Hikâyenin başında yaşantımızı
kimlerle, kimlerle paylaşmıyorduk ki?
Düşmez kalkmaz siyaset güneşimiz
Süleyman Bey... Sanal sosyalist Bülent Bey ve muhterem refikaları... Sam Amca'mın dahiyane "Yeşil
Hilal" planını Türkiye'de tedvire memur, baklava kızartma ustası Necmeddin
Bey... Kısa bir süre sonra üniversitelere buldozerle dalacak olan Büyük Dülger...
Ortalık Peter Pan, Robin Hood,
Spartaküs, Zagor, Tom Miks, İsa, Musa ve Muhammed kaynıyordu...
Romantik liderler... Klâsik
liderler... Romans gidiyor, tik kalıyor; klâs gidiyor, *ik kalıyordu...
Herbirisi, kimilerinin ilk gözağrısı, ardından
cümlemizin başağrısı... Bitmez tükenmez bir kakafoninin büyük
maestroları...
Neler yaşadık, neler... Gün geldi,
tarihsel bir yanılmayla ortaklıklara girdik. Gün geldi, şahlanan milli
duygularımızla koalisyonlar kurduk. Albaylar cuntası Kıbrıs'ta bir coup d'etat
tezgahladı. Biz de, elimiz mecbur, Barış Harekatını düzenledik. Tam Grek
kardeşlerimizle işi aramızda kotaracakken, Sam Amcam selamı sabahı kesti.
Derken, OPEC olmadık zamlar yaptı.
Sanırım asıl hedef Japonya idi (aslında onları da hiç sevmezdim ya,
faşist ruhlu küçük sarı yaratıklar), ama uluslararası ticaret açığı, sonunda,
muasır devletler düzeyine ulaşma çabasındaki Üçüncü Dünya Ülkelerine fatura
edildi. Tıpkı bugünkü gibi...
Herzamanki kökü-dışarda mihrakların bizi
sürüklediği o
unutulası dönemde önce enflasyonla tanışmıştık. Sonra,
kuyruklar oluşmuştu. Geçimler bozulunca toplumsal bilinç uyanmıştı. Uyanır uyanmaz,
sağa sola yalpalamağa başlamıştı. Önce sokak, sonra devlet terörü
dönemine girmiştik.
Herneyse... Bendeniz hikayenin başlangıcında Hacettepe'deki
cimcime mesai arkadaşlarım, öğrencilerim, sevgililerim, aralarından
evlendiklerim, meyhanecim, evsahibeciğim, kitapçım-kırtasiyecim, mahalle
bakkalcım, oto tamircim,
ayakkabı onarımcım... Yuvarlanıp
gidiyorduk.
Kaldı ki, 1960'lann "swinging" İngiltere'sinde üniversite yaşantısı ve bunu
izleyen hippi ihtisas dönemimden sonra sevgili ülkeme dönmüş,
vatani hizmetimi daha yeni tamamlamıştım... (Ne ben, nede bilmemkaçıncı topçu
taburu bir daha
eski halimize dönemedik...)
Kaderimizde daha nice müstesna vatan
evlatları ile tanışmak varmış...
Sayın yedinci cumhurbaşkanınız Kenan Evren... Uluslararası Atatürk Barış Ödülü
sahibi... (Şimdilerde kendini resme vermiş; bence dünya sanatında Renoir'in bıraktığı
büyük boşluğu
doldurucak...)
Sonra, Sayın sekizinci cumhurbaşkanımız
Turgut Özal... Türkiye'nin Erhard'ı, De Bakey'in milletimize armağanı;
günahlarını sevaplarıyla dengelemesini bilen sevimli adam... (Hernedense
bugünlerde Maliye bakanımız Kemal Unakıtan Beyi ona çok benzetiyorum, ama
günahlar fazla ağır basmağa başladı...)
Sonra, Sayın Çiller... Tarihte en
saygın Türk hatunlarından biri olma fırsatını elinin tersiyle iterek, Pelister
Çiftliği ile yetinen tokgözlülüğü unutmak mümkün mü?
İşte bütün bu müstesna vatan
evlatlarıyla henüz daha tanışmamıştık.
Yaşantımız ne denli yavanmış...
1982 Anayasası sonrası dönemde, sayın YÖK üniversite senatoları sayın
Evren'e "HUKUK", sayın Özal'a "EĞİTİM" ve "SAĞLIK" alanındaki büyük hizmetlerinden
dolayı fahri doktora payesi vermekle, hiç kuşkusuz, milletimizin içtenlikli
duygularına vasıta oldular.
Aslında cimri ve kararsız davrandılar... Doğrudan profesörlük bile milletçe
borcumuzu ödeyemezdi... Halbuki profesörlükler o sırada ulufe kabilinden herkese
sebil dağıltılıyordu...
YÖK sonrası üniversite senatolarının bu tür kararsız davranışlarına
bendeniz ayak uyduramadım...
Örneğin, Hacettepe'de 12 Eylül
öncesi sola açık olduğu izlenimini veren Büyük Dülger tarafından kurulmuş
olan Sosyal Çalışma ve bizim Sosyal Antropoloji Bölümleri "lâv" edilince
olanları anlatayım:
Zaman değişmiş, "sosyal" sözcüğü
"sosyalist çalışma" ve "sosyalist antropoloji" anlamına anlaşılır olmuştu. Bir
gayret, sosyalist fizik, komünist kimya, anarşist matematik kavramları da
sıkıyönetim yasakları arasına alınabilirdi...
Kaldı ki bendeniz "solcu" bile
değildim. Tam tersine, "nasyonel sosyalist" bakış açımla, zımba gibi bir "sağcı"
bile sayılabilirdim...
Madem o derece merak ettiniz,
siyasal görüşümü de açıklayayım: Olmazsa olmaz ilkem, "Muhalefet-i ebed müddet"
tir... İktidarlar gelir, iktidarlar gider; ben herdaim muhalefetteyim...
Herneyse, 15 ay kadar "müstahdem"
kadrosundan maaş aldıktan sonra, Bölümün serlevhasından o kaka sözcük çıkarıldı;
bize de bundan böyle Afrika'nın ilkel kavimlerini inceleme izni verildi... Ama,
sözümona-uygar yamyamları görmezden gelmek zorundaydık...
Bir
aralık gündüzleri üniversitede doçentlik filan yaparken, geceleri de korsan
taksicilik yaparak hayatımı kazanıyordum. Daha başka şeyler de... Kalender
meşreptim. Açıklarsam, o zamanın, şimdi emekli olup köşesine çekilmiş kolluk
kuvvetleri mensuplarına ayıp olur. Ama, çoklu yaşamak güzeldi doğrusu... Halâ
da öyle...
Gelecekte günün birisinde büyük bir yazar, yada büyük bir ressam, yada büyük bir
müzisyen, yada büyük bir heykeltraş, yada büyük bir futbolcu, yada büyük bir
pilot, yada büyük bir casus, işadamı, haydut, siyasetçi, vb vb olamayabileceğimi
otuzbeşinden sonra anlayınca, artık daha fazla zaman yitirmeksizin, soluk soluğa
çalışmağa başladım.
Bilimselliği sürdürme çabası, evrim dersleri, karşı tezleri savunanlarla özlü
sözlü fikir tartışmaları, meyhaneler, doçentlik, dostluklar, sevdalar,
çılgınlıklar, onunla çatış, bununla çatış, gitarımı sattım, sazımı kırdım,
doludizgin bir koşu, curcuna...
Sonunda kaçtım...
Büyük Dülger'in, gözüne giren
kişilere "Gel seni profesör yapayım" dediği, "üniversite" lerin mısır patlatır
gibi peşpeşe kurulduğu günlerdeydik. Dekanlığa paraşütle atanan bir tanıdığımdan, "Yav,
ne uğraşıyosun; Türkiye'de bilim yok, filim vardır" sözünü de işitince, bende
filim koptu.
Evet... Sonunda kaçtım. İzmir, Mordoğan...
Sandalda üç kişiyiz. Beethoven, Sibelyüs, ve bendeniz... Kimseyi aradığım
filan da yok. Çipura da yavrum çipura.
Uzun sözün kısası,
kürsümde oturup kuzu kuzucuk "sosyal" bilim yapacağıma, şimdi balıkçı
kahvelerinde sürtüyor olmam çok doğal...
Öyle mutlu, öyle mutluyum ki, bilimsiz
üniversitenin yaratıcısı
Büyük Dülger'in yedi ceddine hayır dua ediyorum, diyorum da kimseyi
inandıramıyorum. Oh, be! Dünya varmış...
"Hoca, entellektüellerin yurda borcu"
filan diyorlar... Bense çoğunluk Doğa'ya takılıyorum...
Peki, bütün bunları
neden yazdım? Hiç... egzibişinizm işte.
Buraya kadar olan
bölümleri, 1992'de yayınlanan NAH İNSANA VE ANASNİ HAN adlı kitabımın önsözünden
süzerek aldım. O günden bugüne tabii bi-sürü bişeyler daha oldu. Fırsat buldukça
eklerim.
O günden bugüne daha ne mucize
iktidarlar geldi geçti ülkeden... Dümende ehil elleriyle nice kaptanlar,
dümensuyundaki kadrolarıyla hepsi birer nefer gibi çalışageldiler -- Çalan
çırptı, kapan kaçtı...
Şimdilerde kaderimiz IMF
yöneticilerinin iki dudağının arasında...
Lloyd George, İsmet Paşa'ya
Lozan'da, "istediğiniz kadar istiklal, bağımsızlık diye direnin; sonunda gelip
bize avuç açacaksınız" demiş... Meğer eninde sonunda iktidarı ele geçireceğine
inandığı şimdiki ve son elli yılımızın kadrolarına güveniyormuş.
Geldiğimiz noktada,
devlet-sermaye-medya üçlüsü semirdikçe semiriyor... Ulusça da ruhumuz ve ahlakımız
yerlerde sürünüyor...
Mevcut iktidar mı?... Hangisi?... Zahirî
olanı mı, Hâkikî olanı mı?... Herşeyi tersten okumağa programlanmış olanlar,
Büyük Plan'da kendilerine düşen görevleri kuzu kuzu yerine getiriyorlar.
Sanıyorum, Sonbahar'da takkeler düşmeğe, keller fodullar meydanlarda teşhir
edilmeğe başlanacak...
