|
UZAY & UZAYLILAR KURGUBİLİM ÜSTÜNE -- IV
Fakat bu tuhaf eksiklik, kurgubilimcileri olduğu kadar, gelecek bilimcileri de bu konularda düşünmekten, varsayımlar geliştirmekten alıkoymuyor. Ortaya atılan bellibaşlı varsayımları gözden geçirelim:
Evrende Dünyamızın jeo-biyoloji tarihini şu yada bu biçimde yaşamış dünyaların olası sayısına dayandırılan bir mantık çıkarsaması yapabilir, ve çok kalabalık bir evrende yaşıyor olduğumuz sonucuna varabiliriz. Ne var ki, yaşamın oluşumu için ideal koşullar defalarca yinelenmiş olsa bile, gerçekleşmesi şeklindeki tek örneğin Samanyolu gökadasında, Güneş sisteminde, Dünya gezegeninde görülmüş olduğu tezi istatistiksel açıdan geçerliğini korumaktadır. Çünkü, istatistiğe dayalı hesaplamalara girişebilmek için, elimizde en az iki örnek bulunması gerekir. Varlığı kanıtlanmadıkça, uzayda başka uygarlıkların bulunabileceği görüşü bir zihin jimnastiği örneği olmaktan, hatta daha kötüsü bir duygusal özlem sayılmaktan öteye gidemez. Bir yalnızlık şarkısı gibi birşey...
Evrim süreçlerini oldukça yeterli düzeyde anlayabildiğimizi ve açıklayabildiğimizi söyleyebiliriz. Ama, yeryüzünde yaşamın başlangıç dönemine ilişkin olarak aynı güvenilirlik derecesinde belirlemelerden yoksun olduğumuzu kabul etmek zorundayız. Biyolojik yaşamın başlangıcı, "uygun" ham malzemenin, "gerekli" koşullar altında, "yeterli" bir süre birarada bulunması sonucu ortaya çıkan bir kimyasal tepkime olarak düşünülüyor. Yeryüzünde biyolojik yaşamın ham maddeleri olan amino asitler ve öteki karmaşık organik malzemeyi bugün laboratuar koşullarında bile elde etmek olanağına sahibiz. Bunların, ilk organizmaların oluştuğu dönem olarak kabul edilen, günümüzden dört milyar yıl önceleri de doğada yeterli miktarda bulunduğu düşünülebilir... Yine de itiraf edelim ki, yeryüzündeki ilk bakteri yada alglerin nasıl oluştuğu sorusuna, daha sonraları karmaşık canlıların evrimine ilişkin süreçler ölçüsünde güvenilir yanıtlar veremiyoruz. Bunun içindir ki, evrende yaşamın tek bir yerde ve bütünüyle rastlantısal etmenlerle ortaya çıkmış olduğu görüşüne karşı, evrende en az bir örneğe daha ihtiyacımız var. Yeryüzünde yaşamın, "doğal" bir gelişme sonucu değil, tanrısal bir gücün istenciyle yaratılmış olduğu yolundaki bir inanç ise bilimsel bir tartışmaya konu edilemez. Bilimin, bugün için, üzerinde fikir yürütemeyeceği tek alan, Evren'in -- herşeyin başlangıcında -- nasıl bir istenç tarafından, ne amaçla ve "neyin içinde" var edilmiş olduğu sorusu ile sınırlıdır.
Diyelim ki Samanyolu gökadamızın bu yakın bölgesinde, Dünyamızdan kaynaklanan yayınları kaydedebilecek ve yönünü belirleyebilecek teknolojiye sahip uzay uygarlıkları var.(03) Belki de "cevabî mesajları" henüz aradaki uzaklığı tüketerek bize ulaşabilmiş değil. Yada belki bize öteden beri yöneltmekte oldukları mesajlar, tanıyabileceğimiz bir nitelik, farkedebileceğimiz bir kimlik taşımıyor. Herşeye karşın, küçümsenmeyecek sayıda bilim adamı radyoteleskoplarını göklere çevirmiş, böyle mesajlar almak ve çözmek uğraşını sürdürüyor. Özellikle Sovyet bilim çevrelerinden arada bir bu konulara ilişkin şaşırtıcı iddialar işitiliyor.
Böyle bir durumda tek umudumuz, gönderilen işaretlerin iki farklı biyo-psikolojik algılama düzenine dönüştürülebilmesi için, bilim ve teknoloji olanaklarının bir yerde kesişmesinden öteye gitmiyor... Nitekim, bilimin nesnelleştirilmesi çabaları da -- temelde -- yöntem ve yorumlann insanın biyo-psikolojik kalıplarından kurtarılması gereğine yöneliktir.
Fakat bu, dayandığı temellere ters düşen bir varsayım olsa gerek. İleri bir uygarlığın, gökadayı yeterince keşfetmeye çalışmaması, yerimizi belirlediğinde ise bizi farketmemesi için geçerli bir neden olmasa gerek. İnsanoğlu, uzayın öteki uygarlıkları açısından, artık görmezden gelinebilecek bir yaşam ve uygarlık gücü olmaktan hızla çıkmak yolunda... Atom gücünü, lazer ışınlarını, görelilik kuramını geliştirmiş, gezegenler arası yolculuğun kapılarını zorlamakta olan bu ırkın, ergeç yıldızlar arası yolculuk ve belki de rekabet olanaklarına da adaylığını koyacağı apaçık ortadadır.
Diyelim ki Güneş sisteminde ilgi duydukları ham maddeleri yada bize ilişkin bilgileri, kendilerini açığa vurmadan kolayca elde etmek olanağına sahipler... Şunu da unutmayalım: Sıradan bir gökadada, sıradan bir güneş sisteminde, sıradan bir gezegen üzerinde yaşamakta olan bizler, kendimiz de çok sıradan bir ırk olabiliriz. Eğer uzaylılar bizi gerçekten kayda değer bulmuyorlarsa, Darwinci devrimin etkileri henüz soğumadan, aşırı duyarlı egomuzu yeni bir şok dalgasına daha hazırlamamız gerekecek demektir.
Bu tezin, literatürde çeşitli örneklerine rastlamak olanaklı. Bu tür bir yaklaşıma yaygın biçimde yakıştırılan başlık ise, "Hayvanat Bahçesi Varsayımı" (Ball, 1973)...
Fazlaca paranoid eğiliminden dolayı, rağbet edilmemesi daha hayırlı olacak bir bakış açısı... Hem zaten gerçek bundan öteye gitmiyorsa,(04) yapabileceğimiz fazla birşey yok demektir!...
Belki de bütün bir gökada bir Pax Romana yasası, yada kılıcı altında yaşıyordur... Doğaldır ki, tüm bunların ötesinda, gökadalar arası temaslar, bağlaşımlar, rekabetler sözkonusu olabilir... Güneş sistemi, böyle birkaç antant grubu arasındaki tarafsız, yada tampon bölge sayılıyor olabilir...
Görelilik kuramı ile geliştirilen zaman/uzam anlayışımız, uzayın küresel geometrisi, tardiyon ve takiyon evrenlerine ilişkin kavramlaştırmalar, yada göklerdeki kara deliklerden ilham alarak yaptığımız yolculuk plânlarına karşın, belki de yıldızlar arası yolculuk en ileri teknolojilerin bile sonsuza değin gerçekleştiremeyecekleri yada en azından yoğun trafik biçiminde gerçekleştiremeyecekleri bir sorun alanı olabilir... Böyle bir durumda, belki bir gün çok kalabalık bir evrende yaşamakta olduğumuz doğrulamak olanağını bulur, fakat sonsuza değin birbirimizle uzaktan selâmlaşmak zorunda kalabiliriz... ------------------------------------ (03) Keyfî bir sınır olarak seçilen, Güneş sisteminin onaltı ışıkyılı yarıçaplı çevresi içinde ellibeş kadar yıldız bulunmaktadır. Bunların arasında irilik, parlaklık, yüzey ısısı (renk) bakımlarından büyük farklılıklar vardır. Bu ellibeş yıldızın yansından fazlası ikili ya da üçlü gruplar durumundadır. Bu tip grupların bir gezegen sistemine sahip olmaları olasılığının düşünülmediğine daha önce değinmiştik. (04) Kurt Vonnegut'un The Sirens of Titan'da simgesel düzeyde savunduğu gibi, belki de, biteviye sürüp gidecek bir "Rapatap tapatap tapatap / Rapatap tapatap tapatap" temposuyla, başkalarının isteklerine göre uygun-adım yürüyoruz...
|
Kurgubilim Öyküleri -- Evren & Uzay -- Uzay Görüntüleri -- Başka Dünyalar -- Uzaylı Resim ve Grafikleri !! -- Karikatür -- Midi -- Roswell -- Alan 51 & 52 -- Dost Siteler -- Bilimsel Uzay Siteleri -- Ücretsiz İnternet Yayınlarımız --
Pratik İngilizce Ücretsiz Dergi