Bu benim yaşam öykümden bir kesitmiş... Yer yer gerçek, yer yer sanalmış gibi geliyor bana...Walla, belleğine ve dürüstlüğüne çok güvendiğim Yalçın İzbul adlı kişi tanıklık etmese, başka birinin benim kimliğime büründüğüne inanabilirim...

 

YALÇIN İZBUL

KAYITDIŞI YAŞAM ÖYKÜSÜ

 

Kendisi bugün (15 Mart 2004 Pazartesi) hala hayatta idi... Sabahın erken saatlerinde  bu sayfayı ziyaret ederek gözden geçirdi. Herzamanki gibi, akşamdan kalma idi...

 

 

 

Ne de olsa, başkalarına anlatılan bir yaşam öyküsünde, aşırı içtenlikli olmak zorunda değil insan...

 

 

Hikâyenin başında yaşantımızı kimlerle, kimlerle paylaşmıyorduk ki?

 

Düşmez kalkmaz siyaset güneşimiz Süleyman Bey... Sanal sosyalist Bülent Bey ve muhterem refikaları... Sam Amca'mın dahiyane "Yeşil Hilal" planını Türkiye'de tedvire memur, baklava kızartma ustası Necmeddin Bey... Kısa bir süre sonra üniversitelere buldozerle dalacak olan Büyük Dülger...

 

Ortalık Peter Pan, Robin Hood, Spartaküs, Zagor, Tom Miks, İsa, Musa ve Muhammed kaynıyordu...

 

Romantik liderler... Klâsik liderler... Romans gidiyor, tik kalıyor; klâs gidiyor, *ik kalıyordu...

 

Herbirisi, kimilerinin ilk gözağrısı, ardından cümlemizin başağrısı... Bitmez tükenmez bir kakafoninin büyük maestroları...

 

Neler yaşadık, neler... Gün geldi, tarihsel bir yanılmayla ortaklıklara girdik. Gün geldi, şahlanan milli duygularımızla koalisyonlar kurduk. Albaylar cuntası Kıbrıs'ta bir coup d'etat tezgahladı. Biz de, elimiz mecbur, Barış Harekatını düzenledik. Tam Grek kardeşlerimizle işi aramızda kotaracakken, Sam Amcam selamı sabahı kesti.

 

Derken, OPEC olmadık zamlar yaptı. Sanırım asıl hedef Japonya idi (aslında onları da hiç sevmezdim ya, faşist ruhlu küçük sarı yaratıklar), ama uluslararası ticaret açığı, sonunda, muasır devletler düzeyine ulaşma çabasındaki Üçüncü Dünya Ülkelerine fatura edildi. Tıpkı bugünkü gibi...

 

Herzamanki kökü-dışarda mihrakların bizi sürüklediği o unutulası dönemde önce enflasyonla tanışmıştık. Sonra, kuyruklar oluşmuştu. Geçimler bozulunca toplumsal bilinç uyanmıştı. Uyanır uyanmaz, sağa sola yalpalamağa başlamıştı. Önce sokak, sonra devlet terörü dönemine girmiştik.

 

Herneyse... Bendeniz hikayenin başlangıcında Hacettepe'deki cimcime mesai arkadaşlarım, öğrencilerim, sevgililerim, aralarından evlendiklerim, meyhanecim, evsahibeciğim, kitapçım-kırtasiyecim, mahalle bakkalcım, oto tamircim, ayakkabı onarımcım... Yuvarlanıp gidiyorduk.


Kaldı ki, 1960'lann "swinging" İngiltere'sinde üniversite yaşantısı ve bunu izleyen hippi ihtisas dönemimden sonra sevgili ülkeme dönmüş, vatani hizmetimi daha yeni tamamlamıştım... (Ne ben, nede bilmemkaçıncı topçu taburu bir daha eski halimize dönemedik...)

 

Kaderimizde daha nice müstesna vatan evlatları ile tanışmak varmış...


Sayın yedinci cumhurbaşkanınız Kenan Evren... Uluslararası Atatürk Barış Ödülü sahibi... (Şimdilerde kendini resme vermiş; bence dünya sanatında Renoir'in bıraktığı büyük boşluğu doldurucak...)

 

Sonra, Sayın sekizinci cumhurbaşkanımız Turgut Özal... Türkiye'nin Erhard'ı, De Bakey'in milletimize armağanı; günahlarını sevaplarıyla dengelemesini bilen sevimli adam... (Hernedense bugünlerde Maliye bakanımız Kemal Unakıtan Beyi ona çok benzetiyorum, ama günahlar fazla ağır basmağa başladı...)

 

Sonra, Sayın Çiller... Tarihte en saygın Türk hatunlarından biri olma fırsatını elinin tersiyle iterek, Pelister Çiftliği ile yetinen tokgözlülüğü unutmak mümkün mü?

 

İşte bütün bu müstesna vatan evlatlarıyla henüz daha tanışmamıştık.

 

Yaşantımız ne denli yavanmış...

 

1982 Anayasası sonrası dönemde, sayın YÖK üniversite senatoları sayın Evren'e "HUKUK", sayın Özal'a "EĞİTİM" ve "SAĞLIK" alanındaki büyük hizmetlerinden dolayı fahri doktora payesi vermekle, hiç kuşkusuz, milletimizin içtenlikli duygularına vasıta oldular.


Aslında cimri ve kararsız davrandılar... Doğrudan profesörlük bile milletçe borcumuzu ödeyemezdi... Halbuki profesörlükler o sırada ulufe kabilinden herkese sebil dağıltılıyordu...

 

YÖK sonrası üniversite senatolarının bu tür kararsız davranışlarına bendeniz ayak uyduramadım...

 

Örneğin, Hacettepe'de 12 Eylül öncesi sola açık olduğu izlenimini veren Büyük Dülger tarafından kurulmuş olan Sosyal Çalışma ve bizim Sosyal Antropoloji Bölümleri "lâv" edilince olanları anlatayım:

 

Zaman değişmiş, "sosyal" sözcüğü "sosyalist çalışma" ve "sosyalist antropoloji" anlamına anlaşılır olmuştu. Bir gayret, sosyalist fizik, komünist kimya, anarşist matematik kavramları da sıkıyönetim yasakları arasına alınabilirdi...

 

Kaldı ki bendeniz "solcu" bile değildim. Tam tersine, "nasyonel sosyalist" bakış açımla, zımba gibi bir "sağcı" bile sayılabilirdim...

 

Madem o derece merak ettiniz, siyasal görüşümü de açıklayayım: Olmazsa olmaz ilkem, "Muhalefet-i ebed müddet" tir... İktidarlar gelir, iktidarlar gider; ben herdaim muhalefetteyim...

 

Herneyse, 15 ay kadar "müstahdem" kadrosundan maaş aldıktan sonra, Bölümün serlevhasından o kaka sözcük çıkarıldı; bize de bundan böyle Afrika'nın ilkel kavimlerini inceleme izni verildi... Ama, sözümona-uygar yamyamları görmezden gelmek zorundaydık...

 

Bir aralık gündüzleri üniversitede doçentlik filan yaparken, geceleri de korsan taksicilik yaparak hayatımı kazanıyordum. Daha başka şeyler de... Kalender meşreptim. Açıklarsam, o zamanın, şimdi emekli olup köşesine çekilmiş kolluk kuvvetleri mensuplarına ayıp olur. Ama, çoklu yaşamak güzeldi doğrusu... Halâ da öyle...

 

Gelecekte günün birisinde büyük bir yazar, yada büyük bir ressam, yada büyük bir müzisyen, yada büyük bir heykeltraş, yada büyük bir futbolcu, yada büyük bir pilot, yada büyük bir casus, işadamı, haydut, siyasetçi, vb vb olamayabileceğimi otuzbeşinden sonra anlayınca, artık daha fazla zaman yitirmeksizin, soluk soluğa çalışmağa başladım.

 

Bilimselliği sürdürme çabası, evrim dersleri, karşı tezleri savunanlarla özlü sözlü fikir tartışmaları, meyhaneler, doçentlik, dostluklar, sevdalar, çılgınlıklar, onunla çatış, bununla çatış, gitarımı sattım, sazımı kırdım, doludizgin bir koşu, curcuna...

 

Sonunda kaçtım...

 

Büyük Dülger'in, gözüne giren kişilere "Gel seni profesör yapayım" dediği, "üniversite" lerin mısır patlatır gibi peşpeşe kurulduğu günlerdeydik. Dekanlığa paraşütle atanan bir tanıdığımdan, "Yav, ne uğraşıyosun; Türkiye'de bilim yok, filim vardır" sözünü de işitince, bende filim koptu.

 

Evet... Sonunda kaçtım. İzmir, Mordoğan... Sandalda üç kişiyiz. Beethoven, Sibelyüs, ve bendeniz... Kimseyi aradığım filan da yok. Çipura da yavrum çipura.

 

Uzun sözün kısası, kürsümde oturup kuzu kuzucuk "sosyal" bilim yapacağıma, şimdi balıkçı kahvelerinde sürtüyor olmam çok doğal...

 

Öyle mutlu, öyle mutluyum ki, bilimsiz üniversitenin yaratıcısı Büyük Dülger'in yedi ceddine hayır dua ediyorum, diyorum da kimseyi inandıramıyorum. Oh, be! Dünya varmış...

 

"Hoca, entellektüellerin yurda borcu" filan diyorlar... Bense çoğunluk Doğa'ya takılıyorum...

 

Peki, bütün bunları neden yazdım? Hiç... egzibişinizm işte.

 

Buraya kadar olan bölümleri, 1992'de yayınlanan NAH İNSANA VE ANASNİ HAN adlı kitabımın önsözünden süzerek aldım. O günden bugüne tabii bi-sürü bişeyler daha oldu. Fırsat buldukça eklerim.

 

O günden bugüne daha ne mucize iktidarlar geldi geçti ülkeden... Dümende ehil elleriyle nice kaptanlar, dümensuyundaki kadrolarıyla hepsi birer nefer gibi çalışageldiler -- Çalan çırptı, kapan kaçtı...

 

Şimdilerde kaderimiz IMF yöneticilerinin iki dudağının arasında...

 

Lloyd George, İsmet Paşa'ya Lozan'da, "istediğiniz kadar istiklal, bağımsızlık diye direnin; sonunda gelip bize avuç açacaksınız" demiş... Meğer eninde sonunda iktidarı ele geçireceğine inandığı şimdiki ve son elli yılımızın kadrolarına güveniyormuş.

 

Geldiğimiz noktada, devlet-sermaye-medya üçlüsü semirdikçe semiriyor... Ulusça da ruhumuz ve ahlakımız yerlerde sürünüyor...

 

Mevcut iktidar mı?... Hangisi?... Zahirî olanı mı, Hâkikî olanı mı?... Herşeyi tersten okumağa programlanmış olanlar, Büyük Plan'da kendilerine düşen görevleri kuzu kuzu yerine getiriyorlar. Sanıyorum, Sonbahar'da takkeler düşmeğe, keller fodullar meydanlarda teşhir edilmeğe başlanacak...