadaşım var" anlamına da gelecektir...)
Love is
an obsessive delusion that is cured by marriage. -- Dr. Karl Bowman
obsessive
/@b-se-siv/ = kafayı takmış, sabit fikir halinde...
delusion
/dil-YU:-jın/
= hayal, hülya, vehim, kuruntu, bir çeşit delilik...
illusion
= yanılsama,
yanlış görme, hayal görme...
disillusionment
/dizil-LYU-jınmınt/ = hayal kırıklığına
uğramak, hayallerini yitirmek, pembe gözlüklerin kırılması...
* *
* * *
|
 |
|
Love is
being stupid together.
-- Paul Valery
Love:
Two minds without a single thought.
-- Philip Barry |
|
* *
* * *
We've
got this gift of love, but love is like a precious plant. You can't
just accept it and leave it in the cupboard or just think it's going
to get on by itself. You've got to keep watering it. You've got to
really look after it and nurture it. -- John Lennon
gift of love
= aşk denilen armağan, tanrının lütfu...
precious plant
/PRE-şıs/
= değerli bitki...
cupboard
/KA-bırd/ -- lütfen "kapboord" diye okuyanları vurun -- sevaba
girersiniz...
Ve de, siz siz olun "cushion" sözcüğünü de "kaşın"
diye okumayın. Doğrusu /ku-şın/... Bir keresinde bizim oğlana
"kaşın" diye öğretmişler; düzelttim; ama hocası "kaşın" diye ısrar
etmiş. Mecbur kaldım ben de "O kendisi kaşınsın" diye haber
gönderdim!)...
get on by oneself
= kendi başının çaresine bakmak, kendi kendine yeterli olmak...
keep watering it
= sürekli su vermelisiniz...
to nurture
/NÖ:-çı/ = bakım vermek, beslemek, yetiştirmek...
Nature X
Nurture
karşıtlığına dikkat ediniz: Birinci kampta yer alan kimi kavramlar:
congenital,
by birth, genetic makeup...
İkinci kampta yer alan kimi
kavramlar:
acquired,
upbringing, education, environmental influences...
When the power of love overcomes the love of power the world will know
peace. -- Jimi Hendrix
(1942-1970) American Musician, Guitarist, Singer, Songwriter
power of love
= aşkın gücü...
love of
power
= iktidar sevdası
ve hırsı...
to overcome
= yenmek, galip gelmek... Our old Jimi wasn't just a pretty face, you know!..
= Biliyor musunuz, bizim Jimi'nin kafası da bayağı çalışıyordu...
Life's
greatest happiness is to be convinced we are loved. --Victor Hugo 1862
to be convinced
= 1. İkna edilmiş olmak; 2. Kesin inanıyor olmak...
Absence
diminishes small loves and increases great ones, as the wind blows out
the candle and fans the bonfire. --La Rochefoucald
Çözelim: "absence"
(kişinin yanımızda olmaması),
"diminish"
ediyormuş (azaltıyormuş) küçük aşkları... ve "increase"
ediyormuş (arttırıyormuş)" büyük aşkları... (as)
tıpkı rüzgarın "blow out"
ettiği (söndürdüğü gibi" "candle"
(bir mumu)... ve "fan"
(yelpazelediği "yel verdiği" gibi) "bonfire"
(büyük ateşe)...
Unutmayınız:
İngilizce çekimli bir dil değil... İngilizcede
sözcükler arası ilişkiler ardarda dizilişlerinden kaynaklanır... Çekim
ilişkilerinden filan değil. Eğer İngilizce bir tümceye, kuşbakışı topluca bakıp
değerlendireceğiniz bir grup sözcük diye bakarsanız, (Hele bazı komik
adamların kafasına uyup, TERSTEN gitmeğe filan kalkarsanız) yandınız.
İngilizcede her tümce, rulo halinde ardarda açıldıkça
anlaşılıp değerlendirilecek bir sözcükler dizilişidir... Tıpkı
kendilerinin de anladıkları yöntemle...
The
magic of the first love is the ignorance that it can never end. --
Disraeli
İlk aşkın büyüsü, onu hiç bitmeyecek sanmamızdadır...
* *
* * *
| |
All I really need is love, but a little chocolate now and then doesn't
hurt! -- Lucy Van Pelt
(in Peanuts, by Charles M. Schulz) |
|
 |
Aslında tek ihtiyacım olan şey, sevilmek; ama arasıra bir parça
çikolata da fena olmaz hani...
[now and then = arasıra]
[Yakınlarda kaybettiğimiz, bunca
yıl bizleri çizgi ve ince espirileri ile mutlu eden Charles M.
Schulz'un Toprağı Bol
Olsun!]

BEAUTY
or
BEAUTY

Beauty is Truth, -- Truth Beauty, -- that is all
Ye know on earth, and all ye need to know.
John Keats
(İngiliz Romantik Şair), "Ode On A Grecian Urn" başlıklı şiirinde
böyle diyor: "Güzellik Gerçekliktir; Gerçeklik de Güzellik"...
Şunu da söylemiştir: "I can never feel certain of any truth, but
from a clear perception of its beauty." "Bir şeyin gerçekliğinden
emin olmanın tek yolu, onun güzelliğini kuşkunun ötesinde
sezinleyebilmektir." (serbest çeviri) (Burada örneklenen kullanım
şeklinde, "but" sözcüğü, "dışında, haricinde" anlamı verir.)
The sense of beauty is a
tuning fork in the brain that hums when we stumble on something
beautiful. -- David Gelernter
tuning
fork
/ÇYU-niNG/= diapazon... (Şimdi, bu /ç/ sesi nereden çıktı
diyeceksiniz. Unutmayın /t/ sesi /y/ sesinden önce /ç/ leşir. "U"
ise /yu/ okunur...
to hum
= kendi kendine
mırıldanarak şarkı söylemek...
to stumble
= ayağı takılmak...
to stumble on sth
=
Burada "rastlamak" anlamında...
There is to my mind no doubt
that the concept of beautiful had its roots in sexual excitation and
that its original meaning was sexually stimulating.
Sigmund Freud
had its roots in
=
köklerini almıştır...
sexual excitation
=
cinsel uyarılma/heyecan...
sexually
stimulating
=
cinsel açıdan uyarıcı...
Hey gidi Dr. Freud;
kafayı
takmış bir kere...
|
 |
|
Beauty is in the eye of the
beholder.
--
Aesop
Gönül
kimi severse, güzel odur...
|
|
to behold
=
görmek...
Beauty is not in the face;
Beauty is a light in the heart. --
Kahlil Gibran
Güzelliği dış görünüşte aramayın; Güzellik, kalbdeki
bir ışıktır...
[Merak ettim, baktım: Google'da 40,200 "Kahlil" Gibran; 16,800
"Khalil" Gibran var...
What's in a name? That which we call a rose / By any other name
would smell as sweet . . ." William Shakespeare
Romeo and Juliet, Act 2 Scene 1, lines 85-86.
The ideal of beauty is
simplicity and tranquility. -- Johann Wolfgang von Goethe
simplicity
= yalınlık, sadelik...
tranquility
= sükunet, ruh ve gönül huzuru... "Trankilizan" sınıfı
ilaçlar işte bu umutla "tranquilisers"...
The chief forms of beauty
are order and symmetry and definiteness, which the mathematical
sciences demonstrate in a special degree. -- Aristotle (Aristo)
Düzen, bakışımlılık, kesinlik (tamamlanmışlık?,
bütünlük?)...
When I'm working on a
problem, I never think about beauty. I think only how to solve the
problem. But when I have finished, if the solution is not beautiful,
I know it is wrong. -- R. Buckminster Fuller
Eğer çözüm güzel değilse, biliniz ki yanlıştır...
The ideals that have lighted
my way and time after time have given me new courage to face life
cheerfully, have been Kindness, Beauty, and Truth. --
Albert Einstein
that have lighted my way
=
yolumu aydınlatan...
time after time
=
defalarca...
İyi yüreklilik, güzellik, gerçeklik...
It was an exquisite day. It
was one of those days so clear, so still, so silent, you almost feel
the earth itself has stopped in astonishment at its own beauty.
-- Katherine Mansfield
Öylesi berrak, durgun, sessiz bir gün... Sanırdınız,
yeryüzü kendi güzelliğine şaşırmış, bakakalmış...
exquisite
/EKZ-kuizit/
=
fevkalade zarif...

Talihsiz Anne Frank'ın Dediği
Gibi

"Think
of all the beauty still left around you and be happy."
Ben kendi adıma (şimdi
bize "Avrupa" dersi vermeğe kalkışan) Alman Nazi'lerini -- bu küçük
kızın güzel umutlarını ayaklar altına alıp yok ettikleri için hiçbir
zaman affetmedim. Küçük kızın bu inanılmaz büyük yürekliliğini,
bugün de Almanya gettolarında yitip gitmekte olan Ayşe'lere
adıyorum...

BEAUTY
or
BEAUTY
HUMOROUS QUOTATIONS
| |
Even I don't wake up looking
like
Cindy Crawford.
-- Cindy Crawford |
|
 |
"Ben bile
yataktan kalktığımda Cindy'e benzemiyorum," diyor Cindy Bebek...
Doğru walla!
Ben de artık kendime benzetemiyorum aynadaki adamı...
* *
* * *
I used to go around looking
as frumpy as possible because it was inconceivable you could be
attractive as well as be smart. It wasn't until I started being
myself, the way I like to turn out to meet people, which I started
to get any work. -- Catherine Zeta-Jones
I used to go
around... etc
=
Eskiden
ortalıkta elimden geldiğince pejmürde dolanırdım...
because it was... etc
= Çünkü zeki bir kadının aynı zamanda fizik olarak da çekici olması
düşünülemezdi...
It wasn't until... etc
= Nezaman ki kendim olmağa başladım...
the way I like to... etc
=
yani
insanlarla bir arada olduğum zaman olmak istediğim halimle...
I started to
get any work
= Bana iş vermeğe başladılar...
All God's children are not
beautiful. Most of God's children are, in fact, barely presentable.
-- Fran Lebowitz
barely = ucu ucuna,
kılpayı...
presentable
= insan içine çıkabilir, kabul edilebilir kılık kıyafet veya
nitelikte ("takdim edilebilir" kavramından)...
Always tell her she is
beautiful, especially if she is not. -- Robert Heinlein
There you are! Some good advice for you... By the
way, have you read Heinlein's novels and short stories? If you
haven't, do so -- without further delay... In fact, he well deserves
to be called "the dean of science fiction writers" -- and, as you
know, I have a very soft spot for sci-fi...
Değerli
Okuyucular; bunları tabii gevezelik olsun diye yazmıyorum. Lütfen bu
tür açıklamalarda kullandığım kalıplardan bilmediklerinizi /
beğendiklerinizi bir kenara not ediniz ve kendinize malediniz.
There's a difference between
beauty and charm. A beautiful woman is one I notice. A charming
woman is one who notices me. -- John Erskine
charming = Hernekadar
sözlük anlamı "büyüleyici" ise de, genel kullanımdaki anlamı = hoş,
sevimli...
* * * * *
| |
Beauty comes in all
sizes -- not just size five.
-- Roseanne Barr
Güzellik 90-60-90
tek beden halinde değildir...
( = Gönül
kimi severse güzel odur !! ) |
|

Hadi canım
sen de !! |
|
It comes in all
sizes.
= (Özellikle giyim dalında olmak üzere, bir piyasa terimi) Değişik
boy ve bedenlerde imal edilmektedir, piyasada bulunmaktadır...
* * * * *
THE REALISTS /
GERÇEKÇİLER...
Beauty is how you feel
inside, and it reflects in your eyes. It is not something physical.
-- Sophia Loren
Diyordu, ama; Gina Lollobrigida dünya güzeli bir
dolgun dilberdi; Sophia Loren fırtınası ise halâ unutulmadı...
Beauty, like truth, is
relative to the time when one lives and to the individual who can
grasp it. The expression of beauty is in direct ratio to the power
of conception the artist has acquired. --
Gustave Courbet
to grasp = anlamak,
kavramak... in direct ratio
= doğru orantılı...
conception = kavrama, kavramlaştırma...
to acquire =
kazanmak, edinmek...
Ne Demişti,
Roy Campbell?!

Translations, like wives, are seldom
faithful -- if they are in the least attractive !!
Çeviri güzelse,
birazcık kaçamak yapmasına hiç aldırmayız da -- güzel hanımların
kaçamaklarına neden katlanamayız ki acaba !!...

Lütfen
Sorularınızı Esirgemeyiniz:
Doç. Dr. Yalçın İzbul
http://www.ingilizce-ders.com

|